10 Aralık 2007

En Büyük Asker


Umutcum askere gidiyor. Dağıtım sonucunu öğrenirken kendim askere gidecekmiş gibi heyecanlandım. Hiçbirşey korktuğu gibi olmadı. Umarım devamında da istediği gibi olur herşey. Askerlik zor iş, kendimden biliyorum!
Şimdi bize "en büyük asker bizim asker!" diye atıp atıp tutmak düşüyor görev olarak. Ha bir de kekli pastalı börekli ziyaretler yapmak. Belli mi olur, belki bayramda ziyarete bile geliriz.
Umutcuğuma bu zor görevde kolaylıklar diliyorum. Sağlıkla git, sağlıkla dön Umutcum!
Not:Umut gidince ben şimdi Emrah'ı kime şikayet edicem yaaa? Bu görevi biri devralsın lütfen!

08 Aralık 2007

Sıdıka Saka


“sıdıka saka'ya tıkladığımda yeni yazılar görmek istiyorum, ilgili kişinin dikkatine!“ yorumunun bir Cumartesi akşamı yorgun dimağımı silkelemesiyle kendime geldim. Aslında tüm sorun kendime gelemeyişimden kaynaklanıyor ya neyse…

Haftalardır süren taşınma sürüncemesi nedeniyledir ki, evet tam üçüncü Cumartesimiz de ev arayarak geçti. Avukat görüşmeleri çin harcanan zamanı dahil etmiyorum. Üstelik henüz herşey netleşmiş de değil. Hala sürüncemede olma özelliğini koruyor. Ev sahibemiz parasına kıyar da taşınma masraflarımızı bir zahmet edip karşılarsa taşınacağız. Yok efendim karşılamazsa… Neyse ortada bir adamsendeci, vurdumduymaz tam Türk usulü bir durum var. Ve bu Türk usülü durum benim şu anda oturduğum ve ilk kez kendi evim olmuş olan evimde hiç bir şeye dokunmak istemeyişime, haftasonlarımı bu uğurda feda edişime, huzursuz bıt bıtcı ve stresli bir insan oluşuma, başka işlere konsantre olamayışıma, yatıp kalkıp “ev sahibi, emlakçı, kira, depozito, evden eve nakliyat” gibi az kullanılması daha sağlıklı sözcükleri sıkı sık telaffuz edişime sebebiyet vermekte. Bi süredir bi miktar dellenmekteyim. Cumartesileri “pik” yapıyorum üstelik.

Bir de bu koşuşturmaca içerisinde bitmemekte ısrarlı bir en başından defolu proje var ki, o da ayrı bir alem. Ayrıca, bir de bu arada dokunmakta, odaklanmakta, yazmakta ve planlamakta güçlük çektiğim tez de var. Hayır bişey yaptığım yok. Arada ödediğim kallavi kredi borcunu da anmadan geçemeyeceğim. Kafam rahat değil. Bi de bu arada çocuk yapmak falan konularıyla ilgili muhabbeteler geçiyor. “Evet evet fazla ertelemeyin canım” şeklinde “yeni evliye nasıl psikolojik baskı yapılır?” başlıklı kongrelerden börtlemiş cümleler, üzerine vazife olmayan kişiler (yakınlarımı tenzih ediyorum, uzaktan alakasız kişiler, herkes alınmasın olur mu?) tarafından telaffuz edilmekte. Stres katsayım katlanarak artmakta. “Size neeee!” diye bağıramamaktayım. Bütün bu yukarıda listeli sebeplerdendir ki, yazmayı ertelemekteydim. İki satır keyifli Ayşe Arman tarzı yazı yazayım da okuyucuyu şenlendireyim diye beklmekteydim. “Evet sevgili okurlarım bu yazıyı şu anda tatilde bulunduğum yerden, otel odamdan yazıyorum. Yazımı gazeteye gönderir gödermez o ekşından bu ekşına gark olacağım" şeklinde devam eden cümleler hayal etmekteydim, etmekteyim. Durum: yarın mümkünse kuaföre gidicem, saçı başı kestirip boyatıcam. Belki iyi gelir. Ha bir de yılbaşı bileti aldım. Durum durum bu durum, gelin gelin bizde oturun.

Yeni yazılar bekleyen tüm okuyucularım, RTÜK sebebiyle argo ve küfür katsayısı sınırlanmış, usturuplu bir blog yazmaya çalıştım sizlere bu akşam vakti. Hale-ti ruhiyesi (ingilizce mood tabir edilen) ev sahibinin iyi saatte olsunlarıyla sabote edilmiş bulunan yazarınız Sıdıka saka iyi geceler diler.

Not:Yazıyı renklendiren hırka Sıdıka Saka kişiliğimin kimliği niteliğinde olup, bizzat tarafımdan 3,5 numara şiş ile imal edilmiştir. Renk ve desen çeşitliliği ile dünya üzerinde bir örneğinin olmayışı, kendi el emeğim oluşu, iplerin anneannemin anısı oluşu ve bir dönemi temsil edişi özellikleri bakımından bence louvre müzesine konacak denli değerlidir. Buradan sizlere sunmaktan büyük gurur duyarım!

22 Kasım 2007

Statü-STATUM-"Ayakta Duruş"

Uzun zaman önce İmge'nin raflarında gözüme takılıveren, sonra Hati’nin çantasından bana göz kırparken gördüğüm kitap: “Statü Endişesi”. Belki adı yüzünden, belki de kapağındaki resme baktığımda “Evet yaaa, ben de zaman zaman tam böyle hissediyorum!” dediğim için, epeydir okunacaklar listesinde yer alıyordu. Emrahla cebimizdeki paranın epeyce bir kısmını bir kitap evine bıraktığımız günlerden birinde kitaplarım arasındaki yerini buldu.

Statü Endişesi, arka kapağındaki açıklamada yer aldığı şekliyle, “Hepimizin içini kemiren ancak pek nadir ifade edebildğimiz bir korkuyu su yüzüne çıkarıyor”. Önce bu endişeyi tanımlıyor, sonra nedenlerini ortaya koyuyor. Ve son kısımda da çözümler öneriyor. Gerçek öykülere, alıntılara, bilimsel verilere, politikaya, inanca ve hatta zaman zaman sanata, sanatçılara uğruyor. Ayrıca adını koymasak da hissetiğimiz bu endişenin yersizliğinden dem vurmak yerine; tarihle, sosyolojiyle bağlantılı olarak açıklamalar getiriyor. Hissettiğimiz bu endişenin varlığını, gerçekliğini, bu yüzyılda ve bu koşullardaki insancıllığını ortaya koyuyor.

Kitabın kimi bölümlerinde “aaa,tam da böyleoluyor, konuyu da buradan ne güzel bağlamışlar böyle!” derken, kimi bölümlerde “e bu kadar da düz mantık olmaz ki kardeşim” dediğim de oldu. Örnekleri ve yer yer resimleriyle pek de alışık olmadığım bir tarz sergileyen kitabı, bu endişeyi duyan, duymayan, duyduğunu inkar eden ve endişeden bihaber yaşayabilen siz sevgili okurlarıma tavsiye ediyorum. Yaşadığım ülkeyi bir bakıma tasvir eden aşağıdaki ifadeyi de kitaptan alıntılamadan geçemiyorum.

“İkamet, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi konulardaki yetersizliklerin had safhada olduğu ülkelerde, toplum üyeleri çoğunluğa dahil olmaktan kaçmaya çalışır, kalın duvarların ardına saklanırlar. Yüksek statüye duyulan istek, sıradan bir yaşam sürmenin alçak gönüllüğüne basın çıkar; bireyler şerefli ve rahat ama vasat bir yaşam sürme fikrine teslim edemezler kendilerini.”

  • Alain de Botton, Statü Endişesi (Status Anxiety), sf 288, Sel Yayıncılık.

15 Kasım 2007

MELİ MALI


Bunca aradan sonra artık oturup yazmalı canım. –Malı,-meli ekleri zorunluluk bildiririr. Evet Hocam haklısınız! Aslına bakılırsa birdirmemeli. Ama bildiriyor işte naabarsın abicim?

Mesela ev sahibimiz, henüz bir sene olmamasına rağmen bize evden çkmamız gerektiğini resmi yolardan bildirdi. Bize olan güvenini bildirdi. Bizse henüz kendisinie bitarfımıza baka baka, tırıs tırıs gidip kendimize yeni bir ev bulacağımızı; ev sahibinin bir evi, kiracının bin evi olduğunu bildirmedik. Bildirmeli miii, bildirmeli miii?

Ben de bu arada tez hocama tamamlanmakta (kendiliğinden değil elbette!) olan proje nedeniyle pek de tezle ilgilenemediğimi belirttim. İlgilenmeli mii, ilgelenmemeli mi, niye ilgilenmeli ki? Tazıları koşturmak için bir ray üzerine bağlanan o plastik tavşanlardan birinin peşine takılmış gibi hissediyorum kendimi. Tavşan kaç, tazı tut! Tavşan kaç, tazı tut! Tut, tut günlerin ucundan, ekle bakalım uc uca. Ekle bakalım kağıttan katladığın o küçük oyuncaklara benziyor mu elde ettiklerin? Benzemeli, benzemeliiiiii.

İçinde kendinize zaman ayırın, sevdiklerinizle kaliteli zamanlar geçirin gibi ibareler bulunan kitapları hiç sevmem, okumam. Hem zaten okumamalı. Üstelik bu cümlelere mahal verecek şeyler de yaşamamalı. Ama son zamanlarda ne zaman bir arkadaşımla/arkadaşalarımla bir araya gelsem; öyle bir an geliyor ki; masanın etrafında kim varsa sanki bir fanusun içine sıkışmış gibi oluyor. Herkesin işlemcisi kendi dertlerini “process” etmekte. Bbu her bir dert, bir diğerinin bir önceki “level” da atladığı dertlere benzemekte ya da bir sonraki “level” da yaşayacağı dertlerden olması dolayısıyla olağan kabul edilmekte. E o zaman bu oyunu oynamamalı. Oynayana da mani olmamalı.

Evet efendim, şu sıralar yaşamının büyükçe kısmında sadece iş olan bir insan olmaktan rahatsızlık duymaktayım! Annemin “Sen bunu kendin istedin!” sözü de hala türk telekoma ait hatlarda yankılanıp durmakta. Hatta rüyamda karşıma çıkan şişman kadına, “istersem öğretmenliğe dönerim, bu benim kararım!” diye bağıran da benim.( Allahtan ailede şişman kadın yok! )Eve geldiğinde ev yemeği yemek istediğinden olsa gerek, zamanını mutfakta geçiren ve bundan keyif alan da benim… Ve yarısı dişle soyulmuş hıyar gibi soyularak, şekilsizce, çırılçıplak bırakılan cumartesilerin ardından hayflanan da benim. Pazarların arkasından gelen gün ise Pazartesi. Anneme gitmeli mi gitmemeli mii?

Okuduğum kitap diyor ki: “istekleriniz büydükçe, fakirliğiniz artar!”. İroniye bakınız ki daha çok kitap okumak istiyorum okudukça… Ve yeter ulan ne okuyup duruyoruz, okumaktan birbirimizin yüzünü göremiyoruz noktasına geldiğimde; yine de bir çırpınıp çeki düzen veriyorum kendime. Hemen sol yanımda üst üste yığılı duran ve her birinin üzerinde “düşünen adam” figüreleri barındıran “Critical Thinking” başlıklı kitaplara her bakışımda aynı soru ile cebelleşmeye başlıyorum.” Nerden buldum ben bu critical thinking konusunu?” “Did I really think critically, while deciding on this subject?” E kendin kaşındın o zaman diyene bir cevap vermeli miii? Vermememli miii?

O zaman madde madde yazıyorum efendim. Madde 1: Kendime zaman ayırmak istiyorum. Bu başlık altında okumak istediğim kitaplar, evime davet etmek istediğim arkadaşlar, denemek istediğim yemekler, gitmek istediğim kapalı havuzlar, yapmak istediğim mozayikler, görmek istediğim yerleeeeeeeeeeeeeeeer, boyamak istediğim sehbalar, annemle birlikte gezmek istediğim sokakalar ele alınabilir. Madde 2: Müzikle ilgilenmek istiyorum. Yahu ben geride kalan altı senenin hiç birinde bu kadar müziksiz bir yaşam yaşamadım ki! Ya söyledim ya dinledim . Bi yerlerde bi çıkışı olması gerek. Madde 3: Ev taşımaktan tiksniyorum. Bu maddeyi açmaya bir gerek görmüyorum.

Not: Bu yazıda yarattığım karamsar havayı, Didem’in trafik maceralarını anlatan bir dahaki yazımla dağıtacağıma dair okuyucularıma söz veririm.

07 Kasım 2007

AZ UZ

Güzel filmler izlemiştim. Üstüne edecek iki çift lafım vardı. Aklıma üşüşenleri bir bir sıralayıverecektim şuracığa. Yazmaya az buldum, yahut vakit olmadı. Heyheylerimi kovar kovmaz ordayım. Az uz yaşayıp gidiyoruz işteeeeee.

21 Ekim 2007

Bu pazar


Parmağımı boyamalarına izin vermedim. Hayır vermedim. Bir "evet"in ya da "hayır"ın dört önermeye birden karşılık gelmesinin mantıksızlığının farkındayım üstelik. Parmağımı iyice bir cilaladım. Sol elimin işaret parmağını. Orta parmağı da olabilirdi ya; o zaman biraz ayıp olurdu, seçim görevlisine. Yanlış söylememeli "referandum". Amanın yandım.

Pazar sabah uykumu, her sabah aynı saatte uyanma alışan bünyemin bu garip alışkanlığına feda ettim. Hem bu ilk değildi ki canım! Bir bardak çay ve sıcak böreğin paylaşıldığında geride bıraktığı tad dağıttı uykumun ağırlığını da, kendime geldim sonradan. Yine de canım hiçbir işin ucundan tutmak istemedi. Ev sahibinin saçından tutmak istedi en çok. Böyle tutmak, çekmek, sürümek, sürümek, sürümek. "Bir orta yol bulalım evladım!" Bir orta parmak mı bulsak? Ne yapsak? Aralık ayının bir aralığını sığdırıversek teyzeciğim size. Kibarca uzattığım bir bardak suyu, kaynarcasından tepenize boca etmek isterdim ne yalan söylemeli. Bırakmalı şimdi bu işleri bırakmalı. Aklı başa toplamalı, çalışmalı, çalışmalı!

Ben çalışırken, başkaları da boş durmadı bu pazar. Çatıştılar! Öyle karşılaşıverir gibi değil. Can verir gibisinden. Çatıştılar. Bilimde, sanatta ilerlemeyi savunan hümanist birilerinin başının altından çıktı üstelik bu işler. Birileri tuttu "savaş" koydu çocuğunun adını. "Yaşam savaşı". Hıh! Lanet olası bir komuta kutusunun üzerinde mi yazıyordu ki acaba "fire" diye. Dan, dan, dan. bu oyun çıkıp gitsin hayatımızdan.

Bi başından, bi sonundan tuttarak, çekiştirerek, öteleyerek yazdım bu yazıyı. E öyle hissettim de ondan. Evde iki yumurta buldum, bi elma, bi bardak süt ve biraz şeker. Katık ettim de, tatlı tatlı yedik. Yedik payımıza düşen yaşam savaşı pastamızdan.

Not: Bu yazı evliliğimizin 3. ayında evden çıkmamızı isteyen ev sahibeme, parmağımı boyayanlara, 184'ün yeter sayı olduğunu savunanlara, "şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden iktidar sahiplerine" ithaf edilmiştir. Buyursunlar!

07 Ekim 2007

EXLIBRIS

"Exlibiris" ne demektir? Sözcüğü ilk kez nerede duydum, nasıl rastladım hatırlamıyorum ama pek bir ilgimi çektiği kesin. Hatta öyle ki; bir ara bilgisayar başına oturup kendim için exlibris denemeleri bile yaptım.

Exlibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu özgün yapıtlardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. Sözcük olarak "..."nın kitabı, "..."nın kitaplığına ait veya "..."nın kütüphanesinden anlamına gelir.
(Ayrıntılı bilgi için bakınız: www.fotografya.gen.tr ve Ankara Exlibris Derneği)

Ne hoş fikir değil mi? Kitabın ilk sayfasına adını yazıyorsun ve onu bir sanat eseriyle yazıyorsun.

Baskı tekniğiyle, tarzıyla, amacıyla, anlatımıyla bambaşka bir sanat. Bu sanatın dünyada pek çok hastası, dolayısıyla çok sayıda exlibris koleksiyoneri var. 15. yüzyılda ilk örnekleri görülen bu sanatın koleksiyoneri olur muyum bilmiyorum ama; gün gelir "Didem'in kütüphanesi'nden " ibaresi taşıyan exlibrislerim olur belki...

Eğer,"Ben hiç exlibris görmedim." diyorsanız; Ankara Exlibris Derneği ve Hacettepe Üniversitesinin katkılarıyla düzenlenen 2. Uluslararası Exlibris Yarışması'nın kataloğu'na şöyle bir göz atın derim. Edebiyatla, resim sanatının; bir kitabın ilk sayfasında buluşmasına atılan imzayı görmeden geçmeyin!

01 Ekim 2007

Karışık!


Açık bir mektup. Bugün ne yaptın? Bir tankın parçalarını ıncık cıncık inceledim. İçimdeki “eğitimci” savaş oyunlarından kaçarken, gerçeğine yakalandı üzerinize afiyet. Zurnanın son deliğine yakın olmanın da var tabi ki payı bir miktar. Ve zaten “eğitim diye bir şey yoktur!” diye itiraf etmek isterken; doğalgazlı ocaklarını elektirikle tutuşturmaya çalışan yaşlı ve çiftin haberleri çalındı kulağıma. Düne kadar ben çeviriyordum telefonlarını üstelik.

“Ben bir şey anlamadım.” Diyecek varsa satırlara, varsın beri gelsin. Zaten satırlar da bir şey anlattığından yazılmadılar buracığa.

Ekimin biri. Ölünün körü. Bir başın sağolsun borcum vardı. Ödedim. Bir de dünyanın yağmur borcu var bana. Islanmayınca da hüzün verebiliyormuş demek ki sonbahar. Çıkarıp koymalı defter arasında kurutulmuş çınar yapraklarını yerine. Öyle ki, Karanfil Sokak’ta bile yerde bir tel yaprak kalmamalı.

Bilge “ yaşlandık” yazmış. Hayır, yeri değil! Zamanı hiç değil. Olsa olsa sonbaharda olurdu o dediğin. Bu havada bu ruh hali… Mümkün değil!

23 Eylül 2007

KALEMLERİM!

Ders çalışırken, tam da konsantre olmuşken, benden bir ses: “Canıım! Mor kalemim bitti! Olamaz, hele yeni bir dönem başlarken, her yer kırasiye imparatorluğu tarafından işgal edilmişken olmaz! Olamaz!”

Evet kadınım! Evet kırtasiye seviyorum! Hem de çok. Bu biraz da çocukluktan kalma bir alışkanlık. Babamın muhasebeci olması dolayısıyla evimiz bir kırtasiye cennetiydi. Kalemler, dosyalar , defterler, delecekler, zımbalar, aklınıza ne gelirse...

Her yıl dönem başında, bir kurşun kalem bir kırmızı kalem bir silgi ve bir de kalemtraş ile annem tarafından itina ile sadeleştirilen kalem kutusu, dönemin sonuna doğru dolup taşardıi.H ala, çantam neden bu kadar ağırlaştı diye şöyle bir bakınca; içinde kocaman hınca hınç dolu bir kalemlik buluyorum. Ve buna hiç şaşırmıyorum!

İlkokul yıllarında, öğretmen: “Çocuklar ,fazla kırmızı kalemi olan var mı?” sorusunu sorulduğunda el kaldırmak hep bana düşerdi. Yıllar sonra ehliyet sınavından, iş sınavlarına, LES’e kadar ne kadar sınav varsa hepsinde birilerine kalem ödünç vermişliğim vardır. İstanbul Galata’da, fatura istediğimiz taksici “Abla! Kalem kalmamış arabada” dediğinde de çantada fazladan birkaç kalem vardı. Zira, bir yerlere kalemsiz gitmek, kimliksiz sokağa çıkmak gibi hissettiriyor beni. Bunda öğrenciliğimin 20. yılını yaşamımın da payı vardır zannederim.

Belki biraz nostaljik, yada eski usul gelebilir kimilerinize, ama dolma kalemle yazmaya bayılıyorum. Ne zamandır yazamadığım bir gerçeğini bir yana koyarsak, bir edebiyat yarışması dolayısıyla ortaokuldaki edebiyat öğretmenim Nesrin Keyvan’ın hediye ettiği kalemle sayfalarca, ellerimi mürekkebe bulayarak ama zevkle yazmışlığım var.

Kırtasiyeye, bayılıyorum! Geçenlerde Emrah elinde fıstık yeşili bir mini kırtasiye setiyle eve gelince, çocuklar gibi güldüm! Fıstık yeşili mini setin ardından, biten mor kalemimin yerine bana fotograftakilere benzeyen rengarenk kalemler alan sevgili eşime teşekkürlerimi sunarım.

18 Eylül 2007

Ben Atlas değilim!


Uzun aradan sonra ilk kez sabah vakti girilen bir blog yazısı ve uzun aradan sonra yine o dünyanın yükünü omuzlarında hissetme hali. Omuzlarında dünyayı taşıyan bir tanrıydı benim hatırladığım. Atlas'tı. Bırak Atlastı, Dünyaydı kocaman şeyleri, gözüne yumruk yemş bir karınca misaliyim şimdi. Öyle ki; ne can bir lokma istemekte, ne kahve, ne kahvaltı.

Giyinmeli giysileri, soyunmalı bu havadan. Yola düşmeli. Rahat! Haz'rol. Didem, yeter artık bir rahat ol!

07 Eylül 2007

Kapadokya

İki yılı aşkındır söylenen "Ne olacak, bi haftasonu kaçıveririz Kapadadokyaya!" cümleleri sonunda gerçek anlamını buldu. Sonunda Kapadokya'yı da görmek kısmet oldu. (Darısı ülkemdeki ve dünyadaki diğer güzel yerlere olsun.) Çok mutlu oldum çoook! zaten gezdim mi pek mutlu oluyorum.

Zaman zaman ülke ülke, köy köy gezen şu televizyon programcılarına öykünüyorum ne yalan söylemeli. Kendi zihnime çekiyorum ben de "gezelim, görelim"bölümlerini. İşte efendim gezelim görelim Kapadokya-Şahinefendi Köyü bölümü ile karşınızda.


Bütün mızmızlanmalarıma rağmen yola sabah erken saatte düşüldü. Araba bizim, vakit bizim, yol bizim, uyuyalım dedimse de dinletemedim. Erkenden yola koyulduk. Aaaaa bir de baktık ki fotograf makinesi yanımızda değil. Neredeyse Mamak çöplüğüne gelmiştik, ama yine de geri dönüp aldık makinemizi. Yola erken koyulamadık, uykudan da olduk ama olsun. Ezginin Günlüğü'nün 25. yılı şerefine çıkarttığı "çeyrek elma" adlı kolaj albümünü dinleyerek neşemizi bulduk sonra.

Elmadağ-Kırıkkale-Kırşehir-Nevşehir rotasında ilerledik. İlk mola'yı Hacıbekta'ta verdik. Aslan'lı çeşmelerden akan suyla yıkadık yüzümüzü. Biliyorsunuz bu aralar şırıl şırıl akan çeşmelerde yüzünü yumak her insana kısmet olmuyor. Su kıymetli!

Bendeniz Co-pilot oldum, az gittik uz gittik vardık Göreme'ye, Otelimize (Ottoman House) yerleştik. Dışı Nevşehir Taş'ından yapılmış şirin otelde bendeniz klima aradım. "Bu mevsimde bırakın klimayı gece üşütmeyin! dediler." Haklıydılar. O gün göremedeki açık hava müzesini gezdik. Taş oyma kiliseler gerçekten mükemmeldi. Manzara ise hakikaten etkileyici...

Kapadokya'daki dokuya bayıldım. (Kapıl-dokuya) "Şu tepenin ardında deniz var." hissi yaşatan yerlere bayıldım. Ertesi gün, yeraltı şehrine bayıldım, Avanos'a bayıldım. Ankara'da her yanımı çamur içinde bırakarak denediğim ve başarısızlığa uğradığım; toprak kap yapma işini eski usül tezgahta denemeye bayıldım. Çok da şekilli kap yaptım valla. Buyrun bakın. "Bu tezgahtan eve de alalım." dedim ama ev halkı pek razı değil gibi durmuyor.

Ve yoğun ısraralarım sonucu Emrah'ı komşularımızın memleketi olan Şahinefendi Köyü'ne götürmeyi başardım. Sevgili Sevim Teyze, Şükrü Amca, Cemal Amca, Leman Teyze, Mehmet Dayı'yı görüp sevindirmek vardı işin içinde. Ha bir de anlatılanlardan orada bir Roma kalıntısı olduğunu ve bu kalıntılarda bulunan mozaiklerin bir eşinin Antakyada bulunduğunu, Kapadokya Bölgesi'ndeki tek mozayik kalıntıların o köyde olduğunu biliyordum. Öyle ki başlangıçta arkeologlar bile inanmamış. Ama mozaikleri görmelisiniz.

Daha fazla yazamayacağım, Sevim Teyze ve Şükrü Amca'nın asırlık evlerinde çekilen foto ile son veriyorum blog'a. Yine gidelim! Yine gidelim! Gider de otelde kalırsak bu kez değil fırça; dayak yeriz o ayrı!

26 Ağustos 2007

Vaka-yı Pantolon


Genç kadın üzerinde “yalnız kuru temizleme yapılır” ibaresi bulunan pantolonu boydan daha da kısalmasından korkarak, çalıştığı yerin kuru temizlemecisine götürür. Götürmeden evvel kopan düğmesini ititna ile aynı renk iplikle diker. Aynı karşısında kendini pek bir “şık” hissetiği buz mavisi keten pantolonu temizletince ne kadar da hoş olacağını düşünür. Yola düşer.

Günlerden pzartesidir. Temizlemeciye 3 YTL parayı peşin verir. Pantolonun temizlenip geri gelmesinin çarşamayı bulacağı söylenir. "E iyi o zaman"denir. Çarşamba olur. "Pantolonunuz henüz elimize ulaşmadı, özür dileriz!"i sakinlikle atlatan kadın, ertesi gün bu kez artık pantolonun kesin almak üzre yola koyulur. Açık mavi pantolon sözcüğü dükkanda bir dizi telaşa yol açar. Son olarak kadın telefonda kuru temizleme dükkanının asıl sahibiyle karşı karşıya bulur kendini. Telefondaki ses şöyle demektedir:

-Ha ha ha ha hanım efendi. Paaaaa papap papapantolonunuz yanananananlışlıkla Avrupa’ya gitti!

-Nası yani? Avrupa’ya mı gitti? Şaka yapıyosunuz! Kamera nerde?

Derken olayın gerçekliği anlaşılır. Fakat genç kadın telefondaki cümlenin söylenişine ve durumun absürtlüğüne güler. Yeni bir pantolonla hatasını telafi etmek isteyen adamla karşılıklı iletişim numarları alınır, verilir.

Lakin, yüz yüz gelinince işi elbiseleri alıp temizleyip geri vermek olan kişi, "ben depremde 8 kişi kaybettim, ne takılıyosunuz dünya malına? Altı üstü bir pantolon." demek suretiyle sabırları iyice taşırır. "Size yeni pantolon alıcaz ama öyle pahalı falan olmaz haaaaaaaa! Yüüüz müz milyon falanlık alacak değiliz. İsterseniz tetetetteterziye didiididiktirelim. Siz kumaşı bulun! Alın! Terziye ben diktiriyim." gibi laflarla, karşısındakinde bir sumsukla Avrupaya kadar uçurmaya yetecek öfke yüklemesi yapar.

Son durum şu, Alamancılar memleketlerie varınca aradığımız mavi pantolona şu an ulaşılabilirse, kendisi geri gelecek. O sıra yaz bitmiş olucak. Kuru temizleme ve yol için yaptığım masrafı kendisinin değişik yerlerinden tahsil edicem. Yok eğer ulaşılamazsa, temizinden bir pantolon alıcak bana abimiz Allahın izniyle. Şaka gibi ama gerçek.

Bu olaydan alınacak ders. Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı öpebilir. İşini iyi yapmayan dini bütün kardeşlerimiz, olayları kadere yorabilir. Hatta sizi bile suçlayabilirler. Sakin olmak lazım. Pantolona sahip olmak lazım!

20 Ağustos 2007

Düğün, börek- arada bir keyif de yapmak gerek!

Bu haftasonu da çeşitli etkinliklere imza attık.

18 Ağustos 2007 Cumartesi günü İsmihan ile Fatih'i Eskişehir'de evlendirdik. Hayırlı uğurlu olsun. (fotograflar sonra) Düğün bahanesiyle Eskişehir'i gezmek şahane oldu. En son beş yıl önce gitmiştim. O günden bugüne pek bir değişmiş Eskişehir. Güzel bir şehir olmuş. Ankara'daki gibi öyle araçlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Yerel yönetimler istedi mi yapabiliyormuş demek diye düşündüm. Ağız tadıyla oturup bir kahve içecek yer bulmakta zorlanan bir Ankara'lı olarak, iki şehri karşılaştırmadan edemedim. Bronz heykellerin sihirli bir el marifetiyle kaybolduğu şehrime inat, bronz heykellerle bezeliydi ve pırıl pırıldı eskişehir.

Sabah Kervan'da mercimekli börek ile başlayan gün, Fen Lisesi'sinin eski binasına doğru yürüyerek devam etti. Kapılar asma kilitlerle kapalı olduğundan, demri parmaklıkların arkasından bahçeye bakarak gittik, Emrah'ın lise yıllarına. Düğünde attığımız göbeklerin ardından, papağanda çiğ börekle noktaladık Eskişehir turumuzu, porsuk kıyısındaki cafelerde yapılan keyifleri de unutmamalı tabi.

Pazar günü de tam bir keyif günü oldu. Şöyle ki; sabah krep (bütün kreplerim deneme kıvamında oluyor ama olsun) ile kahvaltı edildi. Ev ile, puzzle ile meşgul olundu. Pazara gidildi. sebze möeyveler alındı. Ev kavuncu gibi koktu. Odtü'de spor yapıldı. Akşama da kendi ellerimle hazırlamış olduğum, müthiş mega lezzet "karnıyarık" ile yenen akşam yemeğinin ardından, "spirited away" adlı süper mega anime izlendi. Pek leziz bir hafta sonuydu canım. Değil mi ama!

05 Ağustos 2007

Ankara'da susuz olmak zor iki gözüm!


Ankara’da sürüp gelen, süre giden, sürüklenip duran yaşamım boyunca daha önce de “susuz yaz” lar yaşadım, ama hiç bu kadar sinirlenmemiştim doğrusu. Zaten ülkemizde adettendir; yumurta kapıya dayanmadan önlem alınmaz. Gerçi şu son yıllarda küresel ısınma problemine dünyanın bakışı irdelendiğinde de benzer bir “adam sende”ci tutumu görmek mümkün. (Dünya türk olsun diyenler haklı mı çıktı nedir? ) Bu “adam sende”ci tutum “su” gibi sudan olmayan konularla ilgili olarak ortaya konduğunda tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bu sabah eski DSİ Genel Müdürü diyor ki: “Eğer traş olurken harcadığınız suya dikkat etmezseniz, “adam sende”ci olursanız, sularınız yedi günde bir kez de akabilir.” Haydaaaa!

Evet, bu yılın yağış açısından fakir bir yıl olduğu gerçek, üzerinde nehrin adı yazan onlarca köprüden geçtim bu yaz; değil nehir, dere bile akmıyordu yataklardan. Bu görüntü bugün yaşadığımız sıkıntıyı benim kafamda “gerçek” hale getirmeye yetmiyor ne yazık ki! Ankara sokaklarında yol kenarlarını sulamak üzere, bir batında ortaya çıkıveren, üzeri “Alo sulama” yazılı, süslü, tankerleri görünce; bir ara her kavşakta arz-ı endam eden ve artık atıl durumda bulunan havuzları, şakır şakır akan şelaleleri hatırlayınca; su politikasıyla ilgili yapılan yanlışları okuyunca tansiyonum yükseliyor! Biri bana bir bardak su versin! Bu sırada çeşmeyi çok akıtmasın. Bardağı çalkalamasın! Dişini temizlerken suyu musluktan almasın! Çişini yapınca sifona basmasın!

Evet “Su akar, Türk bakar” atasözüne layık bir davranış sergiledik. Küçükken elini yıkadıktan sonra musluğu kapatmasını öğrenemeyen çocuklar, büyüyünce yanlış kararlar aldılar da o yüzden mi bu hale geldik? Bilmiyorum. Bildiğim susuzluk ve sıcak bir araya geldikçe Dune’un Çöl gezegenini anımsadım. Ornitopterimize binelim, damıtıcı giysilerimizi giyip gidelim burdan diyemeyeceğimize göre! Aklımızı başımıza devşirmenin zamanı geldi. Taşıma suyla, değirmen dönmeeeez !

Dün bu satırlar taşınabilir bellekte, blogdaki yerini almayı beklerken; Ankara'nın meşhur gençlik caddesinden (Anıtkabir duvarıyla sınırlanan cadde) Tandoğan'a ,(milyonların toplandığı meydan) doğru ilerliyorduk. Sağımızdaki binaların suyu kesikti. Solumuzda, Anıtkabir'in bahçesinde ise kaldırımları ıslatan yoğunlukta bir bahçe sulama faaliyeti egemendi. Sahi ya egemenlik kayıtsız şartsız kimindi? Ve acaba Atatürk bu manzarayı görseydi ne derdi?

Ve işte son söz: ankara'da susuz olmak zor iki gözüm. Hem madden, hem aklen!

26 Temmuz 2007

Uzun aradan sonra

Blog yazılarıma verdiğim uzun ara sizleri yanıltmasın; yazmayı bırakmış değilim. Yalnızca yaşamaktan, yazmaya fırsat bulamadığım günleri bıraktım geride. Bu yaz ömrümün en hızlı yaşını yaşadım.

Kırk gün kırk gece değil ama, bu devirde öyle sayılabilecek kadar uzunca, 2 hafta kadar süren bir koşuşturma ile evlendim. “Sevdiğim”le birlikte yeni bir yaşama merhaba dedim. İzmir’deki nikâh muhteşemdi. Tam bir kır düğünüydü. Nasıl desem? Bu kadarını hayal bile etmiyordum. Bahçeyi öyle kalpler, tüller, çiçeklerle bezeli görünce, gözyaşlarımı tutamadım. Emeği geçen herkese, özellikle organizasyonun her anını omuzlayan Olcay Yenge’ye sevgilerimi gönderiyorum.

Ertesi hafta Ankara’ya dönüp çalıştım. Ben çalıştım, aklım başka yere çalıştı. Nasıl olcak bu işler? Diye düşünürken, arkadaşların desteği gerçekten yaz sıcağında içilmiş bir bardak soğuk su gibi geldi bana. Cuma gecesi evimizin bahçesinde, arkadaşlar, komşular, akrabaların katılımıyla bahçeye asılmış ampuller, beyaz sandalyeler, ziller, tefler eşliğinde atılan göbeklerle şenlenen ancak sağanak yağmurun azizliğine uğraması sonucu evde sonlanan bir kına gecesi yaşadık. Avucumda hala izi var.

O gecenin sabahı Ebrularda edilen kahvaltı ve kuaför faslı ile düğün gününe bağlandı. Özgenin organize ettiği şaka Umut’un değil Mehmet’in başına patladı ve gerçekten unutulmazdı. Tüm “ekip”e sevgilerimi gönderiyorum. Sözünü ettiğim bu ekip de Ankara organizasyonunu omuzladı. Onlara nasıl teşkkür etsem az!

Attığımız göbecikler yetmedi, geceye Ankara Kalesi’ndeki yemekle devam ettik. İçtik, güzelleştik, Sabah balayı için yola düştük. Balayı fikrini icat edene ayrıca şükranlarımı iletmek istiyorum. İliklerime kadar huzur buldum Kaş’ta. Tüplü dalış deneyimim de Kaş’ta geçirdiğim günler gibi unutulmazlar arasında yer alacak.

Pazar Günü balayı bir anda bitti ve oy verme telaşı başladı. Bu oy verme, siyaset, ülke gündemi hususunda yazmak istediklerimi başka bir blog yazısına saklamak niyetindeyim. Blog yazılarıma verdiğim aradan sonra yazmak istediklerim yazdıklarından kat be kat fazla aslına bakılırsa, yaşamın hızı yazma hızımı alt ediyor yine.

Bir son dakika haberi:“Topuz gelin” görevini başarıyla tamamlayan saçlarımı kestirip yaz saçı uygulamasına geçtim. Artık kısa saçlıyım!

05 Temmuz 2007

İzmir'e gidiyorum!


Bugün İzmir'e gidiyorum. Evlenip dönücem.

01 Temmuz 2007

İnsanın İnsana Ettiği

Ulucanlar... Şehrin orta yerinde bir yerdir. Anneanneye giderken, beni ulusa götüren dolmuşlar önünden geçiverir. Hatta lise dönemlerinde şehrin onlarca semtini güzergahına dehil eden servis aracı nedeniyle her sabah önünden geçilir. Ulucanlar’ın önünde görüş için bekleyen yakınlara, gürültüyle kapanan, şimdilerde maviye boyalı demir kapıya şahitlik edilir.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin “Görülmüştür” etkinliğinin son günü olan Cumatesi günü, bu kez Ulucanlar’a demir kapının dışından değil, dikenli tellerin içinden bakma fırsatı bulduk. Bu Sinop Cezaevi’nden sonra gezdiğim ikinci hapisane oldu. Özge’nin anlattıklarıyla adım adım gezdiğim koğuşlar, avlular, volta atılan sokakalar, duvar yazıları, gökyüzünü perdeleyen dikenli teller, ranza demirinden parmaklıklar, tecrit odaları ile iki saati aşan bu hapishaneyi içerden görme etkinliği beni oldukça etkiledi.
Aslına bakılırsa bu gezi boyunca en az etkilenmesi gerekenlerden biri belki de bendim. Zira, orada dışardan bir tanık olarak bulunuyordum. Hapisaneyi ziyarete açıldığı günden bu yana doldurup taşıran; eski mahkumlar, infaz koruma memurları, eski çalışanlar, onların yakınları… Kimi ağlamaktan kızarmış gözlerle, kimi karnı burnunda, kimi kaldığı koğuşu işaret ederek adımladılar, hayatlarına dokunan Ulucanlar Cezaevi’ni. Bense gödüklerimin yanı sıra, diğer ziyaretçilerin kulağıma çalınan cümleleriyle bir kat daha fazla etkilenerek çıktım Ulucanlar’dan. Ve tepeden gözetlenen koğuşlarda, o “şart!”larda kalan onca insanın kokusu çalındı bir an burnuma; içim kalktı bir ara. Duvarlardaki boyaları kavlamış o yerlerde; nasıl olur da yaraları kavlayıp, kanamadan yaşar insan diye sordum kendime. Başım çok ağrıdı! Sanırım aklıma takılan şu cümle en az demri bir kapı kadar ağırdı:
“insanın insana ettiğini; ne insan anlayacak, ne de avludaki ulu kavak!”

İlgili proje için bakınız: Mimarlar odası
Fotograflar için teşekkür: Umut

28 Haziran 2007

AŞK!

Sıcak bir günün üstesinden gelinmişken; bir arkadaşla eski günler yad edilmişken; ergenliğin kulakları çınlatılmış, gidenlere içten bir "güle güle" denilmişken; iki lafın beli kırılmışken, bir şişe birada kahkahanın bini atılmışken; telaşım sevinicimle yoğrulmuşken; sevdiğimin yanağına bir öpücük kondurmuşken; dönüp dönüp baktığımız şu fotografın altına imza niyetine bir de şiir iliştirivermesem, hatrı kalırdı satırların!

AŞK HEPİMİZİN VENEDİĞİ

Nişanlı kızların ve makilerin
imparatorluğudur şiir.
Müzikle flört ederek büyümüşken bile ben
bakın! Resmimi çektiriyorum bir nehre: Kentlerin
beni düşlemesi bu yüzdendir.
Bu yüzdendir bir sokağı biçerek gelişim.
Seninle başlattığımız bir odanın işgali
sürgün yüreğimdeki ışığın
ele geçirilemeyişine bir işarettir.

-Aşk hepimizin Venediği

...

Özkan MERT

24 Haziran 2007

yeni bir asır


Her şeyi koliledim. Kolilledik. Bunca yıldır biriken ne varsa. Bunlara anneannemin emeklerini ve annemin hayallerini de dahil edin. Ne varsa… Perdeler, örtüler, yemeniler, patikler, seccadeler, işlemeler, danteller, bohçalar, hurçlar, perdeler, bebekler…Yün yorganı götürmeyeceğimi anlatmam yirmi dakika sürdü.

“Mut” ve ”umut” luluğu bir yana koyarsak garip bir duygu ile çevrenlenmiş haldeyim. Kendi kendine sebebini soran da benim; aldığı cevapları yavan bulan da… Ömrünün tamamını, ki 25 ediyor toplarsak, aynı yerde geçirince insan; hücreleri bile bir tebdil-i mekan telaşesine kapılıp gidiyorlar işte. Tebdil-i mekan değil, tebdil-i yaşam, tümüyle bir devrim benim için. Üstelik tezin de eteklerindeyim.

Beyaz ayakkabılarım kutularda, altına yazacağım isimlerse aklımda. Yarın gelinliğimin son provasına gideceğim. Çeyrek var; ömrümde yeni bir asra gireceğim.

resim: Burhan Doğançay -kapılar serisi- red old door- www.lebriz.com

08 Haziran 2007

İlkokul

Lisedeki bilgisayar öğretmenim, ki ben bilgisayar bölümünde okudum varın gerisini siz hesap edin, “internetin yaygınlaşması ile gazete için harcanan kağıt masrafı azalacak, dünya kurtulacak.” diyordu. Dünya kurtuldu mu bilmiyorum ama bu internet denen ortam sayesinde “iletişim” önceden hayal edilemeyecek boyutlara ulaştı. İnsan, ulaşmak istediklerine kolayca ulaşabiliyor artık. Yeter ki arada, insandan kaynaklı duvarlar olmasın. İşte blog vasıtasıyla önceki gün bana bir ilkokul arkadaşım ulaştı. Bununla birlikte benim de bütün ilkokul anılarım yeniden canlandı.

Doğduğumdan beri aynı yerde ikamet ediyor olmamdan kaynaklı olsa gerek, ilkokul arkadaşlarım ile ilgili olarak doğrudan ya da dolaylı yoldan haberler alıyorum. Onlar da benim haberlerimi alıyorlardır. Ama bazı arkadaşlar var ki onların isimleri ancak bir başka yerde okuyunca, görünce, duyunca anımsıyor ve "şimdi ne yapıyordur acaba?" diye merak ediyorum.
Yaşam ilginç herkesi bambaşka bir yöne savuruyor. Büyüyoruz galiba. Öğrendim ki arkadaşım evlenmiş ve artık bir kızı varmış. Yaşam işte… Böyle akıp gidiyor. Biz de kendi çocuklarımızın müsamerelerine gitmeye başlayacağız kısa bir süre sonra, sanırım.

Kafasında kocaman kurdelası ve siyah önlüğü ile sahnede görünen benim, en solda acaba repliğni doğru söylüyormu diye dikkatle gözlüklerini arkasından bana bakan da ilkokul öğretmenim

Aklıma üşüşen kelimeleri itekleyip; sözlerime ilkokul öğretmenimle devam etmek istiyorum. 1. Sınıf sonunda emekli olan ilkokul öğretmenim sebebiyle, 2 sınıf boyunca sürekli değişen sınıf öğretmenlerim sanırım eğitim hayatımın ilk sendromu olmuştu. Sonra 3. Sınıfta “Gülten TOPALLI” öğretmenim geldi de, biz de kurtulduk. Kendisini saygı ile anıyorum buradan. Rahat ayakkabılarını dolapta sakladığını anımsıyorum. Öğrendiğim ilk türkü olan “Oy bahçenize” Gülten öğretmenin meleketinini türküsüydü. (Giresun) Fındıktan yağ çıkardığı günleri anlatmıştı da; nası olur diye ağzı açık dinlemiştik. Melike(resimdeki diğer oyuncu) ile ikimiz "kooperatif" louyduk. zira benim dedemin bakkalı, onun babasının da dükkanı vardı. Tenefüslerde simit-ayran, kırmızı kalem, silgi, çubuk kraker satıyorduk. Kırmızı çikolatalı gofretlerden yiyip, kendi hesabımıza yazıyorduk. Ne çok anı geri geldi şlimdi böyle. Sözü uzatmıyorum. Değişen yaşamları ile çocukluğumun 5 yılını paylaştığım insanlara yaşamda mutluluklar. Öğretmenime de sağlık diliyorum. Umarım hayattadır.

27 Mayıs 2007

After a BOMB!


Şehirde bir bomba patladı dün! Ya da bir önceki… Ne fark eder? Patladı mı? Patladı. Anlık gürültüsü başka başka semtlerden duyuldu. Ve bitti. Biz de ardından patlayıcı maddenin A4 tipi mi , C4 tipi mi olduğuna dair haberler dinleyip, “genel kültür”lü yorumlar yaptık. Evet, evet yabancı değil. Bizler. Biz masum insanlar. Canlı bomba olaylarına dair bir hafızamız, bombalara aşinalığımız var. Bu aşinalığı yadırgamıyoruz üstelik. İşte benim en çok yadırgadığım; bu aşinalığı artık yadırgamıyor olmamız. Yazık ki yadırgamıyoruz. Yaşamın olağan kabullenişi….
Bu hissi belki bilirsiniz; henüz olgunlaşmamış, dışardan görünmeyen ama dokundukça can yakan bir sivilcenin yarattığı acıya benzer bi his uyandırdı bu “bomba” bende. Hiç istemediğimiz, ama oluşunca da patlatmadan edemediğimiz, patlayınca geride bıraktığı izi silemediğimiz, alıştığımız… Savaşın varlığını kabullenmeme savaşımı alevlendirdi. Ve bir de üstelik kendime karşıyım. Üstelik de kaybeden taraftayım.

Savaş göremeden yaşama gözlerini yuman şanslı bir neslin evladı olabilecek miyiz dersiniz? Savaşmayan. Savaşmamış bir nesil… Var mı? Olacak mı? Peki ben bunu nasıl anlatacağım şimdi kendi evladıma? Yalan söylemeli iyisi mi, yalan. Ne bileyim, güvercinli, zeytin dallı bir oda döşemeliyim kendime, sevdiklerime. Ve sonuç olarak, bireyin kendiyle savaşına mükemmle bir örnek teşkil etmeliyim.

Gözlerimi kapatıyorum. O Meşhur belgesel kanalının logosu duruyor ekranda bir yerde. Ve o vahşi kedi, hızla koşup ceylanı yakalıyor. Az sonra da afiyetle yiyor işte. Yanımda soran gözlerle oturup bana bakan çocuğa açıklamak zorunda kalıyorum:

“canlılar yaşamak için başka canlıları öldürür. En sosyal ve en canice öldürebilen canlı ise İNSAN’dır.”

22 Mayıs 2007

Yazık!


Ne güzel şeyler yazacaktım oysa! Hayatımın hızlı giden ritmine bir es verebilsem yaşadığım tatlı heyecanlardan dem vuracaktım. Fırsatım olmadı bir türlü...
Bugün niyetim kendime bir çift tango ayakkabısı siparişi vermekti. İşten çıkıp doğruca Ulus'a gidecektim. İşten biraz geç çıkınca, yolum da Kızılay'a düşünce vazgeçtim.
Aynı saatlerde patlayan bombadan haberdar olunca ürperdi içim.
Başkentte yaşamak bu demek, sanırım artık yaşamak bu demek; hastalıklardan, virüslerden aşılarla korunmuş ama her an bir terör saldırısında yaşamından olabilecek bir neslin evladı olmak...
Yazık!

12 Mayıs 2007

ÇITIR ?

İtiraf ediyorum artık pek "çıtır" sayılmam. Geride bıraktığımız Cuma günü itibariyle 26.ncı yaşımdan gün almış bulunuyorum. Hatice'nin kolumdan tutup zorla beni ofise sürüklemesinin altında bir şeyler olduğunu seziyordum. Fotograflarda görüldüğü üzre, "Toplantı" masasının üzerinde yer alan pastamı üflerken ciddi ciddi dilek de tuttum. Arkadaşlarım evlenmek üzre olduğumu düşünerek bana hediyeler almışlar. Pek mutlu oldum.

Ne güzel bir fikirdi o iki şarap kadehi (Ebru Özge ve Cem'e teşekkürler!)
Ha, bu arada biz o akşam, o kadehlerde olmasa da başka kadehlerde kırmızı şarabımızı içtik ;-)

İlk 25'i devirdim.

09 Mayıs 2007

25. DAKİKA


Kaç zamandır ellerime doğru gelip gelip geri geri giden kelimeleri kağıda dökmeye karar verdim şimdi. Tereddütümün sebebi braz bendim, biraz kendimle yüzleşme halim. Bilmek, ürkmek, çekinmek… Halbuki çekinmek denilen eylemden çokça taşımıyorum bünyemde, kimilerine sorarsanız. Hemencecik adapte oluveriyorum bulunduğum yere. Hemencecik kaynaşıyorum. Ve hatta bodoslama bir atlayışım var konuların, olayların, yaşantıların içine. Korkmuyorum. Ve zaman zaman siz siz olun her söylenene inanmayın!

Değişikliğin en köktenlerinden biri; bilemem ki insan hayatında bunca ciddi kaç karar veriyordur. Şöyle bir düşünüyorum da filmin bu 25. dakikasına dek verilen çoğu ciddi karar benim eserim değildi. Kimilerini verdiğimde aklı evveldim, kimilerini verdiğimde aklım bir karış havada idi. Şimdi tam da aklı başında, gönlü hoşunda bir karar vermişken, ah bu kafama üşüşenler… Sanırım bir de üniversite sınavına hazırlanırken böyle bir ruh hali yaşamıştım. “Ya şimdi yaparsın ya da asla!, ya şimdi yaparsın ya da asla!” diye tekrar tekrar, havaalanından kalkmak üzere olan bir uçağı kaçırmadan az önce kulağınıza çalınan o anonsun geride bıraktığı etkiyle: “YA ŞİMDİ YAPARSIN YA DA ASLA!”

Gördüğü her oyuncağı bağırtı çığırtıyla isteyen bir çocuk olmadım ben. Zaten her istediğim oyuncağa sahip olsaydım, asla büyüyemezdim biliyorum. Şimdi nerden çıktı bu ulaşamadığı oyuncaklar için hayıflanan kız çocuğu? Mesela kız çocuğu kendi barbi evinde yaşamak istediğini söyleyip duruyor kulağıma. Gözlerim halkalanıyorsa, bu kız çocuğunu avutmaktan yorgun düştüğümden. Zamanında alınmayan, artık modası geçtiğinde olacak dükkanlarda bulunmayan ne varsa peşine düşüp arıyoruz birlikte. Üstelik hangi dükkanda satıldığını da pek bilmeden.

İşin ilginç yanı hak da vermiyor değilim o kız çocuğuna, o kadar hızlı büyüyoruz ki!

Durum biraz karışık anlayacağınız. Şimdi o kız çocuğuna desem ki: ablanın evlilik öncesi sendromları nüksetti seninle uğraşamaz. Kız çocucğu daha da çok ağlayacak. Durumu kendisine özetlemeye çalışıyorum basit bir dillle: barbi evi + anne + dantel + tasarım raporu + komutanım + ütülü dantel + saten yorgan + ilk kez taşınan anahtarlık + türk kahvesi + literatür taraması + ev taşıması + kitaplar + yemek yapmalar + zor bu gelin olmalar!

02 Mayıs 2007

Tayyörlü Leydi


Bir reklam filmindeki açık renk tayyörlü, parlak saçlı kadın topuklu ayakkabılarının üzerinde itina ile salındırdığı kalçalarıyla, az biraz yalpalayarak dudağında yapmacık olduğu pek belli bir ifadeyle gelir; sahnenin orta yerine oturur. Bunca görsellik çok mu geliyor bize nedir? Arkada çalan cingılın bir önemi yoktur. Kadın giysileri bir sponsorun eseridir, kendisi bir güzellik merkezinin bir kuaförün eseridir. Belki de kötü kokuyordur bilinmiyor!

Ve ne ilginçtir ki bilinmezlerin çokluğu da yanı oranda bilinmez. Saat sabahın körü oluyor. Ve bu mevsim şaşkın da olsa ötüyorlar kuşlar o saatte. Pek bir sinirliler gözlerine gözlerine gelen güneşe de ondan ötüyorlar. Biz de gereksiz bir umutla seviniyoruz bu ötüşe. Gereksiz yere…

Akşam oluyor. Akşam dediğin devriyelerin sokağa dökülme vakti. Polislerin vakti. Ve üzgünüm ki en çok yaşamımın yerel polisleri yetkililer üzerimde. Her türlü hakları var! Cop kullanmayı bıraksalar da göz yaşartıcı bombaları esirgemiyorlar üzerimden.

Reklâm filmindeki o açık renk tayyörlü kadının yer almadığı bir koloni kuruyorum kendime. Ortak yaşıyoruz. Arkasını döneni lime lime edecek güçlerimiz var. Gerekirse lime lime ediyoruz. Koloni olarak biz bu oyunu pek bir seviyoruz.

O Açık renk tayyörlü kadına inat, üniforma misali bir siyah pantolon giyip sarı bir balkabağının içine hapsediyorum kendimi. Sonra yeşil oluyor kabak. Sonra kırmızı oluyor. Evimin dışını ellerimle mi boyamıştım ben? İçini de mi yoksa? Unutuyorum. Unutuyorum yaptıklarımı. Bu çok normal zira kabak başıma patlıyor.

O açık renk tayyörlü kadının da soruyor mudur yaptıklarını hesabı kendinden? O kadın benden beterdir üstelik kendi kendine sormaktadır kendi yaptıklarının hesabını. Kadın demeyin ona pek bir tepesi atıyor. Geçip gidiyor öylece ekranın orta yerinden. Salınarak; kalçalarını sallayarak… Geride topuklu ayakkabılarını gürültüsü kalıyor. O gürültü gelip rüyalarıma yerleşiveriyor sonra. Hşşşt! Gürültü etmeyin sahne arkasında bir kız çocuğu uyuyor!

D.A

01 Mayıs 2007

Bayram mı?

1 MAYIS işçi bayramı...

Seneler önce gerçekten bayram olan hatta resmi tatil ilan edilen 1 Mayıs günleri, karışıklıklarla, arbedelerle, hatta ölümlerle aynı adla anılmaya başlamış sonraları. 1977’de yaşananlarla birlikte kanlı 1 Mayıs bile denmiş adına.

Doğum tarihinde 1 Mayıs yazdığı için dayak yiyen bir arkadaşın hikâyesini de hatırlarım her 1Mayıs. Kim bilir belki; dayağı atanın babası da işçiydi, dayağı yiyenin de…

Bugün yaşananlardan sonra, kısa bir içinde gerçek olmasından korktuğum bir diyalog:

Çocuk: 1 Mayıs Bayramı’nda ne yapılır anne?

Anne: Çocuğum bugün öleceklere şimdiden Allah rahmet eylesin denir! Ha bir de büyüklere bayramlarda bayramınız mübarek olsun denir!

29 Nisan 2007

Herkes aklını başına devşirsin!


1982 doğumluyum. Ufak bir matematiksel hesapla ülke tarihinde yaşananlar bir araya getirilirse, ihtilal görmemiş bir nesle mensubum. Anneannemin bana armağan ettiği “27 Mayıs 1960” tarihli gümüş hatıra parasının hatırına biliyorum 60 ihtilalinin tarihini. Babamın üniversite hikâyesinin 4 yıla değil de benim dünyaya gelişimden sonraki yıllara da sarkan karmaşık bir hikayeye dönüşmesinden de 80 ihtilalini biliyorum. “Annenle nişanlıydık. Sokaklarda yürümek mümkün olmuyordu! Karışık zamanlardı çocuğum onlar. Aman dikkat et.” Diye başlayıp devam eden nasihatleri hatırlıyorum bir de.28 Şubat’ta Sincan’da yürüyen tanklar benim için bir arkadaşımın oturduğu semtte yaşanan ilginç olaylardı o vakit.

Şimdi mi? Şimdi yaşananları “ilginç” bulamıyorum ne yazık ki! Vatanlarını terk etmek zorunda kalan aydınların bir dönem yaşadığı zorluklar bizim de başımıza gelir mi acaba diye düşünüyorum. Sansürler, kovulmalar, sürülmeler… Canım sıkılıyor, hem de çok. Sokağımdan geçen sarıklı fesli aynı zamanda ayağı “converse”li adamları anlamlandırmaya çalışıyorum bir yandan. Bir yandan annem kenarı oyalı yazmalar hazırlarken benim için, bir yanım nefret ediyor baş örtme hadisesinden, bunun bir hadise haline gelmesinden. Geldikleri mevkilerde yaptıkları icraatlar birbirlerine tıpatıp benzerken; taban tabana zıtmış gibi davranan ve aynı “Money” tanrısına tapan devlet adamlarının bizi yönetmesinden. Bütün bu çıkar çatışmalarının gelir seviyesi düşük bir halk kitlesinin üzerine basılarak gerçekleşmesinden. İçim bulanıyor.

Bugün Ankara’da sayıları hızla artan şu devasa bayraklardan birine takıldı da gözüm. İçim cız etti. Renginden bir şey kaybetmese de onun altında yaşayanların ona yükledikleri anlam ne kadar da yitirdi değerini dedim içimden.

Bana kalırsa ister darbe olsun! İster olmasın! Seçim olsun! Olmasın! Halk meydanları doldursun! Bişey olmasın. Kimsenin elinden bişey gelmesin! Yaşananların bedelini ödeyecek olanlar yine en az söz hakkı olup, en çok emek verenler olacak. Ülkeyi krizlere, huzursuzluklara, kötü günlere sürükleyenlerin başlarındaki başörtüleri hep ipekten! Halk oyalı yazmasını yarasına sarmaya devam edecek. Kimse yeni bir karizmatik lider arayışına girmesin. Herkes aklını başına devşirsin!

24 Nisan 2007

Noktasını virgülünü siz koyun!

Heveslerin peşinde harcadığın
Her dakika her saniye
Ki “harcamak” dediğin bu devirde
Eylemlerin en kıymetlisi, en geçer akçe!
Gün olur elindekilerden altı sıfır atılır;
Kalakalırsın elinde bir yedincisiyle…
Giydiğin hayal, soyunduğun gerçek
Kim bilir akıldan kaç kez süzülür
Kaç kez canını acıtır zihninden geçerek
Dert edindiğin bir “kendi”n olduğunu bilerek
Hep bir derdini anlatmak
Hep bir, hep iki, hep bir-ki-üç-dört…
Hep bir yeniden başlamak!

18 Nisan 2007

CESUR YENİ DÜNYA


"Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya "

Eser:Shakespeare-Fırtına
Çeviri : Can Yücel

Cesur Yeni Dünya” da Dünya Devleti’nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmakla (eğitim) sağlanır. Doğarak değil kuluçkadan çıkarak dünyaya gelen epsilonlar, betalar, alfalar kendilerine biçilen görevi yerine getirirler. Çalışırlar, düşünmezler. “Soma” adı verilen uyuşturucularla kendilerinden geçerler. Tüketim ve önüne gelenle düşüp kalkma olağan ve hatta erdemler sayılırken; “anne” sözcüğü müstehcendir.

“Birey duygulandığında toplum yalpalar.” Bu yüzden bireyin bireylikten uzaklaştırarak şekillendirmek, onu bu hali ile tutmak, gerektikçe uyutmak gerekmektedir. İşte tam da bu nedenden sanat tehlikelidir. Bilim yeri geldiğince sansürlenmelidir. Cesur Yeni Dünya’da yaşayanlar bu kuralları bilmelidir. Bu kurallara uymayanalar, kendilerine bir ada beğenmelidirler.

Cesur Yeni Dünya’da yaşayanlar yaşamın amacını mutluluğun sürekli kılınması olarak bilmelidirler. Yaşamın amacının bilincin yoğunlaştırılması ve arınması bilginin zenginleştirilmesi olduğunu düşünmeye yeltenmeleri önlenmeli. oyunlar oynamalılar, satın almalılar, kendilerine bakmalı kendilerini sevmeliler. Bu yeter…

İlk kez 1932 de yayınlanan kitap bir ütopyayı mı anlatıyor yoksa bugün yaşadığımız “Dünya”yı mı betimliyor dersiniz?

Toplumu, siyaseti, küreselleşmeyi, güzelliği, mutlululuğu, varlığı, bilgiyi, inancı, sanatı, eğitimi, bilimi başarılı bir kurguyla sorgulayan kitabın yazarı Aldous Huxley (ki kendisinin bir felsefeci olduğundan şüphelenmekteyim) 1963’te ölmüş. Eğer sağ olsaydı yazdıklarının bu kadar gerçek olduğu bir Dünya'nın gerçekten var oluşuna kendi bile şaşırırdı belki de…

Son söz! Mutlaka okunmalı.


07 Nisan 2007

Bir Cumartesi ve BİR ÖMÜR YETMEZ

Gelinlik, Çıkrıkçılar Yokuşu, perdeler, çeyizler, havlular, çarşılar, damatlık, spor ayakkabı, kırmızı T-shirt, Mülkiyeliler, Bira ve Sinema… Ne güzel bir Cumartesiydi yahu! Sevdiklerimle birlikte geçirdiğim çok güzel bir bu güzel Cumartesi…

Fakat gün boyu bir huzursuzluğu da kendimle birlikte taşıdım. Bu huzursuzluğu ötelemeye çalıştım. Kendimi hırpaladım. Hala da arıyorum nedenini. Bulamıyorum. Bulursam bloga da yazacağım. Bilmem! Belki kendimi biraz serbest bıraksam iyi olacak. Ya da suçu hormonlara atmalı belki…

Gelelim Ferzan Özpetek’in son filmine… “Bir Ömür Yetmez!” Film hakikaten lezizdi. Lezzetin bir kısmı o mutfaklı, büyük sofralı sahnelerden geliyorduysa da çoğu iliklerine dek irdelenen ilişkilerin, tatlı anlatımından geliyordu. Bu tatlı anlatıma gay karakterlerin yatak sahneleri dâhil değil. Ha bir de Pırlanta şarkısı!

Peki ya aldatma davası! Ah o bin yıllık konu… Sanıyorum filmde kendime en yakın bulduğum karakter Angelica’ydı. Yirmi beş yaşında evlenmeye karar vermiş bir genç kadın olarak, iki çocuklu aldatılan kadının tepkilerini bir tarafım kabul etti, bir yanım kızdı ona. “Hadi canım olmaz öyle şey!” demeye fırsat vermeyecek kader âlem bir âlem burası. Ve durmaksızın kendime hatırlatmaya çalıştığım gerçek; Angelica’nın da belki kendi kendine söylemeye çalıştığı: “Kimse mükemmel değildir! Sen de değilsin!”

Lorenzo’nun o akşamki kırmızı gömleği giydiği sahne… Kırmızı gömleğin yepyeni düğmelerini iliklerden geçerken geride bıraktığı gıcırtı… O gıcırtının bir daha asla olmaması ihtimalini bilerek yaşamak.

Fimin basın bildirisinden:

"İç dünyamızdaki değişiklikleri reddetmek, saklamak, ertelemek yerine her şeyi açıklıkla dışa vurup, yakın çevremizle yüzleşirsek ne olur?

Çevremizdeki herkes ve her şey bize değişimi önerirken biz nasıl olur da geçmişimizden asla ayrılamayız?

Ve her şeyin ötesinde, aşklar ve dostluklar için bir ömür yeterli midir?"

Düşünüyorum da yönetmen kabul gören, görmeyen her türlü ilişkiye değinmiş: kadın-erkek, erkek-erkek, karı-koca, eş-sevgili, anne-baba, anne-çocuk, baba-çocuk ve bir de dostluk! E yaşam dediğimiz de zaten bunlardan oluşan bir oyun değil mi? Film cidden yaşamın içindendi. Yaşam dediğini anlamlandırmaya bir ömür yetmeyecek ya. Biz yine de uğraşıp duralım!

Bu arada İtalyan erkekleri pek yakışıklı, Serra Yılmaz da pek tontondu söylemeden edemeyeceğim!

01 Nisan 2007

Ankara'ya olanlar...

Tamı tamına 25 yıllık bir Ankara'lıyım bugüne bugün. Ömrümün tamamını bu şehrin "göbeği" denebilecek, eski bir semtinde geçirdim. Hala eski haliyle duruyor üstelik. Bir dönem istanbul'a şiirler yazıp, atfedecek kadar aşık olmuşluğum varsa da; asıl ve vefalı yarim hep Ankara oldu. Kolay değil, bütün ilklerimi burda tattım ben. Başımın içinde sokak adlarıyla, tabelalarla hatta ağaçların çiçeklerinin rengine, binaların biçimlerine varan ayrıntılarla bezenmiş kocaman bir Ankara Haritası var. Çankaya'sından Emek'ine, Cebeci'sinden Siteler'ine, Yenimahalle'sine, Ümitköy'üne...

Bu pazar sabahı keyifle kitabını okumuş, kahvaltı keyfini gazetesini okuyup çayını yudumlayarak yapan bir Ankaralı olarak Radikal Gazetesin'nde Murat Yetkin'in yazısını görünce dayanamayıp; ben de yazmaya koyuldum.

Okul yaşantım metro inşaatlarının takibinde geçti. Kurtuluş Ortaokulu'nun pencerelerinden sarkıp devasa çukurun içinde olup bitenleri sınıfça izlerdik. Emek'teki lisemin son yıllarında o devasa çukurdan yapılan metro durağında inip kim bilir kaç kez Emek'e gidip geldim. Evimden ODTÜ'ye uzanan yol önce metro nedeniyle kapandı, daraltıldı, toza dumana bulandı. Sonra genişletildi. Sırf şu ODTÜ metrosunu kullanmak içim yüksek lisans yapıcam diyordum. Sanırım şimdi aynı nedenle doktoraya başlamam gerekecek.

Düşünüyorum da, ben üniversiteye başaladığımda Armada diye bir yer yoktu. Ben Eskişehir yolu üzerinde günümün saatlerini alan gidiş-gelişler yapıp dururken; bina yavaşça yükseldi ve oraya konuşlandı. Ben de yaklaşık 2,5 yıl kadar varlığını inkar edip ısrarla gitmedim oraya. Sonra ben de pes ettim. Ama hala sevmiyorum.

Batıkent Metro'su ilk açıldığı gün okulu asıp aynı trenle gidip gelmiş, gezmiştik. Anımsarım. O zamanki adıyla TEK'in devasa binasının 16. katından Milli Kütüphane'ye bakan staj yıllarım da aynı zamana denk geliyor sanırım. O zaman yolun orta yerinde böyle şekilsiz bir gökkuşağı viranesi yoktu. Kimbilir ne kadar uzun zamandır orayı işgal etmiş duran vinçlerin olduğu yerde pembeye çalan çiçekler açan bir süs eriği vardı. Benimde önünde çekilmiş dijital olmayan bir fotografım...

Anneannemin kocamaaan bahçesinden yol geçmesiyle çitleri içeri çekişimiz ve yol üzerinde kalan devasa armut ağacı... Ve "maske fabrikası"nın bahçesi diye tabir edilen o yerde, mantar gibi bitiveren binalar... Çıtalıyı salıverecek yer kalmadı bize, üzgünüm.

Bütün bunları neden yazdım? (Ankara'da olup bitenleri kendi yaşam öykümle birleştirerek yazmaya devam edersem bir otobiyografi bile yazabilirim sanıyorum.) Bizler büyürken bir şehrin de büyümesi kaçınılmaz. Bunu yadsımıyorum. Ama Ankara sadece büyümedi. İlk gençlik yıllarında sapkınca değerlerini yitiren bir nesli temsil edercesine, sapkınlaştı; karışıklaştı; düğümlendi; değerlerini yitirdi; sevimsizleşti. Üstelik bu sevimsizliği perdelemeye, duvarlardan akan; fıskiylerden taşan sular da yetmiyor artık. Sular yetmiyor. Ve ben de giderek ömrümü yaşadığım bu şehre olanların, artık onarılmayacak boyutlara ulaştığı gerçeğini kabullenmek zorunda kalıyorum.

ODTÜ'ye her gidişimde Eskişehir yolunun ODTÜ'yle birleştiği o kavşaktan sökülüp, geri getirilecek vaadiyle taşınan çamları sorup duruyorum. Nerdeler? Bir de yabani iğde vardı. Kızılay'dan bindiğiniz araçta eğer aracın solunda oturuyorsanız dallar pencerenize değerdi. Dalları silme serçe dolu olurdu meyve zamanı.

Bütün bir ömrü geçirdiğim şehre olanlar... Aslına bakılırsa herkesçe malum... Güneş balçıkla sıvanır mı bilmiyorum ama, bu aralar hiçbir yerde gözüme ilişmiyor Hitit Güneşi!

25 Mart 2007

Baharı Ömrümün


Bir bahar yazısı yazmasam bahçemdeki hevesli, genç bademe haksızlık etmiş olacaktım. Gönlüm el vermedi.
Bahar bayramı geldi, geçti. Saatler ileri alındı; çiçekler açtı; benim "grezyaaa" dediğim ve latince asıl adını bir türlü hatırlayamadığım, ODTÜ'nün yaprağından önce sarı çiçekler çıkaran çalıları şenlendi. Hatta geçen gün beyaz bir kelebeğin bahçedeki mor sümbüle misafir olduğunu gördüm. Şaşkın serçeler telaşla ötüşüp duruyorlardı başımın üzerinde. Kediler kiremitleri yerinden oynatan seslerle arz-ı endan ediyorlar çoktandır. Ve taze bademi görüyorum artık tezgahlarda. Daha ne olsun? Bahar geldi. Başka kanıta hacet yok!

Düşünüyorum da zaman zaman. Ben de baharını yaşıyorum ömrümün. Şarkının söylediği gibi ikincisini değil, ilkini üstelik! Çiçeklendim, meylim var meyveye durmaya. Yahu hakikaten çok seviyorum şu baharı ben galiba!

21 Mart 2007

Dünya Şiir Günü Şerefine

AVARA

anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzdeki sessizce uzardı

BİTERDİ PLAK, DİSK BOŞA DÖNERDİ.
DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ
BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN
KAÇINIRDI HERKES
SONRA BİR USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI
ANIMSIYOR MUSUN?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
asık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralara umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepenği örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüya da kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?


Murathan Mungan

Dünya şiir gününde senelerdir aklımdaki yerini hiç terketmemiş bir şiir!

07 Mart 2007

Dünya Kadınlar Günü'nde..

Evrimin blogunda yazdığı yazı beni modern dünyada kadın olmak konulu bir blog yazmaya doğru itekliyordu; 8 mart Dünya Kadınlar Günü'ne denk gelmesi de isabet oldu.

Modern dünya sendromlarından biri de bu modern dünyada kadın olma sendromu. Bir koltukta bir değil iki değil üç, belki de daha fazla karpuz taşımaya çalışma hali. Hem bakımlı olmak, hem çalışmak hem anne olmak, hem topluma karşı durmak, hem toplumun bir parçası olmak. Hem geçmişe dönük, hem günümüze yönelik bir çok kimliği birlikte taşımaya çalışmak. Bu arada alarm ışığı yanıp sönen biyolojik saatini kimselere göstermeden kapatmaya uğraşmak. Biyolojik saatin hormonlarla birlikte durmadan daha da kuvvetli çalışması. Arzular, istekler ve hayallerle boy ölçüşmeye çalışan enerji seviyesinin de üzerine tuz biber olması...

Dünya Kadınlar Günü’nde eşinden/partnerinden şiddet görmeyen, kendi parasını kazanabilen, eğitim hakkını kullanabilmiş/kullanabilen, sağlıklı ve bütün bunların sonucu olarak mutlu azınlıkta yer alan bir kadınım. Diğer çoğunlukta yer alan kadınlardan: çocuk yaşta annelerden, töre kurbanlarından, eşlerince öldürülen, boğazlanan, yaşamları çerçevelenen, ezilen, kullanılan kadınlardan da bihaber değilim üstelik. Maruz kaldığı bütün acıları ve sahip olduğu bütün ayrıcalıkları aynı şeye; “doğurganlığına” borçlu olduğunu bildiğim bir cinsin mensubu olmaktan, “kadın olmak” denen bu zor zanaatı icra etmekten mutluyum! Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

05 Mart 2007

Asıl Şimdi Başlıyoruz!


Edebiyatta adettendir; yaşam oyuna benzetilir. Kimi zaman çocukların oynadığı cinsten kimi zaman büyüklerin oynadıkları cinsten… Ama mutlaka oyun. Kuralları olan bir oyun. Oyuncuları olan bir oyun. Bir sonraki aşaması hep bilinen ve her seferinde sürprizlere gebe bir oyun.

Ben de zaman zaman yaşamı bir oyuna benzetiyorum. Bu oyunda köşe taşları var. Bu köşe taşlarını öyle bir yerleştirmeniz gerekiyor ki, sonraki aşamada üzerine koyacağınız diğer taşlar yıkılmasın; ayakta dursunlar. Oyun zor. Oyuna başlayacağınız yeri siz seçemiyorsunuz zaten; nerede, nasıl başlayacağınız zarlar tarafından belirleniyor. Sizin işiniz taşları yerleştirmek. O taşları taşımak, o taşların ağırlığını omuzlamak ve oyuna devam etmek.

Her taşın belirli bir anlamı var, ve her taş başka bir taşı koymak için yer açıyor size ya da belki yolunuzu kapatıyor. Yapabileceğiniz taşları yerleştireceğiniz yerlere karar vermek ve bu kararların sonuçlarına katlanmak. Üstelik oyun sadece kurallarla, kararlarla oynanmıyor; hislerinizle hareket etmelisiniz kimi zaman ve bir de bunu ne zaman yapacağınızı bilecek kadar derinden hissetmelisiniz! Zor oyun doğrusu.

Dedim ya en önemli taşlar köşe taşları. İşin ilginç yanı; köşe taşlarının ne zaman nasıl oyuna dâhil olacağını bilemiyorsunuz. O taşları harcayıp gitmiş de olabilirsiniz; hiç karşılaşmamış da…

Bu cumartesi, uzun zamandır köşe taşı olduğunu düşündüğüm bir taşı yerli yerine yerleştirmek yolunda bir adım attım. Sadece bir “nasılsın !” ile başlayan bir diyalogdan buralara geldik biz. Nasıl dâhil olduk birbirimizin yaşamlarına, nasıl ettik? Sevindim, heyecanlandım, uçtum! İkimiz de birbirimizin yaşamında birer köşe taşı olduk sanırım. Üzerine yeni ve sağlam taşlar ekleyerek oyuna devam… Asıl şimdi başlıyoruz! ;-)

Ayrıca, o gece babamın “hayırlı olsun” demesiyle ahaliyi alkışlamak üzere galeyâna getiren bendim! Kendi evimde misafirlere ilk kez ben servis yapmıyordum, biraz şaşkındım. İlk defa kahveleri yapmakta tuzum bulundu sadece. O gece yüzünde gülücükler açan herkese, elinden geleni ortaya koyan herkese, göbecikler atan herkese teşekkürlerimi sunarım. Bu oyunu sizlerle oynaması da pek keyifli oluyor canım!

28 Şubat 2007

Bir evlilik arifesi yazısı "Tolerans Nightingale"


Bir arkadaşım evlilik arifesinde “Biliyor musun kendi annemi bile tanıyamıyorum. Hayatta yapmaz dediğim ne varsa yapıyor” demişti. O tarihte kendisini empati kurarak anladığıma kanaat getirmiştim. Uygulama aşamasında şimdi kendisini çok daha iyi anladığıma hükmediyorum.

Evlenmek hakikaten ilginç bir olgu.Efendim “nasıl?” diye soracaksınız. Bu yazıda size bunu ifade etmeye çalışacağım.

İşin “Evliliğe karar verme” kısmı üzerine kitap bile yazılabilir bir konu. Yaşamların bir kesişim kümesinde buluşmasıyla başlayan süreç, bu iki yaşamdan bir birleşim kümesi elde etme çabasıyla devam ediyor efendim. Fakat bu sırada bu iki kümenin sınırları dışında kalan kim varsa etkimeye başllıyor ki: iş asıl orda şaşıyor.

Şükürler olsun ki, kendi kararlarını verebilen bir birey olarak yetiştim. Kendi kararlarımı verdim, veriyorum. Sorumluluğu ne ise taşıyorum. Yaşamımızın bu aşamasında hayatımı birleştirmek istediğim insanla oturup “ikimiz” ortak kararlar alabiliyoruz. Bir çubuğun ucuna takılı karagöz-hacivat imgeleriymiş gibi yaşayanlardan değiliz. Lakin yerine göre bizler de etkilenebiliyoruz.

Çünkü, tespitlerim gösteriyor ki, herkes kendi hayallerin gerçeklemek çabasında. Anneler babalar, kardeşler, gelin, damat, yakınlar, uzaklar ve hatta konu-komşu. Bu evlilik fikrine öyle bir anlam yüklenmiş, öylesine ritüelleştirilmiş ki: olay gerçekleşinceye kadar her karakter kendisine yıllar boyu bir rol biçmiş. Bu role uygun giyinmek, bu role uygun konuşmak, bu role uygun davranmak niyetiyle yola çıkılmış. E bu roller de bazı yerlerde çelişiyor, üst üste biniyor. Olay film de olmadığına göre; “mahsuscuktan” olmuyor hiçbir şey. Gerçekten canımız yanıyor.

Bu satırları niye yazdım? E bazen benim de canım yanıyor canım. Kararlarımın ve arzularımın üzerine basılıyor zaman zaman. “Tolerans Nightingale” olcam ben, olcam. Aslında başka bir blog yazsı yazacaktım. İçimden bu geldi. Bunu yazdım. Ohhhh içimi döktüm!

22 Şubat 2007

Big brother is watching you!


Dün gece itibariyle son bikaç sayfasını sonraya sakladığım, George Orwell'in 1984 adlı romanını bitirmiş bulunuyorum. Kitaptan etkilenmiş bulunuyorum. Az daha büyüyünce bir kere daha okumayı planlıyorum.

George Orwell’i 1984’ü ile değil Hayvan Çiftiği ile tanıyordum. Hangi sebepten indirdiğimi hatırlamadığım tezlerden birinde “1984’de sözü edilen dünya düzenin uygun bir eğitim biçimi”nden bahsediliyordu. (tezi bulabilirsem başlığını ve referansını buraya ekleyeceğim) Tezin ardından bu romanı okumalı diye düşünürken, sevgilim elinde kitapla oldukça etkilenmiş olarak geldi. Kitabı okuma sırası bana gelmişti.

Biten romanın ardından bu sabah işe gelirken gördüğüm bütün ilan panolarında bıyıklı bir adamın yüzünü görür gibi oldum. “Big brother is watching you!” Kitabın beni etkilemesinin nedeni sanıyorum ki: yaşadığımız hayattaki bazı olgularla, kitaptaki olguların çakışması. Yönetim biçiminden bağımsız olarak bireyin yönetimden kaynaklı yaralarına dokunan bir kitap olmuş bana kalırsa. Genllikle anti-sosyalist olarak nitelendirilen kitap, anti-kapitalist çizgiler de taşımakta. Yazarın özellikle “çiftdüşün” olarak adlandırdığı düşünce-karar sistematiği hakkında yazdıkları, bana dilimizde yaşanan çözülmeyi; ve bu çözülemenin getirdiği/getireceği olası sorunları yaşattı. Sözlerimizi, ifadelerimizi, dilimizi etkilerken aslında düşüncelerimizin de nasıl yeniden şekillendirildiğini ve bu şeklin dünya düzeninin aslında küçük bir modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz.

“Mutlu son”lara alıştırılmış bir neslin evladı olarak; mutsuz biten kitap hakkındaki görüşlerimi yazarın etkileyici bir sözü ile tamamlamak istiyorum:

“insanlar yalnızca yaşamın amacının mutluluk olmadığını düşünmeye başlayınca mutluluğa ulaşabilirler.”

18 Şubat 2007

Bu hafta neler yaptım?


(eser: Burhan Doğançay "two hearts one soul" www.lebriz.com)

Aklımda "şunu bloguma yazayım" diye dolanıp duran onlarca konu varken, blog yazılarımın arası açıldı. Bunu mazur görünüz. Çünkü bu hafta:

1-İş değişitirme kararımı iş yeri sahiplerine açıkladım, tepkileriyle uğraştım. Tatlıya bağladım.
2-İstifa ettim.
3- İş yerinden ayrılacağımı beraber çalıştığım arkadaşıma açıkladım. Hiç kolay olmadı.
4- Arkadaşlarımla ve öğrencilerimle vedalaştım, ağlaştım.
5-İnanması zor ama içimi ferahlatan, özlediğim, güzel anneannemi bana yeniden hatırlatan bir deneyim yaşadım.
6-Tango yaptım.
7- Sevgililer gününde sevgilimle güzel bir akşam geçirdim.Hediye verdim.Hediye aldım. Rakı içtim. Zevkten dört köşe oldum. (A.Ayrancı Turizm Taksinin beyefendi şöförünün sevgilimle ikimize yaptığı jest ayrıca anılmaya değer...)
8-Yeni işim için gereken evrakların peşinde koştum. (adliye, doktor, fotoğrafçı, muhtar, bankacı)
9-Master ders kayıtlarımı yapmaya çalıştım.
10-Grip oldum.
11-Evlenme teklifi aldım.
12-Evlenme teklifini kabul ettim.
13-Sevgilimle beraber alyans beğendim.
12-Babamla tartıştım.
13-Kek yaptım!

Yaşantım baş döndürücü bir hızla akıyor. Bir önceki yazıdaki karıncalar çıkıp keki yemeye başlamadan önlem almam lazım. Sonra yine görüşürüz!

13 Şubat 2007

Başıma üşüşen karıncalar

(Resim by kafası hunili. Teşekkürler!)
Şimdi farzedin ki baharmış. Kış kışlıktan şaştı bahar baharlıktan ya, yabancılamayın kendinizi. Farzedin ki daha gençsiniz: daha az kaygılı, eteklerinizi tutuşturan başka çizgili, kareli, harita metod, yuvarlanan küreden, kırmızı tren kaygılarınız var. Yuvarlanıp duran mavi yeşil küreden bihaber telaşlarınız var avuçlarınızın içinde.

Böyle bir zaman süregiderken, başınızın üzerinden bir karınca düşüyor. Huzursuz, kımıl kımıl kımıldanan bir karınca. Her şey karıncanın sakinliğinizi, dinginliğinizi yerle bir eden bir kımıltıyla teninize değmesiyle başıyor. Bir de bakıyorsunuz ki; başka karıncalar da üşüşüvermiş başınıza. bir karınca, iki karınca, derken... Başınızın üzerinde duran aynı mavi gök oysa ki. Güneş aynı edayla balkımakta. Fakat siz başınıza üşüşen karıncaların devinimine kaptırmışsız kendinizi bir kere.

Yaşadıklarımın bir cins betimlemesini sırtında taşıyor işte bu karıncalar. Nedense kendileri tek tek üşüşmüyorlar başıma ki, birini yakalayıp ondan kurtulayım; sonra diğeriyle uğraşayım. Arada da parlayan güneşe bir bakmaya fırsat bulayım. Telaşlarım bilyeler gibi eteğimden dökülsün; ışıldasın onları zevkle bir daha toplayayım.

Malum kışı yaşıyoruz ama ben farzediyorum ki hava güzel. Yirmi beş yaşımı yaşıyorum. Yaşadıklarımın belki fazlası var, belki azı. Ne tartacak bulunur, ne değerlendirecek. Bilmiyorum. Gözümü kapıyorum. Ulu bir çınarın gövdesine yaslanmışım. Bir elimde elmam var. Diğer elimde kitabım. Manzaram var, huzurum var, içime sakladım onu. Yalnızca sevdiklerimle paylaşacağım güzel bir yere. Her ne kadar yaşamda karıncalar hep kalabalık bir ordu misali tepeme üşüşselerde; huzurumu saklarken onlarla başa çıkmayı öğreniyorum yavaş yavaş.

Bir dönemi açıp bir dönemi kapatıyorum bugün. İlkokulda öğrenmiştik ya hani. İlk çağ, orta çağ yeni çağ, yakın çağ. Bilmem ki ne koymalı bu çağın adını? En iyisi ilkokul öğretmenime sormalı. Daha kim bilir ne çağlar yaşayacağım. Kulaklarımda aksak ritimli, oynak bir melodi durmadan yankılanıp duruyor. Ve bana her seferinde, "her şey çok güzel olacak" dedirten batıl inancım ritm tutuyor ona. Ben de bırakıyorum, kımıldansın dursun karıncalar. Ne yaşadıysam benim. Güzel günler benim. Elmamdan bir ısırık daha alıp, kitabımın bir sayfasını daha çeviriyorum. Başıma üşüşen karıncalara ne elmamı yar ediyorum, ne kitabımı, ne kendimi. Karınca gibi olmalı diyorum zaman zaman, çalışmalı.

09 Şubat 2007

Tepetaklak tatil!

Neden bu kadar uzun bir ara verdim yazılarıma? Çünkü tatildeydim. Sömestr tatili... Eğer Songül ve Zeynep kalıp da Trabzon’dan gelmeselerdi, eğer Ezginin Günlüğü Nefes’te konser vermeye kalkmasaydı; ömrümün en boktan sömestr tatilini geçirdim diyecektim. Sanırım yine de ömrümün en boktan sömestr tatilini geçirdim. Neden mi böyle ağır konuşuyorum? Sanırım insanın zaman zaman böyle konuşmaya da ihtiyacı oluyor. Böyle konuşunca birden Can Yücel’in sesi çınlar gibi oldu kulaklarımda.

Şu gökteki ay var ya
Şu boktan şu yarım ay
Bakarsan bakarsan bakarsan
Bi tek sözüme bakıyor benim
dolunay olmak için
O bana bakıyor
Ben ona.
O bana bakıyor
Ben ona,
Hepimiz ama
Hepimiz
Hepimiz
Bakıyoruz hep birbirimize
bakıyoruz hep bakıyoruz
ADAM olmak için hep

Ay! Ay! Ay!

O bana bakıyor
Ben ona.
O bana bakıyor
Ben ona
Canım yanarcasına
Ne zaman
Ama ne zaman olacak bu iş?


Özetle bu tatilde yine biraz Sıdıka Saka oldum. Desenli hırkamı giydim. Annem hastaydı başında bekledim. Onlarca yeni doğmuş bebek gördüm. Ve onlarca genç anne… Bu tatilde sobadan, kömürden, külden, kurumdan bi kat daha fazla nefret ettim. Çok üşüdüm. Çok sıkıldım. Çok yemek yaptım. Ve hiç kitap okuyamadım. Omzum hala ağrıyor. Hale yola koymak istediğim işleri de bir türlü hale yola koyamadım. Neyse geçer! Bu arada artık tek tük de olsa sigara içmiycem. Hey heyler tepeden dumanla kovulmuyor!

26 Ocak 2007

Blog yazmak üzerine - Medya okuryazarlığı

“Neden blog yazıyoruz?”sorusuna yanıt arayan çeşitli blog yazılarının ardından Umut’un konuya kazandırdığı sosyolojik- felsefik yaklaşıma alternatif bir yaklaşım da benden olsun istiyorum. Bir dönem dillere pelesenk olan deyişle; mademki eğitim şart, o zaman konuya bir de eğitim açısından bakalım.
İnsan olarak karşımıza çıkan her “yeni”ye direnç gösterdiğimiz bilimsel temellere dayandırılabilir bir gerçek. Böyle durumlarda genellikle iki tür yaklaşım görülüyor “kahrolsun”cular ve “yaşasın”cılar. Sanırım ben bu grubun ikisine de girmiyorum. Umutsuzluktan ve karalamadan uzak; yapıcı, yenilikçi yaklaşımlara ihtiyaç duyduğumuz kanısındayım..

Her ne kadar ülkemizde pek yaygın telaffuz edilmese de “media literacy/medya okuryazarlığı” diye bir kavram var. Basit bir mantık yürütülürse, günümüzde bilgi sadece yazılı kaynaklardan elde edilebilir durumda değil; öyleyse sadece “okuma yazma” bilmek bilgiye ulaşmamızda bize yetmiyor. Bin bir çeşit kaynaktan; farklı farklı yollarla üzerimize boca edilen bilgiyi kazanmada ve kullanmak için yeni ve farklı bir tür vasfa gereksiniyoruz. Medya okuryazarı olmak… Durumu özetleyecek olursak, “kahretsin” ya da “yaşasın” denecek bir durum yok. İlerleme var, biz de peşinden gitmek durumundayız. Kaçışımız yok.

Medya okuryazarı olmak ne demek? Yazılı ya da yazısız her türlü kaynaktan bilgiye ulaşabilmek, onu analiz edebilmek, değerlendirebilmek ve iletebilmek. Bu tanıma “critical thinking/eleştirel yaklaşım”ı da dahil etmek gerekiyor. Yani, kaynağı her ne olursa olsun bilgiyi değerlendirip onu yerinde kullanabilen bireyler olmak, böyle bireyler yetiştirmek. Ne kadar iddialı bir cümle değil mi?

Dünya’da da medya okuryazarlığının tarihi fazlaca geriye gitmiyor. İngiltere, Avustralya, Japonya medya okuryazarlığı müfredatlarının oluşturulduğu ve ilkokul seviyesinden başlanarak eğitim programlarına dahil edildiği ülkelerden bazıları. Ülkemizde de yeni yeni bu konuyla ilgili adımlar atılıyor: örneğin MEB bu konuyla ilgili bir protokol imzaladı.

Kamusal alanda birer “vatandaş” olarak eğittiğimiz, eğitmeye çalıştığımız çocuklar artık bambaşka kamusal alanlarda boy gösterecekler, yaşayacaklar. 70’lerde doğanlarla 2000’lerde doğanlar arasında sadece 30 yıl değil; görüldüğü üzere “yüzler ve binler basamağı” kadar fark var. “….elektronik medya araçlarını, yüz yüze ilişkileri sınırladığı için olumsuzlamak gerekir.” sözüne tamamen karşıt bir görüşle, yeni nesillerle yepyeni ve sağlam ilişkiler kurabilmek; elektronik medya araçlarını olumlu yönde kullanabilmek için; yapıcı görüşler ve uygulamalar ileri sürmek gerekir diyorum. Bu yolda medya okuryazarlığı uygulamalarının önem taşıdığı kanısındayım. Bu kritik önem taşıyan meselenin geleceği ve uygulanması konusunda yazılacak ve söylenecek çok şey var. Bloguma bu konuyu taşımaktan memnun, yüzümde bir tebessümle satılarıma son veriyorum. Sabırla okuyanlara da teşekkürlerimi sunuyorum!

25 Ocak 2007

"Yapabileceğimiz tek şey var: YAŞAMAK!"

İdefixe’in düzenlediği sanal kitap fuarında, alıntıların hangi kitaptan olduğunu bilen insanüstü okuyucular en sevdikleri kitap sorulduğunda; Albert Camus’un (bir türlü telaffuz edemiyorum bu soyadını) Yabancı adlı romanını sıklıkla yinelemişler. Adını çok iyi bildiğim, kendini bilmediğim kitaplar arasında yer alan eseri, çalıştığım kurumun kütüphanesinde buldum. Kırmızı bir cilt üzerine, yaldızlı bir başlıkla okudum.

“…canım bir kumsalda olmayı ve denize doğru inmeyi çekiveriyordu. Tabanlarımın altında ilk dalgaların şıpırtısını, vücudun suya girişini ve orda bulduğum kurtuluşu düşlemekle ansızın zindanımın duvarlarının birbirine ne kadar yakın olduğunu anlayıveriyordum. Ama bu birkaç ay sürdü. Sonradan, sadece tutuklu düşüncelerin sahip oldum Avluda yaptığım günlük gezintiyi veya avukatımın beni görmeye gelmesini bekliyordum. Geri kalan zamanımı da pek güzel düzenlemiştim. Sonradan sık sık düşünmüşümdür ki; eğer beni kurumuş bir ağacın gövdesi içinde, başımın üzerinde çiçek açan gökyüzünü seyretmekten öte hiçbir uğraşım olmaksızın yaşamaya zorlaşalarmış, ona da yavaş yavaş alışacakmışım. Kuşların geçmesini veya bulutların kavuşmasını bekleyecekmişim… Bu da zaten annemin bir düşüncesiydi ve sık sık da yinelerdi, sonunda her şeye alışılırmış.

“Yabancı” zihnimde netleşmeye vakit kalmadan; yaşadığım ve özlediğim bir duyguyu uyandırarak bitti. Gökyüzü turunculara, pembelere grilere bulanmıştı. Güneş tuzlu ve sakin sulara kendini bırakırken, içimizi ferahlatan bir meltem sarmıştı ortalığı. Tenim tuzluydu, tatlı bir yorgunluk ve huzur duyuyordum içimde bir yerlerde.

22 Ocak 2007

Hepsinin canı sağolsun!

Tekrarı yaşanmayacak zamanlar bunlar. Yaşadığımız her an gibi. Böyle düşünerek; neşenin, mutluluğun, umudun eteklerinden tutarak yaşamaya çabalıyorum. Çabalıyorum da ne oluyor? İşleri bir kat daha zorlaştırmaya hevesli bir ordu ile yaşıyorum, sağolsunlar! Bir bilgisayar oyununda yaşıyorum da sanki; her “level” da işler biraz daha zorlaşıyor. Mümkünse bu “level”da BONUS istiyorum.


Blogu yazarken çalan şarkı: Candan Erçetin-Canı sağolsun, merdivenli sketch-Google sketch-Up