30 Aralık 2008

2009'da dilediklerim...


*Gülizciğime kart için teşekkürler....

26 Aralık 2008

ZOTERO Nedir?


Tezin basılmış halini gördüm. İnsan vallahi bir garip oluyor. imzalanması için enstitüye bıraktım. Beklemedeyim. Ve tam da tezin bittiği şu günlerde ZOTERO ile tanıştım. Allahım ne geç kalmış bir tanışmadır bu yaleebbim? Sırf bunun için doktora yapsam mııııı yapmasam mııııı? Bu kararı vermek için önümde bir miktar süre olacak. Onu bunu bırakıp size ZOTERO denen faydalı Firefox eklentisini anlatmak istiyorum.

Ekşi sözlük Zotero'yu tanımlamak için şöyle buyurmuş "her eve lazım bir firefox eklentisi. aslında eklenti demek de az, kendi eklentileri olan ve firefox üzerinden çalışan bir bibliyografya düzenleme yazılımı."

Zotero'nun ne işe yaradığını nasıl çalıştığını, Zotero’nun kendi eklentilerini yok efendim bloglarını mıloglarını ve de eğitim videolarını resmi sitesi olan "www.Zotero.org" adresinden bulabilirsiniz. Ben buracıkta “Zotero nasıl kullanılır?” ve “Zotero ne işe yarar?” konulu ufacık bir Türkçe kaynakçık oluşturmak niyetindeyim.

Zotero nasıl kullanılır?

  1. Zotero bir firefox eklentisi olarak kurulur (buradan indirin!) ve tarayıcı yeniden başlatılır.
  2. Bu işlemin ardından ekranın sağ alt köşesinde bir Zotero yazısı peydah olur.
  3. Bu yazıya tek tıklandığında ekranda Zotero'nun üç sütunlu arayüzü belirir ve tarayıcıdaki sayfa üst kısımda görünür kalmaya devam eder.

Zotero ne işe yarar?”

Örneğin www. amazon.com sitesinden, çok fena akademik ve kafayı yedirtici işler için bir kitap aranmaktadır. Kitabın bulunduğu sayfaya gelindiğinde adres barın hemen yanında Zoteronun süper şekilli mavi kitap ikonu görünür. İkona tıklanır tıklanmaz. Kitapla ilgili bütün bibliyografik bilgi, tag, özet Zotero tarafından kaydedilir.
Diğer bir örnek ise şöyle: Bir databasede gezer iken, (benim gibi eğitim bilimleri alanında gazman olmuş :) iseniz ERIC'te gezerken) adres barın hemen yanında peydah olan sarı dosya imgesine tıklarsanız sayfada listelen makalelerden tercih ettiklerinizi bütün bibliyografik bilgisi ile birlikte Zotero'ya kaydedebilirsiniz.
Hepsi bu kadar değil tabiii. Kaydettiğiniz her kaynak Zotero kütüphanesinde tutulur. Onları duplicate etmeden dilediğiniz gibi gruplandırabilirsiniz.

Makale kaydıyla, makalenin nette durduğu adresi ya da bilgisayarınıza indirdiğiniz word ya da pdf dokümanını ilişkilendirebilirsiniz. Bu sayede kendi bilgisayarınızda desktop search ya da klasör altında klasör açmak gibi abuk sabuk işler yapmak zorunda kalmazsınız.

Sadece yazarın adını ya da makalenin tek sözcüğünü hatırladığını durumda arama fonksiyonu ile hemen kayda ulaşabilirsiniz.

Her bir kayda notlar ekleyebilirsiniz. Hatta o kaydın yer aldığı sayfanın snapshot görüntüsü üzerinde highlight bile yapabilirsiniz. İnternet ekranını fosforlu kalemle çizmek gibi bişey. Baloncuk içine not da alabilirsiniz.

Hangi tarihte neyi indirdiğinizi ilkokuldaki taş devri- yeni çağ-yakın çağ- sırası ile sınıfın arkasındaki duvarda gösteren cetvele benzer bir şekilde, tarih cetveli halinde görüntüleyebilirsiniz. Bu sayede, literatürün gelişimi seriliverir gözlerinizin önüne.


Aklınıza gelenleri yalnız başına takılabilen (standalone) notlar olarak kaydedebilirsiniz. Zotero’daki verilerinizi değişik versiyonlar halinde export edebilir, başka bir Firefox Zotero eklentisine import edebilirsiniz. Referansları APA style, zart style, zurt style gibi şekillerde export eden Zotero özellikleri de yolda gibi duruyor. Bu da süper tabii. İnsan tez yazarken bir de yazarın soyadından sonra koymayı unuttuğu virgül için endişelenmek istemiyor canım.

En süperi de bu iş bir üniversitenin projesi ve beleş ve açık kaynak kodlu bir yazılım olması. İlköğretim öğrencilerine ders çalışsınlar diye üretilmiş konu anlatımını, soruları, bırt bızırı devletin kendi portalından beleşe sunması yerine, özel bir kurumun vitamini-minerali ayda bilmem ne kadara velilere para ile sattığı bir ülkede yaşayınca böyle hareketler çok güzel geliyor gözüme çoook!

24 Aralık 2008

Elektronik Pranga Uygulaması


Nadide mobil servis sağlayıcılarımızdan yepyeni atılımlar gelmeye devam ediyor. İşte memleketim insanlarının takıntılarını beslemeye yönelik süper bir uygulama. Bir cins elektronik pranga.

Kim nerede uygulamasının tanıtımında "aklınız sevdiklerinizde kalmasın!" diyor. Oğlum okula gitti mi? Eşim ofisten çıktı mı? hepsini bu servisten öğrenebiliyorsunuz. Online olaraktan yani. Ben servisi teknik açıdan değil, bambaşka bir taraftan ele alacağımdan, detaylar için bakınız belki kullanmak istersiniz.

3G ihalesinden hemen sonra ekranlarda peydah olan reklamda, eşinin ultrasound görüntülerine cep telefonundan bakıp, ucunda beyaz ışık görünen bir koridorun sonunda kendi kendine yumruğunu sıkıp abuk sabuk hareketler yaparken elindeki evrak/laptop çantasını sallayan(bu arada diğer elinde cep telefonu var, demek ki yumruğunu değil cep telefonunu sıkıyor) sevinen baba adayına ve doğum doktorunun odasından kameraya sırıtan anne adayına kıl olmuştum. Şimdi kim bilir ekranlarda "Acaba kocam, kızım, annem, ebem nerde?" diye sızlanan hangi reklam karakteri peydah olup da kıl edecek beni? (Bu kriz ortamında, bi kamyon para verip reklamda beni oynatırlarsa kıl olmam, mesut olurum!)

Şakası bir yana, başkalarının hayatına olan merakımızın, müdahalemizin boyutları çılgın seviyelerde dolaşırken, bu tür bir servisin gerçekten kimilerince elektronik pranga olarak kullanılabileceğini düşünüyorum. Tabiri caizse artık "eşek" kadar olan kızını, oğlunu takip eden hasta evebeynler, ilişkide güven yerine "nerde kaldın? "kiminleydin?" "neden geç kaldın?" gibi soruları temel alan hasta kadınlar/adamlar, kim bilir nasıl da atlayacaklar bu servisin üzerine. Tam bir kontrol çılgınlığı. Kim, nerede, ne yapıyor kontrol et. Oğlun kızın okulu asamasın, eşin iş çıkışı bir yere uğrayamasın. Senin bilgin dışında kimse kalmasın her şey kontrolün altında olsun. Dünya kontorlün altında olsun. Şıreydır ol inşallaaaaah!

Nerede olduğun bilgisini kimseye vermeden çıkıp, sevdiğin bir cadde ya da sokak boyunca yürümek bireysel özgürlüğünü kendinden esirgeyen teknolojik akıl, akıllı ol!

Tavsiyem, aklınız sevdiklerinizde kalmasın; başınızın içinde kalsın; kimse şıreydır olmasın.

20 Aralık 2008

Umutsuz bir nesil

Tez bitti bitiyor derken, imzalar kaldı geriye. Bu hafta fotokopidir, çıktıdır, düzeltmedir, enstitüdür diye kendimi sokaklara vurmuşken hocalarımla görüştüm. Görüştüm de ne oldu? Kendimden kovalamaya çalıştığım olumsuz ve umutsuz havanın içine düştüm! Bu manzara karşısında da dehşete düştüm.

İnsanı ikiyüzlü, şerefsiz, adi olmaya zorlayan bu çivisi çıkmış, bozuk düzen... Düzeni görmek bir dert. Uymak bir dert. Uymamak bir dert. Kendileri bu kadar umutsuzluğa düşmüşken, nasıl umutlu bir nesil yetiştirecek bu hocalar nasıl? Eğitim üzerinde oynanana oyunlara alet olmadan ayakta kalmak mümkün mü? Umudumu kaybettim, arıyorum. Sırtımızdan geçinenlerden nefret ediyorum!

26 Kasım 2008

Kamyonlar kömür taşır....


Şu kömür konusu... Bütün haber bültenlerini işgal eden ve iktidar yanlılarının başka telden, diğerlerinin başka telden çaldığı şu kömür konusu. Benim de bir iki söz edesim var.

Benim ailem de halen kömürle ısınıyor. (Doğalgaz yaksalar, evi satıp ısınmak zorunda kalırlardı herhalde.) Yaşadıkları yer, benim de doğup büyüdüğüm, Ankara’nın en eski en köklü mahallelerinden biri. Merkeze en yakın ve halen yapılaşmamış, apartmanlaşmamış tek yer. Bir rant kavgası mekanı. Belediyelerin, haritaya bakarken bile ağızlarını sulandıracak kadar üstelik. Ailem oranın en eskilerinden artık. Ankara’nın değişen çehresiyle birlikte, orada yaşayanların da profili değişti tabi. Eskiler taşındı. Yerlerini kiracılar aldı. Bir bizimkiler kaldı sayılır eskilerden. Anadolu’dan yenice göçmüş insanlar, gençler, evliler var; bekarlar var; çocuklu aileler var. Mehmet Emmiler, Hatça Teyzeler var. Ve en çok işsizler var. Durumlar biraz zor anlayacağınız. Şartlar biraz ağır.

Ve geride bıraktığımız yaklaşık 3-4 senedir annemler dışında hemen hemen hiç kimse kömür almıyor o mahallede. Belediye araçları getirip yığıyorlar kömürü kapıların önüne. Önce elinde dosya olan adamlar gelip kaydediyorlar insanları. Sonra gelip bir de soruşturyorlar. “Hmmm bakalım sizin gerçekten kömüre ihtiyacınız var mıymış? Biz sizi bir değerlendirelim!” diye burnı havada, bir karar verici edasıyla salınıyorlar ortada. Üç dört çocuklu ailelerin ev hanımı anneleri, ezilip büzülerek, “Lütfedin de verin şu kömürü.” diye kıvranarak muhatap oluyor bu adamlarla. Diğerleri de lütfediyorlar, yığıyorlar kömürleri. Elleri ayakları kara olarak taşıyor kadınlar, çocuklar... Benim de ucundan tutmuşluğum vardır hani.

Yardımlar bununla sınırlı değil. Patatesler geliyor. Soğanlar geliyor. Makarna, zeytin, peynir baklagil, şeker vb. içeren erzak kutuları geliyor. İhtiyaç yok mu? Var! Dert bu değil! Bir gururunu yıkmış güruh oluşuyor. Nasıl anlatsam? Yardım almanın yardım etmenin kutsallığından, güzelliğinden öte bir durum. Bugün yardım alan, yarın kredi kartıyla en son çıkan cep telefonundan alan bir ahali oluşuyor. Hevesten mi bütün bunlar? Öncelikler mi değişiyor? Anlamıyorum.

Bazen ben de düşünüyorum, benim babacığımın günahı ne de, herkes beleşe ısıtırken kışı, neden kömüre para verip alıyor diye. O da sonuçta bir emekli maaşı ile üniversitede çocuk okutuyor. Eskinin orta sınıfı, şimdinin...

Ve Allah kahretsin ki, bir insan kışı nasıl geçireceğini, akşama ne yiyeceğini, çocuklarını nasıl büyüteceğini düşünürken; bizi fakirleştirenlerle, kapımıza kömürü yığanların aynı adamlar olduğunu düşünecek halde olmayabiliyor. Fakirliğin derdi bu, yanında cahilliği arkadaş olarak alıp getiriyor. Hal böyle olunca okumak zor oluyor, okutmak zor oluyor. Sorgulamak mümkün olmuyor. Tam da yönetenlerin işine gelecek bir durum oluşuyor işte. Eline vur, ekmeğini al! Kömürü ver, oyunu al!

“Sıcak evinde oturanlar bu konuyla ilgili konuşmasın! Belediye başkanım fakırın halinden anlıyor!” diye bağıran Mehmet Emmilere, Hatca Teyzelere ne diyeceğimi bilemediğimden yazdım bu yazıyı. Çeşmeden akan suyu artık içemedeğinden, seni suyu satın almak zorunda bırakanlar; seni hastanenin önünde sabahın köründe beklemek zorunda bırakanlar; önce yeşil kart verip, sonra geri alanlar; meslek lisesi mezunu oğluna uygun istihdam alanını bir türlü yaratmayanlar; attığın adımdan, daha almadığın emekli maaşından kat be kat vergi alanlar; sokağındaki kaldırımı otuzbeşinci kez, gereksiz yere, yeniden yapanlar; toplu taşımayı pahalılaştırıp, 45. dakikada diğer otobüse yetişme peşinde seni nefes nefese bırakanlar; onsekiz yaşındaki kızını senin sosyal güvencen altından çıkarıp, evlenmek zorunda bırakanlar; kapına kömürü yığanlarla aynı adamlar. Meselenin özü bu!

Bazı adamların yüzleri kömürden daha kara! Nokta!

11 Kasım 2008

iskambil Kağıtlarının Esrarı


Ben jokerden nefret ederim. Ederdim! Batman’ın jokerli sahnelerinden geriye kalan ve hatta şu anda bile kulağımda çınladığını duyabildiğim o iğrenç kahkahanın ve o beyaza boyalı koca ağızlı suratın payı vardı nefretimde. İskambil Kağıtlarının Esrar'ını okumamla her şey bir anda değişti.

Lise yıllarında bir hocamızın "bunu okuyun!" baskısı yapması nedeniyle hala okumadığım Sofi'nin Dünyası’nın yazarı Jostein Gaarder'ın ilk kitabı: İskambil Kağıtlarının Esrarı.

Kitap bir baba ile oğulun seyahat hikayesi ile başlıyor. Bu tarafı ile ilk sayfalarda Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı'nı anımsattı bana. Ayrıca felsefeyi bir hikaye kurgusu içerisinde ele almasıyla da yine Zen ve Motosiklet Bakım Sanatınının kulaklarını çınlattı.

İskambil Kağıtlarının Esrarı damağımda dillere destan bir tad bıraktı. Varoluşu, tanrı kavramını, kaderi ve tesadüfleri karamsarlığa kaçmadan, kesin yargılara uğramadan, tatlı bir merak içinde sorgulayan bir kitaptı. Bütün bunları yaparken bir de masal gibi akıp gidiverdi üstelik. Bitmeseydi keşke dedim. Gizemli öyküyü oluşturan her bir sözcüğü bir kez daha okudum. Kitabı okurken de sürekli kendi çocuğuma kitabı sayfa sayfa okuduğumu hayal ettim.

Daha da fazla anlatmayacağım zaten. Her kitabın kişide yaptığı etki kişiye özel. Bu yüzden okuyunuz. Okutunuz. Joker'i bundan böyle seviniz. Gerekirse siz de bir joker olunuz!

02 Kasım 2008

Gerek Yok


Tezimin son halini hocama teslim ettim. Düzeltmeleri bekliyorum. Bu da demek oluyor ki ; artık akşamları biraz da olsa rahat edebilirim. Ama edemiyorum. Hakikaten edemiyorum. Bir rahatsızlık, bir huzursuzluktur gidiyor. Öyle ki, kendi yüzüm geriliyor zaman zaman bu gerginlikten rahatsız oluyorum. Bir kat daha geriliyorum. Bu hal bana, bizzat kendime rahatsızlık verirken, cümlelerim keskinleşiyor. Gereksiz yere tekrar eden ekholarla baş etmek zorunda kalıyorum sonraları. Söylediğim sözün keskinliğinden kendim de rahatsız olabilecek kadar empatik bir insan olmaktan nefret ediyorum. Durmaksızın somurtup homurdanan bir cins mavi yaratık kadar can sıkıcı olabiliyorum. Bu durumu tarif etmek için de bir paragraf yazı yazabiliyorum üstüne.

Eeee. Peki neden? Nedenini az çok biliyorum. Yahu bu da ilginç bir durum. İnsan psikolojisinde hiçbir durum bir diğeri ile direkt olarak ilişkili değil? Yalnışsam söyle Rabia? "İndependent variable- dependent variable" olayı yalan. Tezde de öyle çıktı zate. Bi kamyon başka başka değişken çizgifilmlerdeki otoyollar misali karışık kuruşuk biçimlerde birbiri ile bağlı. Yalnızca bir sonuç değişkeni ile karşılaşıp da; "şundandır!" diyemiyorum. Neden oldğunu da pek bilemiyorum.

Belki, bir dönem daha kapanıyor: Evet yüksek lisans hikayesi de burada bitiyor. Bir "Eee bundan sonra ne olacak?" başlıklı kaygılı dönemi yaşıyorum sanırım. Bayan kaygı kulakların çinlesiiiin! "E Ne güzle master bitiyorsa rahat et! Ne kukumav kuşu gibi düşünüp duruyorsun?diye sorulabilir. Haklısınız kaç zamandır kendime bunu anlatmaya çalışıyorum. Yapmayı ertelediğim, yapmak istediğim bir kamyon şey var sırada. Koy sıraya gerçekleştir de mi? Analitik düşünebilen ancak analitik yaşayamayanlardanım efendim. Yaşayana da kılım!

Hayatımda bir dönemin kapanması ile çalıştığım yerde Ankara Sonbaharına taş çıkaran bir yaprak dökümü yaşanmasının eş zamanlı geçekleşmesi de canımı sıkıyor. Bu yaprak dökümü gerçekleşirken değerli yöneticilermiz işgücünü, zamanını diğer bir değişler yaşamların büyükçe bir kısmını kiraladıkları çalışanlarını bir tek kez olsun bilgilendirmeye tenezzül etmediler. Bu arada kiraladıkları bu hayatların kiralarını ödemediler. Kiraladıkları yerlerden de çıkmadılar üstelik! Bu gün bizi işten çıkarırlar mı acaba? Ne biliyim? Hal böyle olunca çalışanlar, çalışamayanlara dönüştü. Zira motivaston yüzüklerin efendisidir. Ve kendisi çalışma hayatında, büyükçe bir oranda para ile kısmen de iletişimle yaratılır. Başka teoriler de var ama siz bu konu için bakınız "ekmeklerin sayısı ile köftelerin sayısı teorisi!"

E tabi insan böyle olunca zaman başa sarıyor. Noldu? Nolcek? Kurduuum teoriler çoktüüü! Adam olamadıııım adam olamadııım! İş hayatında yırtık bir kadın olamadıııım! Suratsız oldum, rahatsız oldum, husuz oldum. Ne gerek var? Gerek yok!

29 Ekim 2008

Bayram mesajı



Sevgili günlük,

Bugün 29 Ekim 2008. Evimdeyim. Tez zamanda bitmeyen tezimin sonlarını yazmaya uğraşıyorum. Evimin penceresinde kırmızı Türk bayrağı asılı duruyor.

Sabah okul üniformasıyla okulan giden çocukları gördüm. Çocukken 29 Ekim'lerde yaşadığım tatlı telaşı anımsadım. Şiirini ezberlemiş, Saçlarını örmüş, okula doğru kalbi pıt pıt atarak giden kız çocuğunu pencereden bakarken özlemle andım.

Haberlere baktım. "Çıktık açık alınla...." Sordum kendime? Hangi alınlar açık? Hangi alınlar ak bugün? Aklarla bokların birbirine karıştığı bir dönemi yaşıyoruz. 85 yıl sonra cumhuriyeti, 85 yıl öncekine benzer ancak bu evrimleşerek güçlenmiş, değişmiş ancak aynı köke dayanan etmenler tehtid ediyor. Halk aynı masallarla uyutuluyor. Gözler, benzer bez parçalarıyla bağlanıyor. Bağlamak yetmiyor, kapatmak, sansürlemek geliyor arkasından. Yine kan dökülüyor, ve bazıları var ki yine kanla besleniyor.

"Cumhuriyeeet, cumhuriyeeeet, en güzel şey hürriyeeeet!,
Nice zahmeeet nicee emeeek verdi sanaaa bu mileeeet!" deyip, çoluk çocuk marşlarla kutlanan 29 Ekim'lerin anlamı belki de biraz daha büyük bugün. Bayramınız kutlu olsun. Şeker bayramı değil, CUMHURİYET BAYRAMI!

24 Ekim 2008

Bu Siteye Erişim....

Kapatın kapatın bunu da kapatın. Beni de kapatın. Düşünen, konuşan, yazan ne varsa kapatın. Fişini çekin. Hesabını kesin! Kepazelik! Protesto için üzerinde bu siteye erişim engellenmiştir yazılı T-şört bastırıp, giyesim var!

13 Ekim 2008

Bir ömürde birkaç yaşam- Nail ÇAKIRHAN

İnsan bir ömre kaç yaşam sığdırabilir dersiniz? Kimileri bir ömrü bir kaç kez yaşarcasına yaşamaktadır kimbilir. Bana kalırsa, bir ömre bi kaç yaşam birden sığdıranlardanmış Nail Çakırhan. Yaşam öyküsünü okuyup da etkilenmemek elde değil. Akyaka'ya gidip etkilenmemek de öyle...

Nail çakırhan'ı bu Ekim'de yitirdik. Akyaka'ya gidip bir derin soluk alıp, gördüklerinden etkilenen herkes Çakırhan'ı bir kez olusun hatırlamalı. İnsan yaşadı mı bir ömrü böyle dolu dolu yaşamalı.

Yaşadığı yeri cennete çeviren ustanın mekanı da cennet olsun!

12 Ekim 2008

Ramazan 2008

Ankara’dan İstanbul’ a doğru yola koyulmuşum. .Seyahat esnasında internet bağlantısını da bulmuşum. Bundan iyi fırsat olmaz deyip bayram blogunu yazmaya koyulmuşum. Buyrun okuyun!

Daha tatil 3. Perde blogumu yazamadan bayram blogu yazmaya başladım. Çok mu geziyorum ne? Belki de bu yüzden bir türlü bitmek bilmiyor bu “tez” denilen canlı, yaşayan ve beni bayan organizma.

Yaşasın milli bayramlar, dini bayramlar, deliye her gün bayramlar demek istiyorum. Zira eğer iş veren denen manyağın eline kalsak, bizi zombiye döndürüp gece gündüz, molasız, ekmeksiz susuz çalıştırıp duracak. Çalış çalış nooluyo?.... Teknoloji ilerliyo, dünya kirleniyo, dünya ekonomisi çöküyo. Burdan konuyu buraya nasıl bağladın? Nerden nereye geldik diyene cevap veremiycem geldik işte.

Lafı çorba etmeden devam edelim. Bu yıl “şeker” bayramı şeker gibi geçti. Gerçekten dinlendiğimi hissettim. Kayınvalidem müthiş yemeklerinden yaptı. Bize gözü gibi baktı. Barbunya -eşimin en sevdiği ve bamya -benim en sevdiğim pişti. Afiyetle yendi.(Burada edilgen çatılı fiil yemeklerin kendiliğinden piştiği anlamına gelmiyor! Annem pişirdi tabi ki ve biz her sabah mis gib kokularla uyandık!)

Adet olduğu üzre büyüklere el öpmeye gidildi. Hayır dualar mutluluk dilekleri alındı. “Gelinimiz de pek güzelmiş!Maaşallah!”. Buraya kadar ki kısmı süper. E tabi yine adet olduğu üzere devamı geldi: “E artık siz de yapın bitane!” Oldu! Başka bir arzunuz? Ne yapalım? Pasta? Börek? Bizim insanımız böyle. Herkes herkesin hayatını kendine göre planlıyor. Üstelik bazı bazı biz de düşüyoruz aynı hatanın içine. Hadi yine neyse...

E tabi İzmir’e gitmeden önce bendeniz şuraya da gidelim, buraya da gidelim diye bıt bıtlanıp durmaktaydım. Yapım bu! Gezentiyim efendim. Ömrüm boyunca bünyede monte edili olduğuna inandığım görünmez kilometre saati çatır çatır işlesin; artsın, hatta bizim eski model peugeot da başımıza geldiği gibi 999999 den 000000’e atıp saymaya devam etsin istiyorum. Bunun müsebbibi belki biraz çocuklukta izlediğimiz Barış Manço programlarıdır. Belki annemle babamdır. Belki anneannemden bana geçen adı bilinmedik bir gendir. Bilemiyorum. Sonuç, gezmeyi tozmayı seviyorum. O gezenti ben oluyorum! Ve sevgili kocam da beni hiç kırmıyor, tutup elimden gezdiriyor saolsun!

Bu kez de öyle oldu. “İkea evimizin her şeyi!” dendi.İkeaya gidildi, kutular alındı.( Ankaraya taşındı ve eve döner dönmez kitaplıkta temizlik yapıldı tabii.)
Sonra efendim Alaçatı’ya kumru yemeye gidildi. Alaçatı gezildi. Outlet centerlar gezildi. Cici mi cici siyah bir ayakkabı aldım üstelik.Bir hatun daha ne istesin!

Sonra Selçuk’a ve Efes’e gidildi. Efes’teki müze kartı olmayan öğrenci-değil herkese 20 TYL giriş uygulaması kınandı ve müze kart alıp daha sonra gezilmek üzere, “daş” görme etkinliği ertelendi.
Torbalı’da Emrah’ın çocukluğuna gidildi. İlkokulun girişinde döşeli taşlarda geçmişe dönüldü, okula bisikletle giden mutlu çocukluklar özlemle anıldı.Bilen bilir, ben nedendir bilmem, ağaçları görünce tanımayı pek seviyorum. Örneğin, İzmir Fen Lisesi’nin bahçesndeki karabiber ağaçlarını görünce tanımak, kokusunu içime çekmek, salkımlarına dokunmaktan haz aldım. Aslı Abla’nın İzmir Fen’deki günleri hatırlamaktan aldığı haz kadar olmasa da...
Bu yıl zeytin yılı idi dolayısıyla Torbalıda zeytinler dallardan taşarcasına sarkıyorlardı. Babamla bahçedeki iki zeytin ağacının meyvelerini topladık. Hatta bir kısmını oturup çizikli zeytin olmak üzere çizdik. Pek keyif aldım. Değmeyin keyfimeee... PTT’nin bahçeindeki mantar ağacını görmeye gidecektik, unuttuk. Bir dahakine !

Özetle bu aralar bayramlar İzmir’de geçiyor. Tatlı tatlı geçiyor. Hep tatlılıkla geçmesi temennisiyle Kurban bayramını iple çekerekten ilerliyorum. Zira kurbana kadar tezimi sırtımda taşımaktan kurtulmuş olacağım!

05 Ekim 2008

Sokak Adları

Aslında bir bayram blogu yazacaktım. Onu daha sonraya bırakıyorum. Can yakan bir konuyu yazıyorum.

Bayramlarda yolumuz İzmir'e düşüyor, malum. Bu bayram da öyle oldu. Ankara- İzmir Karayolu'nun Uşak'ta şehir içindeki ışıklarından birinin yerine bir üst geçit yapılmış. İzmir de annemden öğrendik ki; Uşak'ın sahip olduğu bu yegane üst geçide Dağlıca baskınında yaşamını yitiren "Şehit Piyade Asteğmen Mehmet Bozkuş" un adı verilmiş. Düğünümüzde oradan oraya neşeyle koşuşturup duran, Cennet Abla'nın biricik oğlunun adı... Cennet Abla Annemle telefonda konuşup bayramlaşırken ağlıyordu, tıpkı diğer şehit anneleri gibi...

Bayram bitmeden yeni şehit haberleri geldi. Bu bayram bazı evlere hiç mutlu gelmedi. Sormadan edemiyorum işte, bu ülkede şehit adı verilmemiş tek bir park, tek bir yol, tek bir sokak kalmayıncaya kadar sürüp gidecek mi bu durum?

23 Eylül 2008

Tatil Bölüm 2- GÖCEK

Biliyordum Biliyordum! İşlerin üzerime azgın, vahşi bir hayvan gibi yığılacağını dağılıp giden kaygılarımın arılar gibi tepeme üşüşeceğini biliyordum. Bu yüzdendi, daha tatil bitmeden yaşadıklarımı yazıya dökme telaşım. Gelince değil yazmak, söylemek bile zorlaştı, imkansız hale geldi yavaşça. Gidemeyenlerin kıskanan sözlerle yaklaşması, gidenlerin “biz de gittik ne var?” edası taşıyan bakışlar fırlatması yetiyor da artıyor insanı susturmaya. Fazlaca “insan” olmaktan kaynaklı bir dert ile anlatıyorum oysa bunları. Paylaşmak için. Ha bir de “artık serinledi” dedirten sonbahara inat yazıyorum!

Bu yıl Kaş’ta geçirdiğimiz ve daha ziyade benim dalış eğitimlerime dolup taşan tatilin ilk kısmının ardından kalktık Göcek’e gittik. Göcek'in görülmeye değer bir yer olduğunu, Gani Müjde’nin tekne üzerinde konuklarıyla sohbet ettiği programlarından biliyordum. Ömrünün 2-3 yıllık bir kısımını iş nedeniyle Göcek’te yaşamış olan, eşimin arakdaşı Halim’in “Müthiştir abi!Mutlaka gezin görün!Ben size yer ayarlarım!”dmesiyle Göcek Levantin Apart’ta ve Sabit Abi’nin apartında yerimizi ayırttık. (Sabit Abi de ve bu tatil boyunca tanıdığımız pek çok başka insan gibi ayrı bir blog konusu, hatta başka bir öyküye kahraman bile olabilir.)

Kaş’tan sahil yolundan tıngır mıngır gittik.Solumuzda deniz, sağımızda dağlar... Kaputaş’ta denize girmekten vazgeçtik. Merdivenler gözümüzü korkuttu da diyebiliriz. Sahil yolu Dalyan’a kadar devam ediyor ve yol sonra içerilere, dağlara doğru çekiliyor. Çam ormanlarının arasından kşimayı açmadan ormanın kokusunu dinleyerek önce Fethiye’ye oradan da Göcek e vardık. Göcek’e gidince gördük ki, tek hayranı Gani Müjde değilmiş. Hayran olunası bir yermiş. Cumhurbaşkanları, başbakanlar orada tatil yapıyorlarmış. Medya patronlarının, ülkenin sayılı zenginlerinin kendilerine ait koyları, küçük cennetleri Göcek’te yer alıyormuş. Ve hatta Uzan’ların olup da, zamanında TMSF’nin el koyduğu adacık da oracıktaymış. Ülker’lerin marinası oracıkta kurulmaktaymış. Venediğe benzeyen tasarımı ile Port Göcek oracıkta halen yapılmaktaymış. Swissotel kendine ait plaja sahip tek otel olarak dimdik ayakta durmaktaymış. Ve göz alabildiğine tekneler her yanda salınmaktaymış. Tek katlısı, çok katlısı, tahtası, fiberi, katamaranıyla Göcek bir başkaymış. Hatta Savarona bile orada demirli durmaktaymış . (Atatürk’ün yatı adıyla bilinen Savarona, yat olarak adlandırılması nedeniyle bana daha küçük bir deniz aracı gibi geliyordu.Değilmiş! resmen gemiymiş o gemi!) Sonuç olarak göcekteki bu “marine” zenginliği görüp hasta olanlara bir de özel hastane kurmuşlar işte tabelası!

Göcek’in içinde denize girilemediğinden, her gün başka bir yerde denize girme sevdasıyla yanıp tutuştuk. Önceden planladığım ve blogumda yayınladığım plana uygun olarak koylara, yakın yerlere gittik. İnlice’de ve Katrancı’da denize girdik. İnlice sakindi, bir kaç yurdum insanı perişan usülü karavan tatili yapmaktaydı. Gelin görün ki Katrancı koyundaki çadırlar neredeyse üst üste konmuştu. Ve o gecekondu kalabalığı içinde, ayakkabı, karpuz bıyıklı amca, çocuk bezi, buz dolabı, yatak, kum, mayo, bulaşık her şey üst üste durmaktaydı, ve bir doğal güzellik oracıkta heba olmaktaydı. Katrancı Koyu’nun Özal zamanında birilerine satıldığı/verildiği, daha sonra geri alındığı, sonra işletmeye açıldığı ve bu günkü konumunda ondan sonra geldiği anlatıldı bize.

Göcek günlerimizden bir diğerinde Ölüdeniz’e düştü yolumuz. Fakat ölüdeniz ölüdeniz değil, canlı, capcanlı, kaynamakta. Fiziki haritadan açıkça seçilebilen o doğal havuz, havuz olmaktan çıkmış, çocuklar için ayırtılmış bir doğal çiş havuzuna dönüşmüş. İnsan üstüne insan yatmakta. Kalabalık milli parkın sınırlarını zorlamakta. Aç parantez belirtmekte fayda var, milli park burada şu anlama geliyor; girişe para verirsiniz, arabalı iseniz ayrı, yaya iseniz ayrı para verirsiniz. Karşılığında sıklıkla yan yana dizilmiş ve para ile kiralalana şezlonglar ve de bir firmaya kiralanmış büfelerden "fast food" satın alabilme, tuvalet ve duş sırası bekleme gibi hizmeteri ücretsiz alabilirsiniz.

Neyse , milli parklarımızın sorunlarını bir kenara bırakalım. Sonbahar günü tatil günlerini özlemle yad ederekten yazmaya devam edelim. Ölüdeniz’in nispeten sakince bir yerinden denize girdik ve tuzlu mu tuzlu suyun tadına baktık. Yamaç paraşütünün anayurduna gelmiştik ya, güneş gözlüklerimizin ardından gökyüzünde otuzdan fazla yamaç paraşütü saydık. Hâlâ denemek istiyorum!

Göcek turumuzun bir diğer ayağı da Kayaköy’dü. Belkide onlarca gezi programının hepsini “buraya da gidilmeli!” arka sesi ile izleyen ben, Kayaköy’den bu kadar etkileneceğimi düşünmüyordum açıkcası. Ancak mübadele sonrası boşaltılan bu köyün, şimdi incir ağaçlarına sahiplik yapan yıkık dökük evleri oldukça etkiledi beni. Ocaklara gerçek anlamda incir ağacı dikilmişti Kayaköy’de. Eğer boşaltılmasaydı, konumuyla, yapılanmasıyla, mimarisiyle “Şirince” benzeri müthiş bir yer olurdu diye düşündük Emrah’la. Mübadele... Apayrı bir araştırma, yazın konusu. Etkilendik. Kayaköy'de, kayaların arasından fırlayan otlar ayaklarımız altında çıtırdadıkça burnumuza gelen o koku... Şimdi bile duyar gibiyim!

Göcekte bir gün de tekneyle açıldık. Bu gezi sonucunda, ne yazık ki, Göcek’teki günübirlik tekne turlarının, parayı bulan ve belki sırf bu yüzden deniz insanın sahip olduğu o naif, doygun, anlayışlı, tokgözlü halden uzaklaşan kişiler elinde rezil olduğuna şahit olduk. Göcekteki tekne turlarının daha ziyade bir cins tekne “eziyeti” oldğuna kanaat getirdik. Koyların kendinden menkul güzellikleri olmasa, ne o kalabalık çekilr, ne o lezzetsiz balık. Bu tekneler sadece gümbür gümbür müzikler çalarak ortamı rezil etmekle kalmıyorlar, deniz altında buluna tarihi eserlere tekneleri bağlayarak, demir atmamaları gereken yerlere demir atarak, koylara da zarar veriyorlar. Bedri Rahmi Koyu’nda Bedri Rahmi’nin taşa nakşettiği balığı görmeye işte bu eziyetli teknelerden biri ile gittik. Taşa çizili balık bizi gördü biz hem balığı gördük hem de başında balık kadar aklı olmayanları.

Göcekte acep yarın denize girmeye nereye gitsek diye aranıp duruken, google maps’de “sarıgerme” yazısını gördüm. “İşte buldum!” dedim “Burası yakınmış.” Tatil planlarını bana bırakmaya dünden razıolan kocamı, ekşi sözlükten bir kaç sarıgerme entrysi okuyarak, ertesi gün oraya gitmeye razı ettim. Önce Göcek geçidini sonra da sağlı sollu narenciye bahçelerini arkamızda bırakarak vardık Sarıgerme’ye. İki koca otelin tellerle çevrili arazileri arasında sıkışmış dar bir yoldan varılıyor Sarıgermede’ki Milli Parka. Araçla giriş yok. Bikaç kilomete önceden aracınızı parkedip, traktörden bozma bir çekçekle yayan olarak varabiliyosunuz parka. Keyifli oluyor. Haşlanmış mısırı da pek bir lezizi oluyor. Ve orada gerçekten ömrnüzde görüp görebileceğinzi en temiz, en derli toplu en düzenli halk plajı ile karşılaşıyorsunuz. Üstelik Türkiye’nin ortopedik engelliler için uygun tek plajı Sarıgerme’de. Vay be isteyince oluyormuş deyip, hemen yan şenzlongda yatan otel müşterisi “topless” ablalarla aynı plajı paylaşıyorsunuz. Yine de o yandaki şezlonga yatmak yasak. Neyse hava bedava su bedava diye anıp şairi, Sarıgerme’nin rüzgarlı havasında güneşlenmenin tadına varıyorsunuz.
Tatilin göcek kısmı burda bitti. Devamı. Mesudiye neresi?

16 Eylül 2008

Hünkar Münkar Bilmem Ben

Bu hafta sonu bir yemek denemesi daha yaptım. "Hünkar beğendi" pişirdim. Nerden aklıma geldi? Bilmiyorum. Cuma günü iş çıkışı aklımdan geçti. Ben de cumartesi alışverişi sırasında şöyle yapıcam böyle yapıcam diyerek balandıra ballandıra anlattım kocama. Sonuç pazar akşamı soframızda duruyordu ve tam da şu aşağıdaki resme benziyordu.


Tarife gelince; hayatımın bir döneminde izlediğim yemek tarifi programları kendiliğinden hafızamda yerini buluyor sanırım. Herhangi bir tarife bağlı kalmaksızın, kafama estiğince pişirdim.

Tarifi şöyle:

İki adet orta boy patlıcanı közleyin (aluminyum folyoya sarmayın , folyo da yanıyor :) )
kölediğiniz patlıcanların bir kaşık un, bi kaşık margarin ve bir bardak süt ile yaptığınız beşamel sos ile iyice karışltırın. Hünkar kısmı bittiiiii.

Diğer kısım içinse yağsız dana kuşbaşı eti, bir çimdik kimyon, çok az kekik ve 2-3 yaprak defene yaprağı ve karabiberle şöyle bir karıştırın. Azıcık zeytinyağı ve tuz ilavesiyle kendi suyunda kavrulmak üzere tefal clipso düdüklü tencerenize 10 dakika kadar emnet edin.

Hünkarın üstüne beğendiyi koyun. Üstüne maydonuzu kıyın. Afiyet olsun...

Not: Hünkar münkar bilmem ama kocamın yemeği beğendiğini biliyorum. Gerisi de boş zati!

20 Ağustos 2008

Avea'dan yeni kampnya: Şarla kazan!


Cep telefonu servis sağlayıcıları patlıycan,çatlıycan, atlıycan, beşi biyerde, herkesi ara 5 kuruş, sadece beni ara 2,5 kuruş, cep to ev, ev to cep, zart to zurt, cart to curt şeklinde envayi çeşit fırsat, kampanya, seçenek sunuyorlar. Bütün bunları takip etmek bir iş. İşin yoksa paso bunları takip et. Ancak bunları takip edip "en kârlı ben oldum!" diye tef zil çalaraktan gezinenelerin de benim gibi "amaaaan" diyenlerin de ceplerinden milyonlar faturalarla, kontörlerle bu servis sağlayıcılara akıyor. Bu blog yazımda sizlerle bu nadide servis sağlayıcılarımızdan Avea'yı anlatmak istiyorum.

Dün akşam Avea müşteri hizmetlerini aradım; sevgilimle henüz evli olmadığımız dönemlerde kullandığımız öğretmen hattının birini iptla ettirmek için. Bende o hattan bir tane daha var yani. Ve kulanıyorum. Biri kullanılan birisi kullanılmayan her iki hattın da faturasını düzenli olarak çatır çatıııır ödüyorum. E madem kullanmıyoruz birini kapattıralım diye avea müşteri temsilcisi ile telefonda konuşmaya başladık, sonra olaylar beni gerdi. Ve iş bu blog yazsını yazmaya kadar geldi.

Telesekreterin uzun süren gereksiz bilgilendirmelerinin ardından zar zor ulaştığım müşteri temsilcisinin (beni mi temsil ediyo bu cır cır ses yani?) beni anamın kızlık soyadına varıncaya kadar sorgulamasından sonra, olaylar aşağıdaki diyalogda yansıttığıma benzer şekilde gelişti:

Didem:Hattımı kapatmak istiyorum

Avea Müşteri Temsilcisi:Özel değilse nedenini öğrenebilri miyim?

D: Artık kullanmıyorum kapatmanızı istiyorum.

AMT: Geçmiş faturalaraınıza bakıyorum. Ödemeleriz falan süper tıkır tıkır.Bi sürü de avantajınız var. Hem öğretmen hattısınız, hem tüm kamusunuz, cartsınız, curtsunuz, süpersiniz. Biz size bundan böyle %25 indirim verelim sabit ücretinizin dörtte birini almayalım. Bizde kalın.

D:Hönk! Nası yani. Yok kardeşim ben kapatacam, artık ihtiyacım yok. Kullanmıyorum.iç ses: Len biz öteki hatta bunun tamamını ödüyoz ya, enayi miyiz ki biz?

AMT: Bıt bıt bıt bıt bıt bıt bıt bıt ıbıt bıt ıbıtıı. (Siz harikasınız, biz kurumsalız tadında bir dizi bıt bıt teeeee fi tarihindeki faturalar.2005 ‘ten beri değerli müşterimizsiniz ana temasında 4-5 dakikayı aşkın konuşmalar.) Madem böyle ben sizden hiç sabit ücret almamayı teklif ediyorum bundan böyle. Altı ay böyle yapalım . Ne dersiniz?

D: Hönk!!! Hönk! (Bu aşamada iç ses dış sesle kavuşur) Nası yaaaa? Ben öteki hattıma çatır çatır ödüyorum len bu parayı. Şimdi mi aklınıza geldi böyle bişey söylemek. Zaten kullanmadığım hat için benden çatır çatır para alıyonuz. Enayi yerine mi koyuyonuz beni? Şimdi mi aklınıza geldi değerli müşteri olduğum? Ne pazarlığı lan bu?) Hayır kapatmak isitiyorum. Bu teklifinize iyice sinirlendim. Bunu kapatın ötekini de kapatacam. YETER ULEEEEN!

AMT: Bıt bıt bıt bıt bıt bıt bıt bıt ıbıt bıt ıbıtıı ( Avea harika bir şirkettir. Hattınızı kapatırsanız bida açmak isterseniz sizden mecburen gene vergi alırız. Haberiniz olsun.) Kapatmayalım kontörlüye çevirelim ücretsiz?

D: HAYIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIR

AMT: Bıt bıt bıt bıt bıt bıt bıt bıt ıbıt bıt ıbıtıı. İsterseniz ücretsiz olarak numaranızı da değiştirebiliriz.

D: İTTEMEYOM ULAN İTTEMEYOOOM. Bİ GİDİN: Bu saate kadar aklınız nerdeydi? Siz bizi kazıklıyosunuz!

AMT: Efendim taktir edersiniz ki milyonlarca kullanıcıya tek tek bu tür fırsatları haber vermemiz mümkün değil.Bunu bir bilgisayar yapamaz.Size şimdi sunulan bu fırsatları kaçırmayın!

D: HAYIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIR (İç ses: Ulan isterseniz anasının kızlık soyadı portakal olan herkese doğum gününde portakal postalayabilecek durumdasınız beee!)

AMT: Tamam efendim eğer bu kadar kararlı iseniz, gidin bir AVEA Merkez’ e elden dilekçenizi yazıp bize faxlayın.

D: Hönk!Nası yaaa? Bunun için mi yarım saattir telefon parası bana giriyo? O zaman fax numarası verin!

AMT: Matbuu evrak ve fax numarası size en yakın Avea Merkez’de yer alıyor efendim. Ben kaydınızı aldım. Başka bi isteğiniz.

D: Allah belanızı versin!

Sonuç : O sinirle bi daha aradım, kullandığım hattı kapatmak istediğimi söyledim, 3 ay tüm AVEA’lılarla konuşma hakkı kazandım. Sinirli olmasam, daha lafı uzatsam dahada alırdım ama neyse, üç ay sonra bi daha şarlıycam beleşe konuşcam. Tabi 3 ay sonra başka operatöre geçmemiş olursam. Eğer Avea’lı iseniz sloganım şu: Şarlayın Kazanın!

15 Ağustos 2008

Tatil Bölüm 1- KAŞ

Tatil nasıl geçti? Aslına bakarsanız henüz geçmedi? İçimden bir ses diyor ki, rutinime geri döndüğümde bu soruya verecek tek bir yanıtım olacak. “İyiydi!” diyebileceğim sadece. Sonra koşuşturma başlayacak.Vaktim olmayacak ya da içtenlikle yaşadığım güzellikleri anlatmak içimden gelmeyecek belki. (İçtenliğimi ancak içtenlikle iletişebildikleime verebileceğimi biliyorum içten içe.) Türk kahvemden bir yudum daha alıp, dalga sesini dinlerken koyuluyorum geride bıraktıklarıma dair notlar almaya...

Bölüm 1 (KAŞ)
Kaş günleri geçen yıl balamızı Kaş’ta geçirmemizle başladı benim için. İçim o vakit ısınmıştı Kaş’a. Bu yüzden bu sene de tatailin bir kısmının Kaş’ta geçeceği taaa en başından belliydi. Emrah özlüyor Kaş’ı. Benim geride kalan bütün bir yıl boyunca dalış eğitimi almak istediğimi söyleyip durmamın da Kaş’a gelmemizde büyük payı var tabii. Sonuç olarak epeyce önceden MedusaHotel’de yer ayırtıldı. Ayrıca Medusa Hotel’e varınca görüldü ki, geçen seneki aynı odayı ayırmışlar bize. Pek hoşumuza gitti.

Tatil öncesi dalış eğtimi nerden alınır? PADI mi yoksa CMAS mı alınır? gibi sorularına yanıt arandı. Volkan’a danışıldı. Dragoman’den haftalar önceden rezervasyıon yaptırıldı- tarafımdan. Emrah’ın bendeki bu macera düşkünlüğüne kapılmaya hiç niyeti yoktu. "Ben bu tatilde yatıcam; kitabımı okuycam." diyerekten tatil anlayışını en başıından gayet açık ve net bir şekilde ortaya koydu zaten. Bu nedenle, tatile çıkmadan önce kitaplar aldım ben ona ideefixe’ten. Şezlongunda yatıp, denizde kulacını atıp , kitabını okumak isteyen kocama gerekli alt yapıyı hazırladım. O da bana dalış eğitimi için gereken alt yapıyı hazırladı. Gerekli yüreklendirmeyi yaptı sağolsun.(Gazı verdi). Arabanın arka koltuğunda duran bir koli dolusu kitabın üzerini havlu ile örtüp. Kaş’ta konuşlandık.

Gelin görün ki daha ilk günden mızmızlanmaya başladım. Tatil için sabahın altısında yola düşen ve bir önceki gece iş nedeniyle ikiye dek döküman döktürmüş olan ben deniz dalış kursuna o gün başlamak istemiyordum. “E tatil dinlenmek için değil mi? ben yatarım! Benene, benene!” diye omuzlarımını oynatıp, homurdanırken vardık Dragoman’e. Oracıkta, bir sonraki gün dalış eğitimine başlanması ve videonunun da akşama izlenmesinin eğitmen-öğrenci-koca iş birliği ile kararlaştırılması sonu dalış maceram başladı. Bu iş öyle, Deniz’in değimiyle “tay tay tüy tüy” yapılacak bir iş değil. Dalış eğitimi dediğin ciddi ve didiplinli bir iş. (her yerde değil tabi ama ben öyle bir yerde öğrendim) Okuyorsun, hesaplıyorsun yazıyorsun, dalıyorsun, video izliyorsun, dalıyorsun, çıkıyorsun, dalıyorsun, çıkıyorsun. Ersin Hoca yaptığın işi beğenmezse bir daha yapıyorsun. Teçhizatı taşımak zaten zor, kurması bir ayrı dert. Akşam oluyor quiz olyorsun. Anaaaa resmen yoruluyorsun. Sonuç olarak keyif aldım mı? Aldım. Bazı tırstığım oldu mu? Olduuu. Kendime şaştım kaldım mı? Kaldııım. Gerçek ve kocamaaaan bir caretta carettayı çok yakından gördüüüm. Adını bilmediğim balıklarla tanıştıım. Deniz yıldızlarına yakından baktıım. Eğitim işi dalışın en zahmetli kısmı ama yine de ben bu işten zevk aldııım.

İlk gün açılmayan kulağım ve son gün yorgunluktan yarım kalan bi kaç koşul nedeniyle open water sertifikamı alamadım, ama scuba diver sertifikamı aldım. En kısa zamanda (gelecek yıl) gidip open water sertifikamı da alacağım. (Not: en çok sekiz metrede maske çıkarmayı bi de regülatörümü bulma egzersizi yapmayı seviyorum badi’m zeynep bilir!)

Bu sırada geçen yıldan beri hayalini kurduğumuz üzere, öğlenleri süper pan-cake’ler yedik ve akşamları da mercan’da balık keyfimizi yaptık. E tabi insan Ankara’da öyle lagos’tu kılıç’tı karidesti deniz ürününe doyamıyor. Hımmm nefismiş diyerekten, keyfi ünleyerekten Mercanda rakı balık yaptık kocamla. Sefamız olsun.Kaş’ın unutulmazlarından biri de sevgili eşimin doğum günüsüydü. Öyle bir durumdaydım ki; özetle, dalıyorum, yorgunum, kocama nasıl bir sürpriz yapsam diye düşünüyorum, suyun altından seni seviyorum diye bağısam duymayacak (blululup lbubulublbulbup). Dalış Hocam Ersin’e sordum, badi’me sordum bi yaratıcı fikir çıkmadı. Zaten şaşkın bir çift olaraktan Kaş’tan ayrılacağımız gün konusunda yanılgıya düşmüşüz, bavulları bir gün önceden toplayıp odayı boşaltmışız ve öğrenmişiz ki o gün değil ertesi gün ayrılıyoruz otelden. Haydaaaa. Yeni baştan Medusa Otel’in 1568 adet merdivenini elimizde bavullarla çıkıp Peter’ın deyimi ile cardio egzersizin dibine vurmuşuz. E nası yapsak derken, o öğlen gidip pastaneden bir pasta beğendim. Pelin, Tevhide ve Güvenç’le akşama yemeği yemeyi olayını ayarladım. Emrahcığım’a Dejavu da bira içerken istek yapıp comfortably Numb çaldırdım. E peki pasta nereye gelecek. Otele olmaz. Yemek yediğimiz yere gelsin. Spagettici de akşam yemeği makarna-şarap konusunda karar kılınması ile pastacıyı gizliden aradım. Saat verdim. Sağolsunlar onlar da verdiğim saatten 1 saat evvel getrmişler pastayı, haberi olmayan sapegettici geri göndermiş. Bi kaç kaş göz hareketi ve gizli diyalog sonucu pasta, sapgetticinin çabaları sonucu spagetticiye geldi. Leziz makarnaların ardından Emrah’cığmın şaşkın bakışları eşliğinde masadaki yerini buldu. İyi ki doğdun kocacıııım! Seneye de başka güzel bir tatil yöresinde kutlarız doğum gününü inşallaaaah!

Tatil'in diğer bölümleri de gelicek. Beni bekleyin anacığım. Ya da to be continued!

20 Temmuz 2008

TATİL -ecek -acak


Kaş’ta neler yapılacak?

4 günlük dalış eğitimi alınacak. Denizin tadına varılacak.

Dejavu’da gün batarken bira-patates keyfi yapılacak.

Her türlü deniz ürününe doyulacak, karides tavaya hayır denmeyecek.

Müthiş leziz fesleğenli spagettiler tadılacak

Uzunçarşı Caddesinde akşam yürüyüşleri yapılacak.

Bol bol kitap okunacak.(Kitaplar idefix'ten sipariş edildi bile. arabanın arkasında bir koli olacak sanırım)


Göcek-Fethiye-Dalyan’da ne yapılacak?
Çarşıda bol bol yürünecek

Antik Tiyatro gezilecek.

Günlerden Ptesi değilse Fethiye Müzesi ziyaret edilecek.

Kayaköy’e gidilecek. (Eski adı ile Levisi)

Günlük turlarla denize açılınacak.(Tersane Adası, Domuz Adası, Zeytin Ada, Hamam Koyu... Taşyaka Koyu'nda, Bedri Rahmi'nin bir kaya üzerine yaptığı balık resmi varmış.)

Karagözler ve Çalış Plajları, Boncuklu Koy da yüzülecek.

Ölüdeniz’e gidilecek (mümkünsde haftasonu olmasın) yamaç paraşütü yapanlar ağzı olarak izlenecek. Vakit olursa Belcekız ve Kıdrak ve bir de Katrancı ve Günlüklü Koyları’nda da suyun tadına varılacak.

Kelebekler Vadisi'ne deniz yolu ile gidilecek.

Fethiye'nin meşhur ''çemenli tost''u denenecek

(Yemek tavsiyesi Fethiye Çarşısı no:13-Meğri Restaurant imiş)

Dalyan’a uğranacak Çamur banyosu, İztuzu Sahili, Kaunos Antik Kenti, kral mezarları derken vakit yetecek mi? Mümkünse kanalda yol alı nacak, carettalar ziyaret edilecek.

Köyceğiz’de görmeye değer sanırım.

Göcek tekne turuna çıkılacak ve şahane lokantalarda leziz yemekeler yenecek

Vakit olursa Gökova ve Akyaka ziyaret edilecek.


Datça'da neler yapılcak?

Ovabükü, Hayıtbükü, Palamütbükü, o bükü bu bükü'ne gidilecek. Denize girliecek.

Ender Kaptan'la tekne turuna çıkılacak. Eşsiz koylardan cup cup suya atlanacak.

Deniz ve Esin'in tavsiyesine uyulacak ve fevzi'nin yerine gidilecek, eşsiz mezelerden tadılacak.


Dahası da yapılır bunların, azı da yapılır. Enerji yeterse, para yeterse, sevgili kocacığımın elindeki kitabını bırakıp şezlongundan kalkmaya gönlü olursa.... Sağlığımız, keyfimiz, huzurumuz yerinde olsun da...Valla tatilin planı güzel. Kendi güzel. Bekliyorum.Hevesle....



10 Temmuz 2008

Artıkın benim de bir Lap Top'um var

Hem de bu satırları onunla yazıyorum. heyoooooooo

03 Temmuz 2008

Tatil planımız

2-8 ağustos-Kaş
8 ağustos cuma fethiye Kayaköy
9 ağustos cumartesi dalyan
10 ağustos pazar ölüdeniz kelebekler vadisi
11 ağustos pazartesi göcek
12 ağustos salı göcek
13 ağustos çarşamba datça
14 ağustos perşembe datça
15 ağustos cuma datça
16 ağustos cumartesi datça

26 Haziran 2008

Geride baş ağrısı bırakan...


Bu büyük lokmayı yutarsın, yutamazsın. Bazen yaşamın kendisi büyükçe bir lokmadır, çiğner çiğner durursun. Yaşam bu yaşarsın, duramazsın. Kimi defa bir şeyi kabullenmek büyüklüğün şanındandır. Çalışır dururusun kabullenip duramazsın. Bazı sorunların çözümünde kabullenmek, farkında olmak ve durduğun yeri değiştirmek gerekir. Aynı yerdeyim, çaba sarfetmek işe yaramıyor. Kabullenemiyorum, olmuyor. Sürekli başa dönmekten sıkıldım. Geride baş ağrısı bırakan diyaloglardan sıkıldım. Bunun da bir kırılım noktası vardır elbet. Jeton düşer elbet. Düşer mi? Bilmem.....

Resim: Teşekkürler Hallice

24 Haziran 2008

Bir nefes İzmir


İzmir’in kavaaakları, dökülür yaprakları. Bizzat gittik, gördük, geldik. Efendim pek tatlı, ancak kısa bir bir tatildi. Anne babamızın elini öptük. Lezzetli yemeklerinden yedik. Karpuza doyduk. En önemlisi hasret giderdik. Bu hasret denen şey yaşla doğru orantılı olarak artan bir tad bırakıyormuş damakta. Öyle dedi annem. Anladım demek kolay yaşamak zor belli ki. Belki anne olunca. Kim bilir?

Pazar günü Alaçatı’da tüylerimi diken diken eden serin sularda yüzdüğüme kendim bile inanamıyorum. Kumruyu yediğime inanıyorum! He he…. Fotoğraftan bile kokusu geliyor şimdi. Hmmm mis gibi. Sakızlı dondurmanın ve Alaçatı’nın lavanta kokulu esintisinin fotoğraflarını çekmedim. Kimsenin canı çekmesin. Tanrı kimseyi bozkıra mahkûm etmesin.

İşin özü tadı damaklarda kalan bir üç gün geçirdik. Şimdi geri dönmeli mi tezin telaşına? İşin gücün telaşlına. Döndüm bile. Darısı bir dahaki tatile …

Giderek artan bir şekilde İzmir milliyetçisi olma yolunda ilerliyom Gari! (Teşekkürler Kocacım!)

16 Haziran 2008

Last Fm - Nice Fm

Efendim varsayalım ki ders çalışıyorsunuz. Değil dönüp dönüp dinlediniğniz albümler, kendinizden bile sıkılmışsınız. Müzik, müzikler, albümler,music falan filan diye adlandırdığınız klasöre dokunmadan açıyorsunuz tarayıcınızı "http://www.last.fm/" yazıyosunuz. Canınızın istediğini dinliyosunuz. Hemi de radyo gibi. Pek güzel pek. Bayıldım. Çağdaş arkideşime teşekkürlerimi sunuyorum. İş yerinde websense takılıyor ama evde bir numara oldu valla.

LAst Fm'in tek becerisi, radyo gibin çalıp çığırması değil tabi ki. Kendisi bir web 2.0 teknolojisi. (ekşisözlük deyimiyle- ota boka teknoloji demek :) ) Şarkıları "tag"lemek mümkün. Arkadaşınız olabiliyo. Profiliniz olabiliyo. Efendim, blogger için eklentisi bilem var. Şu anda blog yazarınız yüksek lisans çalışmaları ile pek bir meşgul olduğundan kendisi sadece müzik kısmıyla ilgileniyo. Ama bi blog eklentisi de canı istiyo hani. Bekleyiniz...

08 Haziran 2008

DERSANEKOLİK Mİİİ?

Bu halk dersanekolik olmuş!

Haydaaa niye ki?

Aldıkları üç kuruş maaşın yarısını dersaneye ödemekten zevk alan babalar var mirim!

Allah Allah!

Bir de çocuklar zevkalıyorlar çocukluklarını dersane ve ev araso paralamaktan!

Yaaa işte böyle.

“ÖSS’ye inat, yaşasın hayat!” diye ellerini betonlara gömen, slogan atan yürüyüş yapan çocuklar peydah olmaya başladı bir de. Nerden çıktı ki bunlar acaba?

Bu halk dersanekolik olmuş!Böyle kendiliğinden. Ondan dolayı canına tak etmiş çoıcukların yolara düşmüşler.Herhalde...

Yoksa bu işte milli eğitimle her seçim dönemi yap boz tahtası misali oynayanların bunda hiç katkısı yokmuş. Bu halk dersanekollik olmuş!

03 Haziran 2008

Aşık Didem der ki!

Güzelleme desen değil, destan desen olmaz, divan şiiirimi deseeem halk şirirmi deseeeeem bilemiyorum. Tatil fotolarına baktım, ağıt yaktım diyelim. Eline sazı alıp besteleyen olursa, türküsünü de çığırırım elbet!



Yıllardır çalıştım durdum,

Beş dakika mola verdim

Emek emek tezdir mezdir yaparken

Keyifleri yad ellere verdim.


Tatilin kokusu burnumda tüterken

Eski fotolara baktım da geldim

Bozcaada, Alaçatı, Ayvalık, Datça derken

Gözümden yaşı döktüm de geldim


Ne derdim var "methodology" ile

Bir derdim varsa o da kendim ile

İstatistiği bir bir sayıp dökerken

Geceleyin uykusuz kaldım da geldim


Çalış çabala bulursun belki bir pul

Ümit et yılma, sen değilsin ki tek kul

Deyin ki Didem'e kır dizini çalış

Çalış ki vaktinde bu dertten kurtul!

28 Mayıs 2008

We don't need nooo education.


Üniversitelerin kontenjanları arttırılsın! Arttırılsın buna bir itirazım yok. Daha fazla insan üniversite öğrenimi yapma şansı bulsun! Ne var bunda...Ve fakat içinden geçtiğim süreçlerin bana sordurduğu sorular var. Gerçi kimse yanıtlamıyor bu soruları. Soruları yanıtsız bırakmak bir cins erdem. Ama yine de soralım.
* Kontenjan artırımı yapılırken kontenjanı arttırılacak bölümlerin neler olması gerektiği araştırılmış, hesaplanmış, bir mantığa ya da gerekçeye oturtulmuş mu?Bu ülkede istihdam problemi ile karşı karşıya kalan çok sayıda farklı bölüm mezunu var. Fen bilgisi öğretmenliğinden mezun olup, milli eğitim açtığı 2 tane kontenjana yerleşebilmek için savaş veren yüz binler var örneğin.
*
Kontenjan artırımı yapılan okullarda öğretim elemanı sayısı yeterli mi?Ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okudum. Ben bile öğretim elemanı sıkıntısıyla karşılaştım. Diğer üniversitelerdeki durumu varın siz tahmin edin! Daha geçtiğimiz aylarda ülkedeki asistan- öğretim elemanı kadrolarını “donduran” da aynı karar vericiler değil miydi?
* Kontenjan artırımı için yeterli mali ve fiziksel kaynak sağlanıyor mu?Mesela;bir kara tahta olsun; bir de hoca olsun; hoca anlatsın anlatsın.... Herkes evine dönsün. Üniversite eğitimi, bu mantık ile yürüyen bir eğitim!se sıkıntı yok. Bu kolay. Veririz Hasan Ustaya iki sıra yapar, iki de sandalye yapar. Sıkış tıkış oturur çocuklar ama okurlar sonuçta. Olur olur çok güzel olur. Yahu bunu laboratuarı var. Bilgisayarı var. Yurdu var. Ulaşımı var. Yemeği var. Bütün bunların nasıl sağlanacağı hesap ediliyor mu? Yoksa yöntem olarak, üniversite kontenjanını dershaneye gidecek parası olan; yurdu, iyi yerde tanıdığı olan , bilgisayar laboratuarındaki yeri, erken gelen alır yöntemi mi benimseniyor?
Üniversiteden mezun olan ne iş yapacak peki? Sorusunu hiç sormuyorum. İstihdam paketini falan bir kenara bırakıyorum. Sosyal güvenlik yasa tasarısını başka bir tarafa bırakıyorum. Sonuç olarak hayata atılmaları 4 yıl daha geciktirilmiş, eğitilmiş gibi yapılmış bir gençlik ordusu ile karşılaşmak istemiyorum. Kim toplayacak bu akılları başa.... Bir şarkı anımsatıyor tüm bunlar bana. We don't need nooo education.....

25 Mayıs 2008

Dikiş diken Leydi


Şu an itibariyle aslına bakarsanız tezin bir bölümünü yazıyor olmam gerek. Lakin bir dar boğaz hadisesi ile karşı karşıya kalmış durumdayım. Ya da bambaşka bir analoji ile devam edecek olursak, insan gücüyle çalışan bir dikiş makinesinde tıngır mıngır dikmekte iken, ipe fabrika hatası, önlenemez gereksiz bir düğüm denk geldi de; çat diye kopuverdi iplik. İpliği yerine takıp yediden devam edeceğim. Ağır aksak, tıkır mıkır ben bu yoldan devam edeceğim.

E güzel. E peki gelin görün ki, sanki makinenin başında ağır aksak dikiş dikmekte olan bu leydi(hikayenin bu kısmında leydi analojisi kendiliğinden çıkageldi. Leydiler dikiş diker mi?) zaman zaman bozulmakta. Leydinin omuzları ağrımakta, dizleri sancımakta, midesi yanmakta. Teninin çeşitli yerlerinde kırmızı lekeler belirmekte. Ve leydi bu duruma dellenmekte. (Bir Leydi nasıl dellenbilirse siz hayal edin artık!) Uçuşan elbise kolları ile ellerini sağa sola savurarak dellenebilir pekala… İşte böyle.

Efendim ayrıca bu hafta sonu da Leydi planladığı çoğu şeyi yapamamış ancak planlamadığı pek çok güzel şeyle karşılaşmış durumda. Güneş bebeğe hoş geldin demek gibi mesela.

Leydi bu planlama olayına fena halde kafayı takmakta. Hâlbuki ne var kafayı takacak değil mi efendim. Zaman kendi ritminde kendiliğinden akmakta, su yolunu bulmakta. Yapmak istediklerim, yapmak istediklerim, yapmak istediklerim yapmak istediklerim şeklinde ekho yapıp duran cümlecikleri genellikle bir kenara atmakta. Sanırım bu konuyu bir bilene danışmakta fayda var diye düşünmekte Leydi. Sonra kelin kendine merhemi olmadığını anımsamakta. “Ben çok iyi bir veteriner olabilirdim.” diyen bambaşka bir konuda uzman, ve yaptığı işi de iyi yaptığını düşündüğü hocasını hatırlayıp, aklını başına toplayıp yamaya koyulmakta.

Az önce yuttuğum mide ilacı ile Leydiyi biraz rastlattı sanırım. Bu gece ardı ardına sıralı renkli bi o kadar da huzursuz edici, gürültülü ve kötü çekilmiş klipleri andıran, bir dizi rüya görmemeyi dileyerekten çekip gitti Leydi.

Bu haftasonu Güneş bebek dünyaya geldi. Berna anne oldu. Çok yağmur yağdı. Mehmet’in annesi ömrümde yediğim en leziz sarmaları getirdi. Ben 10 tane cici deneyip birini bile beğenip almadım. Leydinin kulaklarını çınlattım. Nasıl olacak bu işler? Derken, tezimin başına yollandım.

14 Mayıs 2008

Seçme Sınavlarından Saçmalar



Radikal gazetesindeki haber şöyle diyor.

YÖK Başkanı Özcan, gönlündeki ÖSS’yi açıkladı: Tek aşamalı olsun ancak yılın her anı yapılabilsin. İngilizlerin TOEFL sınavı gibi 120 doları veren, birkaç kez girebilsin Alan ve katsayılar tamamen kalksın. Fakülteler istedikleri puan türüne göre öğrenci alsın, yerleştirmeyi onlar yapsın. Sınav, kontrol edebilmemiz için sadece Ankara’da olsun.

Oku haberi delir.

Ey okuyucu burada bir koltuk var buyur;

3 çocuk yap otur.

Kaç çocuk aç, say otur.

Mevsimlik işi olan çocukları al, YÖK’ün önüne diz, otur.

Senelerini üniveristeye verenlerin, beş kuruşluk maaşlarını hesap et, çocuklarını 120 dolardan sınava sok, bak otur.

Bu ülkede emekli maaşı kaç para say, otur.

Bi emekli maaşında kaç 120 dolar var bul, otur.

Herkes istediği üniveristeye girebilsin. Köylere de üniversite aç, otur.

Binaya üniversite tabelası as, ödeneğini ye otur.

Bunca sene üniversite seçme hakkı yenilen meslek liselilerin ahını al otur.

Tası tarağı toplayıp yurt dışına giden beyinlerin arkasından bak otur.

Koltuğundan arada bir kalk, gerçeklere bak otur!