26 Ağustos 2007

Vaka-yı Pantolon


Genç kadın üzerinde “yalnız kuru temizleme yapılır” ibaresi bulunan pantolonu boydan daha da kısalmasından korkarak, çalıştığı yerin kuru temizlemecisine götürür. Götürmeden evvel kopan düğmesini ititna ile aynı renk iplikle diker. Aynı karşısında kendini pek bir “şık” hissetiği buz mavisi keten pantolonu temizletince ne kadar da hoş olacağını düşünür. Yola düşer.

Günlerden pzartesidir. Temizlemeciye 3 YTL parayı peşin verir. Pantolonun temizlenip geri gelmesinin çarşamayı bulacağı söylenir. "E iyi o zaman"denir. Çarşamba olur. "Pantolonunuz henüz elimize ulaşmadı, özür dileriz!"i sakinlikle atlatan kadın, ertesi gün bu kez artık pantolonun kesin almak üzre yola koyulur. Açık mavi pantolon sözcüğü dükkanda bir dizi telaşa yol açar. Son olarak kadın telefonda kuru temizleme dükkanının asıl sahibiyle karşı karşıya bulur kendini. Telefondaki ses şöyle demektedir:

-Ha ha ha ha hanım efendi. Paaaaa papap papapantolonunuz yanananananlışlıkla Avrupa’ya gitti!

-Nası yani? Avrupa’ya mı gitti? Şaka yapıyosunuz! Kamera nerde?

Derken olayın gerçekliği anlaşılır. Fakat genç kadın telefondaki cümlenin söylenişine ve durumun absürtlüğüne güler. Yeni bir pantolonla hatasını telafi etmek isteyen adamla karşılıklı iletişim numarları alınır, verilir.

Lakin, yüz yüz gelinince işi elbiseleri alıp temizleyip geri vermek olan kişi, "ben depremde 8 kişi kaybettim, ne takılıyosunuz dünya malına? Altı üstü bir pantolon." demek suretiyle sabırları iyice taşırır. "Size yeni pantolon alıcaz ama öyle pahalı falan olmaz haaaaaaaa! Yüüüz müz milyon falanlık alacak değiliz. İsterseniz tetetetteterziye didiididiktirelim. Siz kumaşı bulun! Alın! Terziye ben diktiriyim." gibi laflarla, karşısındakinde bir sumsukla Avrupaya kadar uçurmaya yetecek öfke yüklemesi yapar.

Son durum şu, Alamancılar memleketlerie varınca aradığımız mavi pantolona şu an ulaşılabilirse, kendisi geri gelecek. O sıra yaz bitmiş olucak. Kuru temizleme ve yol için yaptığım masrafı kendisinin değişik yerlerinden tahsil edicem. Yok eğer ulaşılamazsa, temizinden bir pantolon alıcak bana abimiz Allahın izniyle. Şaka gibi ama gerçek.

Bu olaydan alınacak ders. Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı öpebilir. İşini iyi yapmayan dini bütün kardeşlerimiz, olayları kadere yorabilir. Hatta sizi bile suçlayabilirler. Sakin olmak lazım. Pantolona sahip olmak lazım!

20 Ağustos 2007

Düğün, börek- arada bir keyif de yapmak gerek!

Bu haftasonu da çeşitli etkinliklere imza attık.

18 Ağustos 2007 Cumartesi günü İsmihan ile Fatih'i Eskişehir'de evlendirdik. Hayırlı uğurlu olsun. (fotograflar sonra) Düğün bahanesiyle Eskişehir'i gezmek şahane oldu. En son beş yıl önce gitmiştim. O günden bugüne pek bir değişmiş Eskişehir. Güzel bir şehir olmuş. Ankara'daki gibi öyle araçlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Yerel yönetimler istedi mi yapabiliyormuş demek diye düşündüm. Ağız tadıyla oturup bir kahve içecek yer bulmakta zorlanan bir Ankara'lı olarak, iki şehri karşılaştırmadan edemedim. Bronz heykellerin sihirli bir el marifetiyle kaybolduğu şehrime inat, bronz heykellerle bezeliydi ve pırıl pırıldı eskişehir.

Sabah Kervan'da mercimekli börek ile başlayan gün, Fen Lisesi'sinin eski binasına doğru yürüyerek devam etti. Kapılar asma kilitlerle kapalı olduğundan, demri parmaklıkların arkasından bahçeye bakarak gittik, Emrah'ın lise yıllarına. Düğünde attığımız göbeklerin ardından, papağanda çiğ börekle noktaladık Eskişehir turumuzu, porsuk kıyısındaki cafelerde yapılan keyifleri de unutmamalı tabi.

Pazar günü de tam bir keyif günü oldu. Şöyle ki; sabah krep (bütün kreplerim deneme kıvamında oluyor ama olsun) ile kahvaltı edildi. Ev ile, puzzle ile meşgul olundu. Pazara gidildi. sebze möeyveler alındı. Ev kavuncu gibi koktu. Odtü'de spor yapıldı. Akşama da kendi ellerimle hazırlamış olduğum, müthiş mega lezzet "karnıyarık" ile yenen akşam yemeğinin ardından, "spirited away" adlı süper mega anime izlendi. Pek leziz bir hafta sonuydu canım. Değil mi ama!

05 Ağustos 2007

Ankara'da susuz olmak zor iki gözüm!


Ankara’da sürüp gelen, süre giden, sürüklenip duran yaşamım boyunca daha önce de “susuz yaz” lar yaşadım, ama hiç bu kadar sinirlenmemiştim doğrusu. Zaten ülkemizde adettendir; yumurta kapıya dayanmadan önlem alınmaz. Gerçi şu son yıllarda küresel ısınma problemine dünyanın bakışı irdelendiğinde de benzer bir “adam sende”ci tutumu görmek mümkün. (Dünya türk olsun diyenler haklı mı çıktı nedir? ) Bu “adam sende”ci tutum “su” gibi sudan olmayan konularla ilgili olarak ortaya konduğunda tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bu sabah eski DSİ Genel Müdürü diyor ki: “Eğer traş olurken harcadığınız suya dikkat etmezseniz, “adam sende”ci olursanız, sularınız yedi günde bir kez de akabilir.” Haydaaaa!

Evet, bu yılın yağış açısından fakir bir yıl olduğu gerçek, üzerinde nehrin adı yazan onlarca köprüden geçtim bu yaz; değil nehir, dere bile akmıyordu yataklardan. Bu görüntü bugün yaşadığımız sıkıntıyı benim kafamda “gerçek” hale getirmeye yetmiyor ne yazık ki! Ankara sokaklarında yol kenarlarını sulamak üzere, bir batında ortaya çıkıveren, üzeri “Alo sulama” yazılı, süslü, tankerleri görünce; bir ara her kavşakta arz-ı endam eden ve artık atıl durumda bulunan havuzları, şakır şakır akan şelaleleri hatırlayınca; su politikasıyla ilgili yapılan yanlışları okuyunca tansiyonum yükseliyor! Biri bana bir bardak su versin! Bu sırada çeşmeyi çok akıtmasın. Bardağı çalkalamasın! Dişini temizlerken suyu musluktan almasın! Çişini yapınca sifona basmasın!

Evet “Su akar, Türk bakar” atasözüne layık bir davranış sergiledik. Küçükken elini yıkadıktan sonra musluğu kapatmasını öğrenemeyen çocuklar, büyüyünce yanlış kararlar aldılar da o yüzden mi bu hale geldik? Bilmiyorum. Bildiğim susuzluk ve sıcak bir araya geldikçe Dune’un Çöl gezegenini anımsadım. Ornitopterimize binelim, damıtıcı giysilerimizi giyip gidelim burdan diyemeyeceğimize göre! Aklımızı başımıza devşirmenin zamanı geldi. Taşıma suyla, değirmen dönmeeeez !

Dün bu satırlar taşınabilir bellekte, blogdaki yerini almayı beklerken; Ankara'nın meşhur gençlik caddesinden (Anıtkabir duvarıyla sınırlanan cadde) Tandoğan'a ,(milyonların toplandığı meydan) doğru ilerliyorduk. Sağımızdaki binaların suyu kesikti. Solumuzda, Anıtkabir'in bahçesinde ise kaldırımları ıslatan yoğunlukta bir bahçe sulama faaliyeti egemendi. Sahi ya egemenlik kayıtsız şartsız kimindi? Ve acaba Atatürk bu manzarayı görseydi ne derdi?

Ve işte son söz: ankara'da susuz olmak zor iki gözüm. Hem madden, hem aklen!