19 Aralık 2009

Kek gibi...

Dolapta çürümesinden endişe duyduğunuz 5 adet elmayı çıkarın. Soyun küçük parçalar halinde dilimleyin. Komposto yapmaya niyet ederek başlayıp, kek yapmaya karar vermeniz önemli. Bu nedenle elmaların içinde elma çekirdekleri de olsun. Sonra, elmaların üzerine 2-3 yemek kaşığı toz şeker ekleyerek kendi suyunda yumuşayıncaya dek pişirin. İçine bir miktar tarçın ekleyin. Ev misler gibi tarçınlı şekerli kokuyla dolsun.



Daha sonra internete girin. Önünüze gelen tüm kek tariflerini okuyun. Sonra mutfağa girdiğinizde hiç birine uymayan kaşağıdaki tarifi uygulayın. Sonra da bu baya güzel oldu unutmayayım diye bloga yazın.

2 yumurtayı, yarım su bardağı şekerle çırpın. Köpürtün. Köpüklerin kaçmasından endişe ederek, fazla karıştırmadan yarım su bardağı kadar sıvı yağı, yarım su bardağı kadar sütü, 1 mandalinanın suyunu, yarım paket vanilyayı, 1 paket kabartma tozunu ve aldığı kadar unu ekleyin. Unutmayın, köpükler unla karışık kabartma tozu ile kavuşacak ki; kek kabarsın. Mikserle çırptığınız, unlarını mutfağa saçtığınız kek kıvama yaklaşınca; tencerede pişmiş olarak sizi bekleyen elmalı karşımın 3 kaşığını kekin içine atın. "Ceviz varsa o da konur bu keke!" diye düşünün. Bu ilk deneme olduğundan "Alimallah cevizler ziyan miyan olur!" diye cevizi eklemezseniz de olduğunu keki deneyince görürsünüz zaten.

Sonracııma yağlayıp, unladığınız kelepçeli kalıbın içine keki dökün 175 derecede önceden ısıttığınız fırında yaklaşık 25-30 dakika pişirin. "Pişti mi acep?" diye bakmak için içine çöp batırın. (Çöpü bulmak için uğraşırken balkon kapısını açık bırakın ki ev soğusun.) Kek biraz soğuyunca ise çıkarıp, ters çevirin.  Size uygun gelen bir yüzeyi seçip, daha önce pişirdiğiniz elmaları yayın. Üzerini hindistan cevizi ve şekerle süsleyin. Akşam akşam bir de kekin fotografını çekin. Bloga koyun.

Keke gelince… Eğer size değer verip, habersiz sizi ziyaret eden dostlarınz olursa, ikram edersiniz. Yok “eviniz uzak” bahanesiyle gelen giden olmazsa, oturup kendinize yersiniz. Denedim. O da oluyor. Böyle durumlarda keke birşey olmuyor da insan kendini "kek gibi..." hissediyor.

12 Aralık 2009

Sayıklamalar.....

Sevgili günlük,

Seni ihmal ettim biliyorum sevgili günlük. Böyle sitem etme ne olur! Buraya iki satır karalayamadığım zamanlarda, senden fazla uzağa gittim sayılmaz. Blog denen dünyanın akademik olarak ne anlama geldiğinin peşine düştüm günlük. Bu yüzden ilerleyen günlerde sana ve takipçilerime daha çok iş düşeceğe benzer. Mesela yakın zamanda burada yer alacak anketi doldurmak gibi.(yakın zamanda yer adı aldı. Yoksa benim araştırma- araştırma raporu bu dönemki emeklerim yanabilir. Yanarsa kokusu teeee dünyanın öbür ucundan zibilyon km öteden duyulabilir. Yananları estetikle Kean imirzalıoğluna çevirme yetisi sadece sadece dizilerde olduğuna göre, bünyem kendini dizi izlemeye verebilir.)

Bu sene grip virüsleri bi azdı ki sorma günlük. Bi illet bişey oldu Allah seni inandırsın. Bana mesela ikidir geliyorlar. Hayır kendilerinin girp mi nezle mi yoksa soğuk algınlığı mı olduğunu bilemiyorum. Bilgi akışından kirlenmiş bünyemin ikinci kere sarsıldığını, yorgunluktan, değil bir şey üretecek; kolumu kaldıracak takatim olmadığını biliyorum. Doktor farenjit dedi. Ama ODTÜ medikonun güvenli ortamında en az saksıdaki menekşeleri kadar sesisz ve bundan sonraki hayatını bitki formunda geçirse daha iyi olacak izlenimi yaratan doktora güvensem mi güvenmesem mi bilemiyorum. Enerjimi geri istiyorum sevgili günlük. Hem enerji, hem şevk, hem zevk-ü safa, hem şen-ü sihhat istiyorum. İsteyenin bir yüzü kara ise solaryuma gerek kalmasın istiyorum.

Zaten yapmak istediklerime yetişemiyorum. İsteklerim enerjimi, zamanımı ve paramı çoktan aşıyor. Bir de böyle üzerine hasta olunca sinirleniyorum sevgili günlük Değerli pisikolocik günlük okurları, insanın hatsa olunca bi de sinirli ve huysuz olması normal midir? Peki ya Arkadium'daki eczanede hem c vitaminin hem de taylol hot'un tükenmesi normal midir?

Hani böyle kaset sarar da ne şarkıya benzer ne söze benzer garip sesler peydah olur ya... Benim yazdıklarımda öyle oldu sevigli günlük. Enerjim bitiyor. Kaset sarıyor. Annem çantama taylol hot koymuş. gidip içeyim. Kaset daha da sarmadan bu sayıklamalara bir son vereyim.

Not: Bu yazıdaki yazım hataları daha sonra yazar bir pil misali şarj olunca düzeltilecektir.

05 Aralık 2009

Felek Bahane

Ve beklenen albüm çıktı. Celal Sezer'in ilk solo albümü: Felek Bahane. Hâla almadınız mı?



Bazı insanlar vardır. Onları tanımak yaşamınızda fark yaratır. Celal benim için işte o farklı insanlardan. Emeklerinin karşılığını almasını temennisi ile...

ilk parçanın hastası oldum! "Tabib olan yara bağlar."

23 Kasım 2009

CTRL+DEL

Bazı günler var... Anca bu komut paklar!

08 Kasım 2009

Biten Hırka Procesi :)


Çok şükür bu kışa yetişti....
Büyük halini görmek için resme tıklayın.
Sonucun gerçek halini görmek için bize gelin :)

30 Ekim 2009

Demir tozları


Öyle bir konu ki neresinden tutsam elimde kalıyor. Ufalanıyor... Demir tozları gibi...

Facebook hesabımda içinde küfürler bulunan guruplara davet edildiğimi bildiren iletiler görüyorum. Küfrü eden arkadaşım. Küfre maruz kalan ırka mensup olan da arkadaşım. Böyle iletileri gördüm mü, çatır çatır sayfalarca cevap yazmak istiyorum o arkadaşa. Ama yazmak konuşmak gibi değil. Konuşmaksa, her zaman mümkün olmuyor. Bir seksen sonrası uyuşukluğu musallat oluyor bünyeme. "Delete" diyip geçiyorum.

Ya da ne bileyim, bambaşka bir amaçla açılmış bir mail grubuna, bambaşka bir arkadaşım: "Bilmemne gazetesi yeni devlet kurulması için anket düzenlemiş. Hayır oyu ver!" emir kipinde mailler atıyor. Fesuphanallah! Bırak mail atmayı, sayfalarca yazmak, binlerce şey söylemek istiyorum. Yazsam olmuyor. Söylesem olmuyor. Kafamın içide durmadan şu cümle dönüp duruyor. "Kendisi mensubu olduğu mezhep dolayısıyla acı çektiğini, yerine göre dışlandığını, ötelendiğini söyleyen bir birey, nasıl olur da bir ırk ile ilgili olarak bu kadar..."

Ne boktan konu! Boktanlığı konunun ciddiyetsizliğinden, önemsizliğinden kaynaklanmıyor. Aksine, o kadar hassas bir mevzu ki, herkesi hemen en uçlara çekebiliyor. Dün aynı masada karşılıklı oturabilen insanları, karşı karşıya getirebiliyor. Boktanlığı da burdan kaynaklanıyor işte... Herkesin damarı aynı yerden geçiyor. O noktaya bastım mı, başlıyor kırk yerden, elli yerden kanamaya... Kanamayanın yarasını da birileri kaşıyor zaten.

Uçlara çekilen demir tozları gibi. Demir tozları... Nefesi kuvvetli bir zat-ı muhteremin "hüf" demesi uçurmaya yetecek onları. Ve eğer daha kuvvetlice uçlara çekilirlerse belki de delip geçecekler yollarına çıkanları! Ve üstelik hiç de güzel bir desen çıkmayacak ortaya... O desen ki siyah değil, hep kırmızı.

25 Ekim 2009

KendiM için!



Ulen hep mi kağıtlara yazar insan be!
Bir defter tut kendine,
Bir izin ver.
İki satır melankoli de olsa...
Kendin için!
Tanıdık bir sokak arası olsa...
İlk gençliğinin canlı tanığı
Geniz yakan bir tad
Bir eksoz dumanının geride bıraktığı
Şikayet etmek!
Ah etmek,
Dert etmek kendine...
Ulen var ya, "böyle olmayacaktı!" demek.
Sağ ayağının altında kalmışsa zamanın
Ayağını çeksen bir türlü
Çekmesen...
Çekilecek dert değil!
Bir gitmesini öğrendi mi insan
Durmak bilmiyor!
Çarptığının aslında
Kendinden bir duvar olduğunu bilmiyor.
Freudyen ve bilmiş bir yaklaşımla
Şunu söyleyebilirim net ve özet olarak.
Nasıl öğrenmişsen oyunun kuralını
Öyle oynuyorsun işte
Mesela ben oldum olası
Başladığım gibi bitiririm manzumeleri.
Ulen hep mi kağıtlara yazar insan be!
Bir defter tut kendine,
Bir izin ver.
İki satır melankoli de olsa...
Kendin için!
İnsan kendine yazar mı
Yazdımsa bunu...
Kendim için!

22 Ekim 2009

İlginç İşler CAPTCHA

Bence incelemeye değer.

http://www.captcha.net/


Hani şu her yorum bıraktığınızda bir resimden çoğunlukla anlamsız bir metni okuyup, onu klavyeden girmek zorunda kalıyorsunuz ya. İşte o. Bu arada da eski kitapların elektronik ortama aktarılmasına da katkı sağlamış oluyorsunuz. Çok ilginç çook!

11 Ekim 2009

Sarı çiçek

Mayıs'ın 11'inde evimizin canlısı olmaya Özge & Bilge sayesinde hak
kazanan sarı çiçeğim, bütün yaz açtı ve açmaya da devam ediyor. Adını bilemiyorum petunya? sardunya? begonya? Bilen varsa beri gelsin.


Sarı çiçeğim şu anda hayatla herhangii bir yerde herhangi bir şekilde savaşmakta olan bütün herkese gelsin. En çok da Bilge ve Özge'ye... Esen kalın.

09 Ekim 2009

Hadise!

Özetler:

Dersler başladı. Önüme yığın yığın makaleler döküldü. Yeni bir defter tutmaya koyuldum. Derslerime girdim. Derslere girdiğimi ilan ettim. Bu yola adım attığımı kendime itiraf ettim. Perşembe günü İstanbul'a gittim. Bu sabah sabah işe erken gittim, akşam geç geldim. Hem mesaimi yaptım, hem dersime girdim. Makalelerimi okudum. Sevdiğim diziyi izledim. Hatta Emrah'a ördüğüm şapkayı örüp bitirip, bi kısmını söküp, yeniden örmeye koyuldum. Bir eğitim bitirdim. Birisine başladım. Bir makale yazmaya niyet ettim. Haftasonuna plan yaptım. Dolapta kalan patlıcanları pişiremediğime yandım. Geceleri İnce Memed'den 2 sayfa okudum, sonra uyuyakaldım.

Çok değil bundan altı ay önce ben adam olamıycaaaam, işe yaramazın tekiyim diye ağlanıp sızlanıp dururken şimdi işlerin başımdan aşmasını, aklıma gelen fikirlerin taşmasını, hatta pelerinimin böööyle rüzgarda salınmasını görür gibiyim. (Ha gün gelir pelerinim gökdelene takılır onu da biliyorum. Ancak bu kaygı ile hareket etmemeye özen gösteriyorum.)

Bugün yaşadığımız her bir duyguyu, ortaya koyduğumuz her bir hareketi, kendimize biçtiğimiz rolü yetiştirlme tarzımıza bağlı olarak açıklayan aşaırı freudyen bir yaklaşımla şunu söyleyebilrim. Kökleri çocukluğa dayanan böyle bir hadiseyim.

04 Ekim 2009

Mevsim sonuna notlar...

Bir yaz biterken, ilk procrastination eserimi vereyim şu bloga :) Böylece doktora öğrencisi olmanın bir kuralını yerine getireyim... Bu bayat şakaları bir kenara bırakıp yazmayalı ne çok şeyi yazmaya karar verip yazmadığımı bir düşüneyim. Va bu karmaşık düşünme eylemi esnasında karmakarışık yazıvereyim.


Koca bir yaz geçti. Tatili görmedeeen yaz geldi geçti (namesi ile söylenecek) Yine de Bir Antakya bir Adana bir de İzmir gördüm ya o da yeter. Ha bir de İstanbul'u her ay bi-iki görüyorum. Nereyi görüyorsun derseniz. Yanıt veriyorum : Gişeler- otoyol- 2. köprü -mecidiyeköy- profilo plaza- 2. köprü- gişeler - otoyol- gişeler :) Bir de evlere şenlik otel var. Penceresinden İstanbul böyle görünüyor. Denizi görebilisen, o bonus sayılıyor.


Onun dışında default olarak tanımlı Torbalı bayram gezmemizi yaptık. İyi de yaptık. Torbalıda yer alan ve evlendiğimiz otele adını veren "Metropolis"i gördük. Müze kartımızın hakkını verip Efes'i gezdik. Şirince'de keyif yaptık. İyi de yaptık. İnsan geri dönüp bakınca gezip gördüklerini güzel hatırlıyor. Ya da bana öyle oluyor :)


2009 yazı nasıl bir mevsimdi diye soracak olursanız. Pek çok soru soruyorsunuz canım sizde...

13 Eylül 2009

İş - İşçi

Geride bıraktığımız hafta yolum iş ve işçi bulma kurumuna düştü. İş ya da işçi aradığımdan değil. Ayrıldığım şirketin personeline ödemediği maaşların bir kısmını "devlet" ödeyecek. Benim de içeride kalan zavallı minicik, kuş kadarcık maaşımı alabilmem için bir dizi işlem adımının ardından, son adım olarak, belgeleri iş ve işçi bulma kurumuna teslim etmem gerekti. Mevcut işten ıkınıp sıkılarak izin aldım. Düştüm İşkur'un yollarına...

Huyumdur, insanların ellerine ve ayaklarına bakarım. Ellerin ve ayakların insanlar hakkında çok ipucu verdiklerine inanırım. Hiç de yanıltmazlar üstelik. O gün benimle birlikte iş ve işçi bulma kurumunun aheste atan numaratörününün başında bekleyen işçilerin de ellerine ve ayaklarına baktım. Belki yüzlerinden daha da çok.


Aynı şirketin maaşlarını alamayan otuzu aşkın işçisi olarak gelmişlerdi oraya, elleri apaçık çok çalıştıklarını söylüyordu. Öyle kalem tutan cinsinden değil. Nasırlı, yaralı, kir içinde çalışan ellerdi hepsi. Ayakkabılar, çamuru eksilmeyen yerlerde yaşadıklarını anlatıyordu. Belki bir başkasından gelme, bir numara büyük ayakkabılar diyordu ki: "Derdim karnımı doyurmak, gösteriş değil!"

İşkur'da sıram gelmek bilmedi. Beklerken akşamı ettim neredeyse. Kitabımı da almamışım yanıma. Nice fikir sökün etti zihnime:

Şirketi için devletten bu desteği alan adamın ayakkabıları kirli değil şimdi. Kirlense, eğilip siliverecek yanından ayırmadığı koruması. Birisi başına şemsiyesini açıverecek. Elbisesi toz olmayacak, ayağı yaş görmeyecek. Oğlu, tıpış tıpış gidecek gavur memeleketteki ünlü okuluna. Karısı, akşama ne pişirsem derdine düşmeyecek. Kim bilir belki yeni bir şirket kuracak; yine binler, milyonlar kazanacak; gelirini 3 kuruş gösterip; 1 kuruş vergi verecek; devletin vergi indirimlerinden yararlanacak; "şirketinin memlekete yaptığı katkıdan ötürü" övugüler alacak; ömrü yeterse...

İşçi dersen, olur da yeni bir işe girerse, daha maaşını almadan ödeyiverecek verginin en kallavisini. Ve sonra o vergilerden kırpılıp geride kalanlardan, şirkete kaptırdığı parasını alabilmek için uğraş verecek yeniden! Oğlu dersen öğretmeninden fırça yiyecek, eğitime katkı payını bu hafta da getirmediği için.

Belki de bütün bunlar bu koca el heykelinin önünde toplanıp, hep bir ağızdan sesimizi çıkarmayı bilmediğimiz içindir. Belki de 12 Eylül 1980'den sonra dünyaya geldiğimiz için!

07 Eylül 2009

Sessiz NOKTA



Benim de belli kabullenmişliklerim var. Bu gavurların “show must go on!” dediklerine benzer bir şey. Kabul edeceksin! Yutkunacaksın ki, böylece daha fazla boğazına batıp durmasın.

Ama bazen benim de kabullenemediğim oluyor. Bunları kadın olmaya bağlamamalıyım, “gelişmekte olan bir ülke”de yaşamamaya hiç bağlamamalıyım. Gelişmekte olan bir ülkede yaşayan bir kadın olmaya hiç mi hiç bağlamamalıyım. Sermaye sahibi doğanlardan olmadığıma bağlamamalıyım. Falan filan!

Bir noktada kurtuluş kabullenmekten geçer! Bir noktada insan kendisine saygı duyulduğunu bilmek ister! Nokta

30 Ağustos 2009

Mutluluğun Mimarisi


"Mimaride bizi cezbeden ve bir yaptı "güzel" sıfatıyla onurlandırmamıza yol açan denge, bir insanda akıl sağlığı ya da mutluluk diye nitelendirebileceğimiz bir ruh durumuna denk düşer. Tıpkı binalar gibi biz de pek çok karşıtlığı içimizde barındırrırız. Binalarda olduğu gibi bizde de bu karşıtlıklar başarıyla dengede tutulabilir, birlikte var olabilir. "

Allain de Botton'un Mutluluğun Mimarisini adlı kitabını okuyorum. Yukarıdaki paragrafı döndüm döndüm bir daha okudum. (Görüş yazarın görüşü ve tabiki ki aksi de savunulabilir pekala. Öte yandan, bu paragraf beni yaşadığım şehir hakkında düşünmeye itti.

Yaşadığım şehirdeki binaları düşündüm. Dengesiz binaları... Yani ne bileyim *ATO'nun satın aldığı yarım kalan ikizleri, Armada'nın ta kendisini ve karşısındaki şekilsiz çelik yığınını ya da yeni yapılan ve zerre kada haz etmediğim "Gordion" alışveriş merkezi binasını ve yanındaki zebellahları ve ve ve ve... Bu şehrin dengesini bozan ve "güzel"liğinin içine eden daha neler neler... Eğer bir şehri karşıtların varlığına inanmayanlar yönetiyorsa, bu şehirlerin yaşayanların ruh sağlığıın da çine etmesi kaçınılmaz gibi. Bakınız İstanbul ve hatta bakınız Türkiye ve hatta bakınız Dünya!

*Düzeltme: İkizleri TOBB satın almış ATO değil. Olsun! ATO'nun köşeye yaptığı bina da iğrenç. Onun hemen gerisindeki arap mimarisi esintili cami de iğrenç. Sonracığıma... Ulus'taki şehir çarşısının yerine roma kalıntılarının tepesine yapılan çarşı da iğrenç. Diyanet İşleri binası da iğrenç. Millet vekili lojmalarının yerine yapılan binalar da iğrenç. Bu böyle sürer...

22 Ağustos 2009

Mert Sandalcı


Az önce TRT'de biir belgeselde tanıştım kendisiyle. Mert Sandalcı. Türkiye'nin en büyük kolleksiyoneri denebilir kendisine.

Aslen inşaat mühendisi imiş. 2. köprünün inşaasında şantiye şefi olarak çalışmış. Açılış günü protokolde kendi ismini ve görememiş ve o gün bir daha inşaat mühendisliği yapmamaya karar vermiş. Sonra nasıl olduysa bu kolleksiyonerlik işi ile ilgilenmeye başlamış. Kitaplar yazmış . Nelerle mi ilgilenmiş:
Türkiye eczacılık tarihi üzerine topladıkları ile bir kitap yazmış.
Osanlıdan günümüze biranın tarihi üzerine çalışmış. Ve o çalışması bugün bir sergi haline gelmiş ve müzeye dönüştürülmek üzereymiş. (sergiyi kaçırmışız.)
Osmanlıda çok sesli müzeik üzerine yaptığı kolleksiyondaki fotoğraflardan bazılarını gördüm. İnanılmazdı....
Takdir ettim. Ayrıca bakınız.

Eski çamlar...


Eski iş yerime son kez gittim.
Son kez diyorum çünkü artık orada olmayacak. Görmek istediğim insanlardı zaten, iş değil! Yoksa iş dediğin çekilecek iş değil!

Son sınıfta iş görüşmesi için karlı bir kış günü yolum düşmüştü ilk kez. "Okulunu bitir öyle gel!" Pek bir söz dinlerim. Okul bitti başka işlere de girdim. Sonra yine gittim.

Yalnız bu kez, son gidişimde yani, ne yalan söylemeli boğazım düğümlendi. Taş üstünde taş, geride kalanlarda moral kalmamıştı zira. Bir cins ölü evi yahut merhumun hanesi. Kapıdaki turnikeler gitmişti çoktan. Bahçıvan işten çıkarıldığından olacak, çimler sararmıştı çoktan. Zaten iyi devirler bittiğinde önce çimler sararır. Yoksa insanların sarardığı kimin umrunda?

-Ben çıkış belgemi imzalamamıştım.
-Hmm adınız neydi?
Bu cümleden snra 6 bilemedin 7 koca mavi dosyayı karıştırdı, kaynağı tükenmek üzere olan insan kaynakları müdiresi.
-Burada yok. Siz ne zaman ayrılmıştınız?
-Nisan’da.
-Ohoooo o dosyalar taşındı. Bunlar Temmuz.
Temmuzda gidenlerin dosyaları dağ olmuş anlayacağınız.

"Vay anasını" dedim en çok. Gördüklerime inanamayarak. Girişteki camdan pano çıkarılmış. Hani şu turnikelerin tam karşısında olan. Hatta turnikeler bile yerinde değil. Sahi kim en zor geçiyordu o turnikelerden?

"Vay anasını vaaay!" Neler değişti şu geride kalan 2 yıl içinde. Gördüm ki en çok geride kalanlar yıpranmışlardı. Renkleri açık beyaz olmuştu resmen. Üç ay evvel benim de halim bir benzeriydi. Bir cins moral ve maddi anemi. Eksiklik. Kansızlık.

Kimilerinin tabansızlığı, kimilerinin aç gözlülüğü. Kimilerinin kansızlığı sebep oldu buna. Gerçek nedeni bilemiyorum. Bildiğim, her şey hızla değişiyor. "Vay anasını" dedirtecek kadar hızla...

Kısa saçlı, esmer güzeli psikologla arkadaki köpeklere ne olacağını konuştuk bu kez. Köpekler nereye gidecek? Köpeklere bir yuva bulan olmuş. Doyacakmış karınları iyi kötü. Peki ya insanlar?

Soramadım!

10 Ağustos 2009

09 Ağustos 2009

Hakiki "Çamur"

Herkesler yazdı. Ayşe Arman yazı dizisi yazdı. Sıra bendeniz “Kamber”e geldi. Kambersiz düğün olmayacağından ben de aklımdakileri yazayım. Kurtulayım!

Dedem ikinci eşini kaybettikten sonra, ben evlenecem diye tutturduğunda ben lisedeydim. (İikinci eşini ilk eşine kuma olarak almış, ve bana kalırsa çocuklarının hayatında koca bir çentik açmış bir dededir.) Kendi dedemin düğününe gitmişliğim; kraliçe 3. Elizabeth olarak tabir ettiğim son “babaanne”min nişan alışverişleri yapıp bilezik alışına şahit olmuşluğum var. Bu macera başka bir yazının konusu olacak kadar çok ayrıntıyı bir arada içeriyor, biz ana konudan sapmayalım. Dedem evlenmek istediğinde yaşı altmışların ikinci yarısı idi sanırım. “Aldıdığı” kadın ondan belki 5-10 yaş daha gençti. Dedem hatunu, can yoldaşım olsun, yemeğimi yapsın, “yatağımı ısıtsın” diye aldı. Evlendikten sonra toplasan 2 ay yaşadı yaşamadı. Hakiki Çamur'un başına da aynısı gelebilir. Yılmaz Özdil'in tabiriyle "matkap"lar da bozulur!


Şimdi Sayın ÇAMUR’da tıpkı dedem rahmetlinin çığırdığı türküyü çağırıyor. Ayşe Arman beni çileden çıkaracak bir şekilde “alan razı, satan razı” yazmış. Alanın-satanın, hatta haber yapıp yazısını yazanın da razı olduğu bu durumun arkasında bir sürü hastalıklı yaklaşım tarzı, sistemin bir sürü aksayan çarkı yer alıyor:

Kadını hala alınıp satılan bir meta olarak gören “zihniyet”!
Aşırı feminist söylemlerden tiksindiğim aklınızın bir kenarında duradursun lütfen. Ama bu alma satma yaklaşımının değişmmemesi de beni tiksindiriyor. Öyle ki; yüksek tabir edilen sosyo-ekonomik düzeyde ve hatta çalışan kadın söz konusu olduğunda bu alıp satma işi şekil değiştiriyor, ama yaklaşım aynı iğrençlikte kalıyor. Kadını almak! Ne alıyorsak artık? Bu yaklaşımı meşru gören zihniyet, ülkenin unutulan diğer illerinde, bizim hiç gidip görmediğimiz yerlerde, zor şartlar altında, yaşam mücadelesi veren bir sürü kız çocuğunun, onbeşinde, onaltısında hatta kimi zaman onunda evlendirilmesini meşru kılıyor. Ben sekizinde evlendirilenin hikayesini yerinde dinledim, ordan biliyorum. Hatta bu dozajı arttıkça öğle iğrençleşen bir bakış açısı ki; bir tecavüz vakasında bile “kesin kadın adamı başan çıkartmıştır.” cümlesini bile haklı hale getirebiliyor.

Bir diğer konu ise “para” ve ülkedeki “sosyal güvenlik sitemi”nin görünmez oluşu!

Yalnız başına yaşayan ve herhangi bir geliri olmayan bir kadın, diyelim kırklarında, ellilerinde... Anadan babadan zengin değilse, herhangi bir sosyal güvencesi yoksa, Hasan Emmiyle Hüseyin Emmiyle, artık hangi emmi uygunsa onunla izdivaç yapıyor. Düpedüz mahalle baskısı. Yalnız oluca edepsiz, iffetsiz oluyor. Bi de bunlar televizyonda milyonların gözlerinin önünde; herkesçe tasvip edilerek yaşanıyor. Bırakın daha yeni reşit olmuş ama “siz böyle yaptıkça eşime olan hevesim artıyor!” diyen ergenlik sivilceli GazlıCan’ı, kaç yaşına gelmiş insanlar kendi hayatlarını başkalarının şıngırdattığı, ev-araba anahtarlıklarında arıyorlar. Mahalenin “Döndü Teyze”si de “Ayşe Arman Teyzesi” de bu konuda alan razı satan razı rahatlığında... Sorumlu olması gereken insanlar da en az bunlar kadar rahat. Hatta sistemdeki bu tür açıkları kocaman bir deliğe dönüştüren “sosyal güvenlik” kanunları var.

“Hukuk”un yağlanması gereken çarkları.
Her şey gayet hukuka uygun. Çünkü artık herkesler hukukun açıklarını bilebiliyor. Konu evlilik de olsa bu böyle, vergi de olsa...
aklımda listeye ek olaibliecekler var ama daha da yazmıycam!

Bugün biz bugün yazılan çizileni biliyoruz. Göz önünde olduğu için biliyouz. Halinden memnun olduğunu bugün bas bas bağıran Gazlıcan’ın yarın ağlamayacağını; pişman olup o sabah programı senin bu ana haber benim dolaşarak bir medya maymununa dönüşmeyeceğini bilemiyoruz.

Son olarak, kendine her şeyi alama hakkını bulan bu tür “adam” ların sadece kadını aldıklarını değil; şimdi canhıraş bir şekilde bağrınıyor olsalar da, zamanında ülkeyi de ucuz ucuz aldıklarını. Nice Gazlıcan’ın babasını fabrikalarında üç kuruşa çalıştırdıklarını düşünüyorum. Bu devran böyle döndükçe, alan razı satan razı oldukça, ne çamurlar biter, ne Gazlıcan’lar... Bu ülkede bu yazıyı hiç bir zaman okumayıp çamurlara yağ çeken, aferin çeken binler hatta milyonlar da yaşıyor bunu biliyorum. En çok da bundan tiksiniyorum!

06 Ağustos 2009

CAFЀ de 'LONE

Çiçekçilerin olduğu sokağı dümdüz yürüdüm. Hangi mevsimde, hangisi satılır bu çiçeklerin; her biri nasıl kokar, biliyorum. Bu sokağı da az yürümedim. Annemin elinden tuttuğum, anneannemin koluna girdiğim, okulu kırdığımda aynı günde kim bilir kaç defa gelip geçtiğim bu sokak. Bu sokaklar...

Kolay değil. İnsan dediğin yaşadıkları üzerine üst üste kuruluyor. Yaşamadıklarından oldum sanıyorsan eğer kendini işte o zaman pek “insan” olmuyorsun. Değil mi ya?

Bu satırların arasına sokakların adını yazmaya gelmedim. Ne fark eder, mendil sokak, kedi seven sokak, kaptan-ı derya sokak, çıkmaz sokak, çapalı sokak, sapmaz sokak, gül sokak, karanfil sokak? Ne fark eder, ağız tadıyla yürümedikten, bir sokak kahvesinin keyfine varamadıktan, bir kitapçının kapısını kapıda şıngırdayan zilin sesini duyarak açamadıktan sonra?

Kişinin kendi kendine kaldığı anlar en az diğerleriyle yaşadıkları kadar özeldir. Eğer yalnız başına kalabiliyorsa... Yalnız başına yürümek mesela... Yalnız başna bir kafede oturmak... Yalnız başına bir kafede oturmak, bir bardak çay yudumlamak ve bir kaç satır karalamak... Ya da bir kitap okumak... Aç gözlülükle ışıldayan gözlerin tepeden tırnağa sizi süzdüğünü hissetmeden yapabileceğiniz şeyler işte.


Denizi olmayan bir şehirde olduğumdan bu kadarını yazdım. Dedim ya insan yaşadıklarını üst üste koyabiliyor. Liste uzatılabilir. Vapuara binmek tek başına ve bir sigara tüttürmek boğaza karşı... Tek başına bir banka oturmak ve bakmak ufka, parkta oynayan küçük çocuğa ya da belki denize...

“Nereden çıktı bu tek başına kalma sevdası” demeyin şimdi. Düşündüm. Ben severim öyle sandalyesi kıçıma battığı halde, ortamı insanın içini ısıtan yerlere gitmeyi. Bir kaçında adam akıllı zaman geçirdim. Kitaplarını okudum, adisyonlarının arkasına yazı yazdım, ders çalıştım, çaylarını içtim, biralarını içtim, sohbet ettim, ahbap oldum. Gün geldi, “bu da bizden olsun!” dediler... Hani istesem belki çok sevdiğim sandalyelerden birini bana hediye edecekler. Yalnız da gittim, sevdiklerimi de götürdüm. Kimseler omuzlarıma sentetik battaniyeler sermedi. Yazları balkonu kapma telaşındaydım, kışları kalorifer peteğinin yanını.

Şimdi adımı atsam bu şehirde evimden dışarı; o “benim” dediğim yerler hala ayakta duruyorlar mı bilemiyorum. Ne zaman yolum düşse oralara “devren kiralık” bir devre denk geliyorum. Mekanlarla insanların benzerliğine bir kez daha şaşıyorum.

Burada, şehir dediğimiz koca bir “alış-veriş” merkezi. “Alış” malısın bu devamlı birilerinin sokağın-şehrin-ülkenin atmosferine “veriş” tirmesine... Kendine lazer hızıyla çoğaltılmış, kökü kuruyası bir alış-veriş merkezi bulmalısın. Oradaki zincir cafelerden birine oturmalı, ince belli bardakta çay ya da türk kahvesi yerine bir “latte” söylemelisin. Garson elindeki alete tık tık tık yapmalı. Masanda arkasını karalayacak bir adisyon olmamalı böylece.

Böyle yerlerde elinde bir kitapla, yalnız oturmaya kalkmazsan iyi edersin. Böylece yer tutmazsın. Hem böylece,"sen gitsen de şu bekleyenleri alsak" bakışlarına maruz kalmazsın. Karşı masada oturan, seni bir daha görmeyeceğinden emin, aç gözlü bakışlarla ne giydiğini süzmekte olan, “ortanın üstü” gelir seviyesine mensup, kadından da kurtulursun böylece. Sen iyisi mi bir alış-veriş merkezine git! Dükkanları gez. Mutlaka bişey al. Bu sayede kendi kendine kaldığını san! Yalnız başına zaman geçirdiğini zannet! Oturup gece vakti bir de yazı yazarsın belki, yalnız başına küçücük bir kafede oturup, nasıl da keyif aldığını hatırlarsan!

Hadi ordan Ad Sense


Google'ın adıma ve adresime bir zarf göndermesi ile pek bir gaza gelmiştim. Ad Sense üyesi olun parayı kırın. kıralım anasını satıyım. Ulen 3-5 eşin dostun arada bir kliklediği, 3-5 gizliden hayatımı takip etmeyi sevenin okuduğu, 3-5 blog kardeşi ile giden kıçıkırık blogun nesine Ad Sense ekliyon? diye sorarlar adama.

Hatta sordular. Bizzat Google sordu. Hayır bi de Google abimizin fırçasını yedim. Yor sayt iz not suitibıl, pliiiz çek webmastır ruuuls. Oldu canım!

Ben de o koca götlü hatun resimlerinin, Seda Sayanların pörtleyiverdiği karelerin blogumda peydah olmasından hiç hazzetmemiştim zate. Sildim!

28 Temmuz 2009

Her sabah kapıdan çıkarken...



Anahtarları yanıma alıyorum. İçimden bir ses her gün kapıya geldiğimde tekrar ediyor: "Sakın unutma". Bunca sene hep kapıyı çekip çıktığım, eve dönünce kapıyı açık bulmaya alıştığım için olsa gerek, durmaksızın hatırlatıyorum kendime. Önemli çünkü; eğer kapıyı çekip çıkarsam, arabanın anahtarı da içerde kalırsa; işe geç kalırım. Toplu taşımla işe gitmeyi unuttum mu ne? Unuttum!

Sabahları, işe giderken, güneşe karşı araba kullanıyorum. Dönerken de... Güneşliği kapatıyorum. Gözlüğümü takıyorum. Bütün önlemleri alıyorum anlayacağınız. Radyoda aynı adamlar konuşuyor. Yalnız başıma, otomobilimin içinden gülüyorum onlara. Yandaki otobüsten bana doğru yöneltilen bakışları hissediyorum. Hissetmemem mümkün değil. Bakışlar yabancı değil. Tanıdık. Unutmadım!

Sabahları yürürken düşünürdüm. İnsan yürürken, hele bir de yalnızsa, düşünüyor. Şimdi de araba kullanırken düşünüyorum. İkisi aynı değil. Düşündüklerim de aynı değil üstelik. Daha başka kaygılarım var. Daha büyük? Ya da belki daha küçük? Belirsiz... Bilmiyorum!

Bazen diyorum ki: "İnsanoğlu dediğin doyumsuz". içimdeki ses de cevap veriyor: "Sen de pek farklı sayılmazsın"! O da haksız sayılmaz hani. Böyle zamanlarda, nasıl demeli, bir kız çocuğunun sebepsiz huysuzluğunun son bulmadığı durumlarda, yapacak pek de fazla bir şey yok. Ben benim. Huyum böyle benim. Kız çocuğu, yabancı değil! O da benim!

Kapıyı kapatıyorum! Avucumun içine bakıyorum. Anahtarlar elimde. Arkama bakmaya gerek yok! Geride bıraktığımı biliyorum. Yürüyorum.

23 Temmuz 2009

Düğün-Antakya ve Bir Nefes Adana

Bazı arkadaşlıklar vardır. Araya giren zaman, adına “hayat telaşı” denilen keşmekeş o arkadaşlıkları eskitmez. Bir araya gelince “ohooo köprüler altından nesular aktı” boşvermişliğini hissetmezsiniz. Aksine, geride kalan zamanda neler olup bitttiği, ilk gençlinkten bu günlere gelirken nelerin değiştiği tatlı bir telaşla zihninize onlarca soru sıralar. Hangi dertler def edilmiş? Hangi yeni dertler edinilmiş?

Ruken’le arkadaşlığımız da öyle işte. Yaşam bizleri farklı farkı yerlere sürüklese de, bir araya geldik bir zaman sonra. Ve hatta yaşamımıza giren “adam” ları birbirimizle tanıştırdık. Ve bir süzdük şöyle göz ucuyla. Kikir kikir güldük sonra. Güldüklerimiz Konur sokağın bahçesinde attığımız kahkahaların bir yansısı.

Ruken benim düğünümü bir zamanlama hatası sonucu açırdı kızmadım. Ve hatta çantamı toplayıp, Antakya’ya doğru yola düşerken, Ruken’den başkasında kalmak da aklımın ucundan geçmedi.

Sanırım Ruken ve Burhan’ın bana yerli turist muamelesi yaptıkları o serin Antakya macerasından dönüşte, yediğim künefeleri, kebapları, mozaik müzesini, Samandağ’ın uçsuz bucaksız rüzgarlı sahilerini, Antakya'nın lezzetli mezelerini bir destan misali defalarca anlattıp durduğum ve çantamda içli köfteler(oruk) ve kabak tatlılarıyla döndüğüm için; sevgilimi Anatakya’ ya gitmeye ikna etmek pek zor olmadı. 9 Temmuz günü Ruken’in düğününe gitmek için pür telaş bindiğimiz Anadolu Jet uçağı, annesi- babası, arkadaşları ve enişteleriyle bir nevi düğün alayı sayılırdı.

Geçen sefer yüzünü bilmediğimden, nasıl tanışcaz diye teleşa düştüğüm "doktor" bu kez alanda doktor değil "damat" olarak bulunuyordu. Bizi kaptığı gibi baba evine götürdü. Ve mükellef bir antakya sofrasına kondurdu. Her şey müthiş lezzetliydi yine. Soğuk yoğutlu çorba, kekik salatası, nar gibi kızarmış tavuk, o ruk, peynirli ve kıymalı minik pideler, salatalar ve şimdi aklıma gelmeyen neler neler....

Sunnilerin düğünlerinde aile sofralarında içilmeyip erkekler tarafından masa altlarında gizli gizli tüketilen içki, alevi geleneğinde aile toplantılarının olmazsa olmazı. Masanın bir köşesinde rakısı, birası, şarabı duruyordu. Birkaç arkadaş ve çekirdek aileden oluşan ailenin olduğu bu keyifli ortamda bir duble rakı da ben içtim. Afiyet olsun!

Ertesi gün düğün var. Ruken bizi aldı evine götürdü. Beni geçen sefer yalnız misafir ettiği odada bu kez de sevgilimle birlikte misafir etti . Özenmiş bezenmiş evini dayamış döşemiş. Mor yastıklarını koltuğunun üzerine koymuş. Her ince detayı düşünmüş... Gelin milleti işte :)

Ertesi sabah herkesler uyurken biz kalkıp sevgilimle hızlandırılmış bir Antakya turu yaptık. Sanki kırk yıllık antakya’lıyım da sokak sokak gezdiriyorum Emrah’ı. Mozaik müzesi, oradan Saint Pierre klisesi, ordan otostopla şehrin en eski caddesi ve Habib’i Neccar Cami, şehir merkezi ve kapalı çarşıya dışardan bir bakış, ordan lezzet durağı Anadolu Sofrası, ordan da Dönerci Tacettin Usta.Aslında daha gezilecek yerler var tabi ama; bu kadar az zamanda bu kadar oldu. Burhan ille Harbiye’ye de gidin gelin dedi ama akşama düğün zaten Harbiye’de. Süslencez püslencez. İşimiz çok.

Antakya’lı hanımlar bir alemler bir süslüler, bir bakımlılar. Sanırsın Bodrum’dayız. Kuaförde yanımda saçı yapılan gelinin gelinliğini bu süs konusu için örnek verebilirim rahatlıkla: Hem fırfırlı, hem dantelli, hem taşlı, hem tüllü, hem transparan ve hem ... Ben de altta kalmadım tabi J Bir klasik olarak topuzumu yaptırdım. Ciclerimi giydim. Düğün yerine vardık ki ne görelim. Karşımızda Harbiye Şelalerleri gürül gürül çağlamakta. Nası kaçırırız biz bunu deyip, oracıkta ertesi sabah kahvaltıyı harbiyede yapmaya karar verdik.

Aslında düğünü anlatmak için ayrı bir blog yazısı yazmak lazım ama bu düğünün unutulmazlarının altınız çizmeye çalışarak kısaca özetlersek:
  • Benim hayatımda en çok eğlendiğim düğündü.
  • Gelin pek güzeldi damatsa pek yakışıklıydı canım.
  • Herkes pek bir şıktı. Oscar töreninden önce kırmızı halıdan yürüyenler i aratmadı valla!
  • Ayrıca ikramlar süperdi. Humus ve diğer lezztli meze arkadaşları... Ne diyebilirim ki!
  • Asıl bomba, düğünde pasta yoktu. Herkese künefe ikram edildi. Düğün künefesi!!! Bir fantazi gerçek oldu.
Gelin kürt, damatsa arap alevi. Anadilinde konuşan pek çok insan vardı. Ortam çokdilli idi. İşin güzel yanı bu ortamda kimse kendini yabancı hissetmedi. Kimse ötekileşmedi. Halkların kardeşçe yaşadığı şehir, düğünde kendini buldu. Çok güzeldi.

Düğünde müzük yapan grup kardeş türküler misali her dilden çaldı, her dilden söyledi. Saatlerce çaldılar, Çok güzel çaldılar. Onlar çalmaktan yorulmadılar. Misafirler oynamaktan yorulmadı. Nefeslileri çalan arkadaş müthişti. 2 tane meydan davulu vardı ortamda ama kafamız şişmedi. Ertesi gün halay çekmekten dizlerim ağrıyordu hepsi bu!

Geceye Damad’ın okuduğu Ahmed Arif şiiri damgasını vurdu.

Düğün neredeyse 01:00’e dek sürdü. Yatağa yattığımızda saat gece 03:00’ü geçiyordu. Geline bıraksan sabaha kadar oynayacaktı ya...

Ertesi sabah yine herkesler uyurken gittik Harbiye’ye ve şelalelerin serinliğinde kahvaltımızı ettik. Eve dönp herkeslerle vedalaşıp, öğlende Adana’ya doğru yola koyulduk. Yol uzun sürdü. Bize de uyuma fırsatı doğdu. Lutfi Amcam ve Emine Teyzem aldılar bizi garajlardan. Yeni evlerine oradan da Adana kebap yemeye götürdüler. Sofraya gelenleri sayamayacağım. Bi yazıya bu kadar çok lezzetli yemek yazmaktan utandım.

O geceyi Adana’da geçirmedik. Ayas’a diğer adı ile Yumurtalık’a Dilek Teyzeler’in yazlığına gittik. Ertesi gün bünyeyi akdeniz’in tuzlu sularına bırakma şansım da oldu. Künefe’den tatlı bir seyahat oldu. Güzel insanlarla vakit geçirdim. Güzel vakit geçirdim.

Bir başka yazıda buluşma umuduyla...

29 Haziran 2009

Boğa Burcu Garısı


Ekşi sözlükteki boğa burcu kadını başlığındaki dört numaralı açıklamayı dönüp dönüp okuyorum. Buyrun siz de okuyun.

derya sayın'ın eskilerden hatta kesip sakladığım bir karikatürü vardı; çocukla babası mezarlıktalar, ancak herkesin mezar taşında burçları yazıyor... onlar boğa yükselen boğa'nın önündeler: " yaa işte böyle oğlum, annen tam bir boğaydı.. güçlüydü, zekiydi... hepimizi çekip çevirirdi.. ama boğalar da herkes gibi bir gün toprak oluyorlar"

Aynen benim durum! Daha da laf yazıvemicem gari!

28 Haziran 2009

26-27-28 Haziran

Cuma sabah 7:30
Sağlık karneni yanına aldın mı?
Yooo. Dön geri.

Cuma sabah 8:30
Doktoru bekliyoruz.

Cuma sabah 9:00
Doktoru bekliyoruz.

Cuma sabah 10:00
Doktoru bekliyoruz. Çok uzun geliyor....

Cuma sabah 11:10 civarı- net hatırlamıyorum
Ameliyat elbisesinin bağcıklarını bağlıyorum. Güle güle git diyorum. Aklımdaki kovuşturuyorum.
Sevgilim terliklerini odada bırakıp sedyeye gülerek zıplıyor. Ve asansörün arkasında kayboluyor.
Anne odanın kapısında ağlıyor. Ben ağlamıyorum.

Cuma öğlen 12:00 civarı- net hatırlamıyorum
Önce doktor görünüyor. Kendisini grand tuvalet karşımda görünce ameliyata girmemiş olmasında şüphe ediyorum. Ellerinde tentirdiyot izleri arıyorum. Yok.
Ameliyatın iyi geçtiğini bikaç saat sonra hastaneden çıkabileceğimizi belirtiyor. Tane tane açıklıyor. Annenin atan rengine takılıyor gözü. Sakin olmasını tembih ediyor. Ben pür dikkat doktoru dinliyorum. Her dediğine hı hı deyip başımı sallıyorum. Sanki doktor beş dakika sonra beni bir sınava tabi tutacak. Söyle bakalım yemekleri nasıl yemesi gerekiyor? Ne sıcak ne soğuk. Ilık...

Cuma öğlen 12:10
Canım sevgilim narkozun etkisi altında baygın odaya doğru geliyor. Ayak başparmakları görünüyor önce. Sonra geri kalanı. Bu ameliyathaneler hastanelerden de daha soğuk yerler anlaşılan. Ayak parmakları buz kesmiş. Elimi deyince sıçrıyor birden. Rengi sapsarı. Bişeyler anlatıyor. Ezberden bir şiir okur gibi, yüksek çıkan kolestrol değerlerini okuyor. Sonra bu söylediklerinden kimilerini pek hatırlamıyor. İşte tam bu ara, sarı benziyle kesik kesik konuşurken ve gözlerinden kendiliğinden sızan damlaları silerken, boğazım düğümleniyor. Yutuyorum o düğümü. Yutulan düüğümlerin yan etkilerini bile bile...

Sonrasının saatleri şaştı. Bekledik. Uyudu, uyandı, ayağa kalktı başı döndü. Midesi bulandı. Bekledik. Acıktığımızı unuttuk. İnsanın sevdiği birinin sağlığına birşey olması zor bir durum. Riskler hep var. Onları düşünmemeye çalıştım. Kriz anlarının soğukkanlı insanı elbisemi giydim. İyi oturuyor üzerime. Düğümleri yutuyorsun geçiveriyor. Yuttum, kendimi uyuttum.

Akşama eve geldik.
Annem etli dolmalar sarmış getirdi.
Evlilik yıldönümleriydi. Kutlamayı unuttum.
Dolmaları soğuttum. Çorbalara ekmek doğradım. Dolandım. Dolandım. Yattım.

Cumartesi
Sevgilim nefes alamadı. Pek de uyuyamadı. Gün dediğin geçmesi zor bişey değil. Geçti.

Pazar 11:00
Doktorun yanındayız.
Doktor: Siz gelmeyin!
Ben: Peki.
Bazen hasta yakınları hastadan daha hassas oluyorlar da....
Peki...
Ben sizi çağırırım.Buyrun gelin.
Geldim.
Yine bir sürü ödev. Bunu böyle yapın, şunu şöyle yapın. Emredersiniz komutanım.
Komutanım benim bi maruzatım olucaktı.
Buyur evladım.
Akşama benim mezuniyetim var da...
E olsun!
Olsun da hani ben 6 aydır bunu birlikte yaşamanın hayalini kurdum biliyor musunuz? İçimde büyüttüm de biraz. Bütün gün dönendim.
E dönen!
Sonra.

Sonra:
Arabanın arka lastiğini kaldırıma çarparak patlattım.
Canım sıkıldı.
Sonra şakır şakır yağmur yağdı.
Annem elinde bir buket çiçekle ODTÜ'ye geldi.
Babamı istediği durakta indiremedim.
Sevgilim benimle geldi, benim zorumla geldi. Yüzünden düşenler burnunun üstünden geçti ve bin parçaya bölündü. Sevgilim yorgunluktan öldü.
Stadı dolduran binleri gözüm görmedi. Yağmur hiç dinmedi.
Emre arabanın lastiğini değiştirdi ve tıkanan ODTÜ trafiğini bizim için açtı. Gel gel dedi.
Hayatımda bazı şeylerin üst üste gelmesi geleneği kendini yineledi.
Cuma sabahkine benzer bir düğüm daha yuttum.
Ben bu sene ODTÜ'den bir kere daha mezun oldum!

08 Haziran 2009

Geçen cumartesi



Sabaha karşı karnıma saplanan sancılarla uyandım. Yabancı değil, her ay bedenimi düzenli olarak ziyaret eden sancılar bunlar. Tıbbın bu probleme ağrı kesiciler dışında bir çözümü olmamasına bozuluyorum bir yandan, bir yandan bu kadınlığımın bir parçası, doğurganlığım burada saklı. Her krampta düşünüyorum düşünüyorum. Düşünmek krampları azaltmaya yetmiyor ama, kramplar midemin bulanmasına yetiyor da artıyor bile. Sabahı sabah ediyorum bu şekilde. Canım sevgilim duruma ne diyeceğini bilemiyor. Ambulans şoförü edasıyla götürüyor beni polikliniğe. Sonra kaba etime zerk edilen bilmemkaç miligram ağrı kesicinin verdiği rahatlamayla atıyorum kendimi yatağa. Sabah uykumun intikamını ancak öğleden sonraya doğru alabiliyorum. Ne yazık ki ben buna bir dur diyemiyorum.

Bu durum cumartesimi yeyip bitirmesine izin veremezdim. Gidilecek bir nikah vardı, ama artık çok geçti. Biz de boş durmadık; kalktık, canım sevgilimle Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin yolunu tuttuk.

Ulus Metro'su çıkışından Müze'ye dek epeyce yol var. Atladık bir taksiye. "Çek Anadolu Medeniyetleri Müzesi"ne dedik. Taksisine binip müzeye gitmek isteyen bu turist kılıklı çiftin olsa olsa turist olabileceğine kanaat getiren taksici "Abi bunca yıldır Ankaradayım, bak ben bi kere gitmedim daha bu müzeye iyi mi? Helal olsun abi nerdelerden gelip ziyaret ediyorsunuz." deyince; bize de işi bozuntuya vermemek düştü. Cumartesi cumartesi kendimizi Ulus'ta turist olarak bulduk. Hoşbulduk !. Taksici diyaloğu pek bir ilginç gelişti. Hatıladığım kadarıyla yazıyorum:

Taksici: Abi nerelisiniz?
E: İzmir.
T: Oooow Abi güzell memlekettir. Ben çok severim. Her yerini gezdim. Konak, Karşıyaka,
Bornova,Buca, Çeşme, Dikili, Foça, Urla, Narlıdere, Ödemiş...
D (içses): Hönk. Bütün İzmir'i saydı adam.
E: Epey gezmişsin. Ne için gittin?
D (içses): Anaaaa kocam taksiciyle muhabbete yönelik, konu açıcı girişimler yapıyo.
T: Gezmeye gittim abi. Çok seviyorum ben orayı. İnsanı sıcak, yobaz yok en başta. Sen bakma başabakan taktı oraya ama, yobaz yok abi orda vermezler orayı!
D (içses) Hönk !
E (içses) Hönk !
E: Denizli memleketin insanı sıcak oluyo tabi.
T: Yok abi İzmir başka. Bak isanbulda da deniz var öyle mi orası? Her yer yobaz dolu orda. Gerçi Ankara'da karıştı artık. Abi var ya ben kaç senedir bu işi yapıyorum. Hiç bir zaman bu kadar sıkıntıya dümedim biliyo musun? Ki çalışkanım, ekmeğimi taştan çıkartırım. insanlarla uğraşmasalar da bu işlere baksalar...ah

Dudağımızda hoş bir gülümsemeyle indik müzenin kapısında. İzmir propagandasını sevdik, anti propagandasını sevdik, kendimizi turist gibi hissetmeyi de sevdik. Müze kartımızı gösterip, para vermeden içeri girmeyi de sevdik. Öyle güzel güzel gülümsedik. Müzeye girdik.

Bunca senedir Anadolu Medeniyetleri Müzesini gidip görmemişim. Çok ayıp! Ne güzel bir binaymış. Ne hoş bir yermiş. Ülkemde Anadolu Medeniyetleri katman katman olduğundan, biz tarihi bir kazı alanı üzerine direk bina bile yapabiliyoruz yeri gelince. Bakınız Ulus şehir çarşısı. O yüzden müzede gördüklerim beni etkiledi ama şaşırtmadı. Hatta az bile buldum. Sergilecek 100 katı eser vardır diye düşündüm içimden. Ankara'nın orijinal amblemi olan güneş kursunu ve bereket tanrıçası heykelini yakından görmek çok hoşuma gitti. Altın takıların tasarımlarını sevdim. Eskiden daha zevkliymiş insanlar dedim kendi kendime. Balgat kazısında bulunan yüzüğün hastası oldum. Elimde olsa takarım :)



Müze çıkışında deliler gibi acıkmış olduğumuzdan yönümüzü Pirinç Han'a doğru verdik. Ancak Çıkrıkçılar'ı çıkmadan Pirinç Han'a varmak ne mümkün. Koca ile çıkrıkçılar öyle zevkli gezilmiyor. Annesini çekiyor insanın canı. Çıktığımız yokuşun ve merdivenlerin ardından Pirinç Han'da yediğimiz kıymalı gözleme ve ayranın tadına doyum olmadı.

Cumartesi burada bitmedi. Oradan kendimiz vurduk tango pratiğine. Oradan da alışverişe. Akşam eve vardığımızda topuklarımız ağrıyordu. En son Barcelona'da böyle ağrımıştı sevgilimin ayakları :) Gezmek ağrı yapıyor bünyeye ama ruha iyi geliyor :) Geçen Cumartesi Ankara'da turist olmak iyi geldi bize

02 Haziran 2009

2 Haziran Günü...


Bir hırsla bastım televizyonun "kapat şunu" düğmesine.Akşam haberlerini izlemenin anlamsızlığını düşündüm. Günde kaç karakter yazıyorumdur ki ben, karakter başına para alan insan da var diye düşündüm. Ocaktan miss gibi yemek kokusu geldi burnuma. Yok canım altı kısk daha yanmaz diye düşündüm. Babacığımın anacığımın gelecek misafirler için nasıl da hazırlandığını düşündüm. Beraber yaşalanırız biz de diye düşündüm. Akşam eve gelirken kumlar içinde oynayan küçük sıpayı düşündüm. Erteleye erteleye bugüne dek bıraktığım letter of intentimi düşündüm. O kumlar kadar küçük parçaları koy bir araya işte bu dedim içimden. Çılgınca açmış bu bahar, gelincikler, iğdeler, güller, at kestaneleri... Bambaşka bi şey yazmak için oturdum bu bilgisayarın başına- bunları yazdım. Haziranın iki günü geçmiş, ben buna şaştım!

27 Mayıs 2009

Anne ben herşeyden vazgeçtim! Büyünce Vedat Milor olucam!


Duyduk duymadık demeyin, ben büyüyünce Vedat Milor olucam. Dünyayı gezicem. Neresi güzelse orda yemek yiycem. Ülkeme dönücem yufka ekmeğin arasına taze soğan haşlanmış yumurta nane koycam. Puan vericem.

Adamın hangi programını izlesem salayalarım koltuğa damlayayazıyor. Ekranın karşısına çakılıyorum. "Lezzet durakları"nın benzer bir etkisi vardı bende ve hatta "Gezelim görelim"in de ama bu bir başka. (Saydığım programları yapanların ortak bir noktasına değinmeden edemiycem. Kötü giyiniyorlar. Bak kırmızı gömleğe, hatırla gezelim görelim teyzesinin kareli gömleklerini...) Hey Allahım.

Ve üstelik, öyle ye, iç, gez gibi bir durum da yok Vedat Bey'in geçmişinde. Bir yerlerden bulun da ouyun yaşam öyküsünü. Kafa da zehir gibi maşallah! Ama yemeğe çalışıyor.

Anne haberin olsun. Ben büyüyünce Vedat Milor olucam. o da olmadı korist olucam. O da olmadı solist olucam :) Olucak oğlan....

20 Mayıs 2009

Permanent Head Damage

Permanenet Head Damage (PHD). İnsan bile bile kafasına kalıcı hasar alır mı yahu? Evde bir hasarlı varken üstelik :) "TİK" ne demek biliyorken. Karnı burdnunda doktora yeterliliği veren biliyorken. Karnı burnunda tez önerisi yazan biliyorken. Yarım bırakanı biliyorken. Buna ne denir? Bile bile lades!

ODTÜ'nün interneti ıncık cıncık arayıp hangi yönetmelikte yazdığını bir türlü bulamadığım bir uygulaması var. Ancak enstitüye telefon açıp kıdemli biri ile görüşebilirseniz öğrenebiliyorsunuz. Masterı başarıyla bitirdiyseniz; bitirdiğiniz dönem, ya da bir sonraki dönem ALES ve dil sınavlarına yeniden girmeden; sadece hocalarınızdan tavsiye mektubu almak ve başvuru ücreti yatırmak suretiyle; ODTÜ'nün diediğiniz bir enstitüsünde doktoraya başvurabiliyosunuz. Bir nevi özendirme, gaza getirme düzenlemesi. Benim gibi sazanlar için bire bir. Başvuruyorum. Biter, bitmez, yarım kalır, atılırım, af gelir, yeniden başlarım, bir nefeste bitiririm, 6 senede bitiririm, bu şehirden taşınırım, önceliklerim değişir, okuyamayacak kadar bıkarım, okuma hevesim gece uykularımı yener, hayattan bezerim, annemler benden nefret eder, kocam "ben sana demiştim!" der falan filan... Bu hikaye sürer gider. Başvuruyorum!

Ve bütün konuşmaları bir sonuca başlamadan bitirebilen sözcük geliyor. HAYIRLISI!

17 Mayıs 2009

Doğanlar-Doğuranlar....


Son blog yazısından bu yana ben bir kere daha doğdum. Etti mi sana 27 koca yıl! "Before 30 kuralı" olarak adlandırdığım "otuzundan önce doğurmak lazım" hissiyatım sebebiyle, giderek her yıl doğum günlerimde biraz daha teleşa gark olmaktayım. Hay ben böyle modernleşmenin; böyle kaygısını!

Herneyse, kaygıları bir kenara bırakıp, güzellikleri anlatayım. Bu yıl, bir gün önce bizim evde, ertesi gün öğle tatilinde odtü çarşı önünde ve akşam üzeri yeni iş yerimin güneşli-leylaklı-çimenli bahçesinde olmak üzere 3 doğum günü kutlaması yaşadım. Emeği geçenlere, hatırlayanlara, hazırlayanlara çok teşekkürler. İsimleri tek tek yazarsam birilerini atlarım diye korkmaktayım. İnsanın sevdiği insanlar/sevenleri olması, hatırlanması çok güzel.


Pazar günü bizim evdeki partide, oldukça ekonomik bir çözümle aynı pastayı 4 kişi üfledik!
1-Bilge (doğumgünü için)
2-Ben (doğumgünüm için)
3-Anıl (ikinci anneler günü için)
4-Berna (İlk anneler günü için)
Sonra hediyeler alındı verildi. Tam parti havası oldu ortalık. Çok güzel oldu çok. Şu anda üzerinde lap toplumla tıkır tıkır yazımı yazdığım diz üstü kahvaltı tepsim, cinsinin begonya olduğunu tahmin ettiğim bir saksı sarı çiçeğim, bir tango albümüm ve bir de şıkır şıkır kolyem oldu. Canım sevgilim peşinen cep telefonu almıştı zaten. Herkese teşekkürler.

Buna ek olarak 10 Mayıs 2009'dan hatırlayacağım üç şey:
Güneş oğlana dişlerini kaşısın diye soyduğum hıyarın ardından bütün ahalinin kendini hıyara vermesi :) Kendi çatalımla Deniz'e pasta yedirmemi takiben yediğim fırça :) Kendi pastamı üflerken tuttuğum dilek! (iş yerindeki pasta için başka dilek tuttum!)

Geçen hafta sonu bunlar olurken, bu cumartesi ise başka bir doğum organizasyonu vardı. 1 Mayıs tarihinde dünyaya gözlerini açan Burcu ve Uğur'un küçük kızları Duru'yu görmeye gittik. Nergisle birlikte cuma günü bir bebek bezi pastası hazırladık. Hazırlarken de pek bir keyif aldık. Bundan önce Güneş'in ve Deniz'in doğumlarında da planladığım ancak gerçekleştirmeye fırsat bulamadığım bu pastalı sürpriz, genç anne babanın oldukça hoşuna gitti. Sevindik. Küçük Duru kızımızı öptük kokladık. Ömrü uzun olsun!

Nazar değmesinden korktuğumuz içindir ki; Duru'nun fotografını koymuyorum. Ha bir de anne- baba ve aile büyüklerinin bana kızmasından tırsıyorum o ayrı! O nedenle bebek bezi pastasına "bunun neresi yenecek acep?" şaşkınlığıyla bakan genç anne ve babayla idare edin!

Özetle doğanların, doğuranların ömrü uzun olsuuuun! Doğum günleri ve anneler günleri kutlu olsun :) İkisinin birlikte kutlanacağı günler de olsuuuun! Amin!

06 Mayıs 2009

Devam eden procelerimden


Her şey bir haftasonu Beymen'in outlet mağazasında başladı.
Genç erkek her tarafı saç örgülü hırkaya aşık olmuşcasına baktı ve "aaacaaaayyyip güzelmiş!" dedi.
Genç kadın bir hırkaya baktı, bir erkeğin çarpılmış bakışlarına.
Bu sırada etiketi gören gözler yuvalarından fırladı! 300 küsur TL! Üstelik 900'lü rakamlardan bu rakamlara düşmüştü!Düşmek mi? Böyle bir saçmalık olamazdı artık canım.
Genç kadın kendini tutamadı ve bir anda "Amaaan kocacım ben sana örerim bunun aynısını" dedi.
Genç erkek bu sözü unutmadı. Yaklaşık 1,5 sene boyunca söyleye söyleye kadının kulağını kuruttu!
Zaten genç kadının ipleri alıp altyapıyı kurması 6 ay sürdü.
Hikaye böyle....

Proce halen devam ediyor. Önler ve arka hemen hemen bitti. Fermuar almaya bile gidildi. Fermuar satan amca ile muhabbete girildi. Amca kazağın bitmesine pek ihtimal verememiş olacak ki "Sen bitir öyle gel, şimdi fermuar uzun kısa olmasın!" deyip gönderdi beni. Ama yaka için misinalı şişi hazır ettim. Azimliyim! Procemi bu yaz bitireceğim. Ağustos da olsa fark etmez. Canlı mankene kazağı giydirip fotografını çekeceğim!

04 Mayıs 2009

Barcelona 2

Siz değerli okuyucularımdan gelen yorumlardan anlıyorum ki, gezi yazılarının bölük pörçük olmasından dolayı bir rahatsızlık mevzu bahis. “Dört günde gezdiğin yerin yazısını kırk günde yazmak ne demek?” diye sorarlar adama, değil mi ama? Mümkünse sormasınlar. Bu arada yaşam hızla akmaya devam etti. O aktı ben ıslandım, Allah sizi inandırsın.

Az gittik uz gittik, Hürkuş’un sırtına bindik. Vardık Barcelona Havalimanı’na, gördük ispanyol pasaport polisini gülmekten öldük. Yahu insan sıradaki her kişiyle mi sohbet eder? “Buenos dias DiiiiDeam”. “Hola şekerim!”. Çok konuşan Akdeniz insanı modeli İspanyol milletinin temsilcisi genç pasaport polisininin sıcak karşılamasının ardından, çok sevgili ilginç kişilik tur rehberimiz Kadir’in kuyruğuna takılıp otele doğru koyulduk yola. Bu sırada turun gürültü makineleri gürültü yapmaya çoktan başlamışlardı bile.

Çıkarım 2: Tur dediğin aktivitede durum, yaş ortalaması ne olursa olsun, okul gezisinden pek de farklı olmuyor. Geç kalanlar, sürekli bıdırdanıp hiç bir şeyden memnun olmayanlar, gürültü edenler… Bu durum daha havaalanında check-in sırasında iken hissediliyor. Sürekli ve grup halinde gezen artık “tur-matik” olmuş tipler “ay biz bilmem nereye de gitmiştik, orası buradan çok daha güzeldi, de mi Aysel?” diye konuşaraktan kafanıza edebiliyor. Bunun için tur dediğin şeyi sadece uçak bileti ve konaklama için kullanmak, gitmeden önce şehre internetten çalışmak ve mümkünse eline bir navigasyon cihazı alıp kafana göre gezmek en mantıklısı.

Turu satın aldığımız acentenin beceriksizliği nedeniyle, şehir merkezindeki otelde yer bulamamıştık. Bu nedenle şehir merkezine 15 km mesafede Mollins de Rei denen yerdei aynı adlı Holiday Inn oteller zincirine bağlı bir yerde konaklayacağımızı biliyorduk. Netteki yorumlar otelin uzak ama oldukça temiz olduğunu söylüyordu. Yorumlar doğru çıktı. Otel tertemizdi hakikaten. Resimdeki odanın aynısında kaldık. Konfor konusunda bir sıkıntı yaratmadı bende. Zaten gezmekten şişen ayaklarla odaya döndüğümüzden; yorgunluktan nerde uyuduğumuzu bilecek halde olmuyorduk orası ayrı. Yalnız otelde bir konuda eksik fark ettik!

Çıkarım 3: Len bu Avrupa denen yerde taharet musluğu teknolojisi henüz icat edilmemiş, iyi mi? Hehe!

İlk akşam saat 18 sularında vardığımız otelimizden kendimizi rehberimiz, orijinal insan Kadir eşliğinde dışarı attık. Sağolsun bizi tren istasyonuna dek götürdü. Sonra Katalunya Meydanı’nda bıraktı. Sonra belirtilen saatte yine aynı yerden geri aldı. (Biz bu sırada sürüden ayrı takıldık. Görüdüğünüz gibi kurt filan da kapmadı.) “Kadir the original” elimizde her türlü tren saati ve destinasyon bilgileri, ulaşım haritası olmasına karşın, daha ilk akşam otele dönerken, trene ahali olarak binme sahnesinde, lafa karışan “bu kesin yanlış tren!” diye bağıran amcanın da biraz gazına gelerek, paniklere gark oldu. Oysa biz kocamla sanki kırk yıldır Barcelona toplu taşıma sistemini kullanıyormuşçasına rahattık. Yaşana paniğe bi anlam veremedik. Daha önce ailemizin hiç tur rehberi olmadığından ,kendisinin davranışlarına bir anlam yüklememeyi yeğledik. Barcelona’nın muhteşem şehir havasından soluklanmış olarak zevkle odamıza döndük!

Her ne kadar Avrupa’da bir yer görüp ülkesine geri dönen her Türk’ün yaptığı, “geyik” olarak adlandırılabilecek ve artık klişeleşmiş konuşmalardan sakınsam da benim Barcelona gözlemlerim de benzer klişeler içeriyor. Bu klişelerin bizim ülke olarak mehteran takımı gibi bir ileri iki geri gitmemizden kaynaklandığını düşünüyorum. İşte bu durum bizi düzgün dökülmüş asfalta hayran bırakıyor. Bazı klişeler:
  • Adamlar şehri çiçek gibi yapmış abi. Sokaklar tertemiz, bal dök yala.
  • Toplu taşım konusunda aşmışlar iyi mi? Bizdeki gibi tabela bulucam diye bön böne bakmaya gerek yok. Her yerde haritalar var. Broşürler var. Büssürü metroları var. Metro hatları renklere göre ayrılmış. Elinle koymuş gibi buluyosun.
  • O kadar yol gördük abi, ne bir çukur ne bir yama vardı iyi mi?
Klişeleri bir yana koyacak olursak, Barcelona’nın en güzel yanı şehrin özel yönetimlerce içine edilmemiş, bilakis, korunmuş bir dokusunun olmasıydı. Ünlü mimar Gaudi’nin eserlerine hayranlık duyduğumuz kadar, o tarihi eserlerin yanına modern yapıları müthiş bir uyumla yapan anlayışa da hayranlık duyduk. Balkonlarına sadece çiçek ve bisiklet koyan ahaliyi takdir ettik. Sokaklarda “Avukat Hasan İşbilir” , “Jinekolkog Dr. Selahattin Temizeller” tabelasına benzer tabelalar aradık. Bulamadık. Şehrin içinde bir yaya olarak dolaşmanın keyfine vardık.
Kaldırımlara çıkmak için uzun atlama oynamak zorunda olmayışımıza şaşırdık. Engellilerin ve bebek arabalarının da rahatça gidebileceği dar sokaklardan yürüyüp, kafelerle bezeli meydanlara vardık. Artık meydanı bile olmayan bir şehirde, üstelik başkentte yaşayan bireyler olarak, bir yandan Barcelona’ya gıpta ederken, her geçen gün daha da içine edilen şehirlerimize yandık.

Ertesi gün tur kapsamında olan tek gezi olan, şehir gezisini yaptık. Otobüsle yarım günde yapılan bu gezi esnasında rehberimiz Gaudi’nin ünlü eserleri hakkında “bence o kadar da bişey yok, girmeye pek gerek yok!” diyecek kadar nezih! açıklamalarda bulundu. Len sen bunu söyleyeceğine şurda yenir, şurda içilir, şuraları görün desene!

Bu şehir turunda şehrin önemli yerlerini (Sagra da Familia, Casa Mila, Casa Battlo) şöööyle bir otobüs içinden gördükten sonra; yine Gaudi’nin bir eseri olan Park Guell’de inip dolaştık. Zaten mozaik sanatına hayranlıktan gebermekte olan bendeniz, Antakya’daki antik dönem mozaiklerden sonra, modern tarzda yapılmış mozaiklere park Guell’de dokunup, hayranlık duydum. Gaudi Usta’nın elini öpmek istedim. “Helal olsun!” demek istedim. Turist kalabalığından neredeyse yıkılan park, Barcelona’da giriş ücreti ödemeden gezebileceğiniz tek yer. Adamlar her şeyi turistik olarak organize etmişler. İspanya’ya senede 50 milyona yakın turist geliyormuş zaten.

Çıkarım 4: Taharet musluğu teknolojisini henüz icat edememişler ama turizm konusunda kendilerini aşmışlar. İstanbul’daki kadar tarihi eser onlarda olsa senede 50 değil 150 milyon turisti ağırlarlar. Antakya’daki kadar mozaik onlarda olsa, bütün şehrin yerlerini mozaik yapıp, şehri turistten yıkılacak hale getirirlerdi herhalde!

Aynı gün öğleden sonra benim de görülecek yerler listemde bulunan akvaryuma gittik . (Giriş 17 euro) Dünyadaki her denizin farklı akvaryumlarda sergilendiği etkileyici bir yerdi. Dalışı özlediğimi duyumsadım. Pek çok balığı ilk kez bu kadar yakından gördüğümüz bu yerde sanırım en çok ilk kez gördüğümüz “Picasso balığı”na bayıldık.

Pek çok başka yeri daha gezdik. Yağmur hemen hemen her gün yağdı. Yılmadık. Şemsiye ile gezdik. Yağmurlukla gezdik. Kocacığımla metro haritasının uzmanı, Barcelona’nın hastası olduk.
İklimsel koşulları nedeniyle toprağında zeytin ağacının yanı sıra sağlam ressam da yetişen bu yerde, Picasso, Dali ve Miro’nun müzeleri yer alıyor. Miro müzesine sıra gelmedi. Picasso müzesini gezdik. Burada ressamın erken dönem eserlerini ve resim sanatındaki nasıl yol kat ettiğini gördük.

Dali müzesi ise apayrı bir blog konusu... Yaratıcılığın ve çılgınlığın sınırlarında gezinen ressamın kendi elleriyle oluşturduğu ve bir dönem de yaşadığı Figueras’daki müzesi tek kelimeyle müthişti. Buraya tur şirketinin organize ettiği ekstra tur ile gittik. Barcelona’dan 1 kaç saat mesafedeydi. Orijinal karakter Kadir yerine bu gezide bize diğer otelin tur rehberi bir hanım eşlik etti. Daha müzeye varmadan tabloları ve bilimum hikâyelerini bir sanat tarihi dersi şeklinde güzel güzel anlattı. Biz de sevgili rehberimiz Kadir’in nezih! Yorumlarını anıp kulaklarını çınlattık.
Çıkarım 5: Anlaşılan o ki, tur şirketleri turun kendisinden elde edemedikleri kârı , ekstra gezilerden elde ediyorlar. 10 Euro’ya izlenebilecek flamenkoyu 50 euroya satıyorlar. Müze gezilerinindede benzer şekilde fahiş fiyat uygulamaları var. Tek olumlu tarafı girişte sıra beklemiyorsunuz. Grup bileti ile ayrı bir kapıdan giriş yapabiliyorsunuz. Dört kişilik kafa dengi bir arkadaş grubuyla yurtdışına gidip, çevredeki yerleri araba kiralayarak gezmek en makûlü gibi görünüyor. Bu hem kazıklanmaktan, hem de çevredeki gereksiz insan kalabalığından sizi kurtarabilecek bir hareket olabilir.

Pek sevgili rehberimizin en güzel hareketi, bize açık büfe deniz ürünleri sunan bir yerde akşam yemeği organize etmesi oldu. Sanırım oldukça ünlü bir yerdi ve tıpkı bizim kebapçılarımızda olduğu gibi kapısında ünlü futbolcuların resimleri asılıydı. Tabi Barcelona’lı futbolcular. Açık büfede, aklınıza gelebilecek her tür deniz ürününün satıldığı “la boucherie” da yer alan her tür deniz ürününün pişmişi vardı. Arada çiği de vardı. Onu da yedim . Bu açık büfenin üstüne ızgara balık, tavuk ve bufalo etinden oluşan bir başka menü ve onun üstüne de tatlı geldi. Hatta bi de üstüne kahve geldi. Vallahi süperdi.

Ha bir de unutmadan Camp Nou'yu da gördük. Maç ssatine denk geldiğimizden stadı ve müzeyi gezmek yerine maçın atmosferinden nasibimizi aldık. Canım sevgilim daha yolda stada doğru giderken bile çocuklar gibi şendi. Sırf bunun için bile stada gitmeye değdi.

Bu kadar uzun bir blog yazısını bu noktaya kadar okumuş olan sabırlı okur. Yazmayı unuttuğum başka şeyler tabi ki vardır. Artık sabrını daha fazla zorlamadan bitiriyorum ve diyorum ki:

Gez dünya'yı gör Barcelona'yı!

26 Nisan 2009

BENDEN HAVADİSLER

Barcelona Blogu Antakya bloguna dönmesin diye bi hamlede yazıp bitireceğime and içerim sevgili okuyucu. Ama önce havadissever okuyucuya bir kaç kelam yazayım. Bir içimi dökeyim. Kendini teşhir etmekten memnun ruhu bir huzura erdireyim.

Neredeyse geçen yıl bu zamanlardan beri, iş yerimde Osmanlının Gerileme Dönemi'ni temsil eden bir dönem yaşandı. Bu döneme bahçedeki çam ağaçları, onların kozalakları, beyaz plastikten sandalyeler, dertten içilen sigaraların izmaritleri, birkaç mevsim, bu mevsimler boyunca gerekli gereksiz ziyaret edilen Bilkent'teki AVM'de yer alan Gloria Jeans'in kirli koltukları, Türkiye'deki bütün bilişim şirketleri, maaş hesabımın uzun süreli sıfırları, internet blogları, zaman zaman blogumun yazıları, her gidenin attığı veda maillleri, annem, babam ve en çok da kocam şahit oldu. Osmanlı benzetmesini bu durum için kasten kullanıyorum. Çünkü durum hakikaten Türkiye'nin en büyük bilişim şirketinden ziyade bir padişahlığı andırmaya başladı. Tek fark padişahın fetvaları mail ile gelmekteydi. Üstelik Vahdettin de Osmanlı'yı bir İngiliz gemisiyle terketmişti bir zamanlar.

Padişah halk'a (Bülent Ersoy telaffuzu ile okunacak) hiçbir açıklama yapmadı. Önceden alınmış, ve başlatılmamış projelerin ihalelerini duyurarak ninniler söyledi. Bu sırada halk halk olmaktan çıktı. Ayaklanan yeniçerilere dönüştü. Lakin yeniçeriler, haşa padişaha ya da onun sadrazamlarına bir kelam etmek şöyle dursun, birbirini yemeye başladı. Gidenin geride bıraktığı şapka kalana takıldı. O da kalanın kafasına büyük geldi. Kendine bir güler yüzü, iş arkadaşına bir günaydını esirgeyen böcekvari yaratıklar türedi. Ortamın çivisi çıktı. Bu ortama maruz kalan bünye üçüncü deli ibrahim kıvamına gelmesin diye ne yapacağımı şaştım. "İtina ile kapak yazısı yazılır ve CV hazırlanır." ilanı verecek hallere geldim.

Evet sevgili okuyucu, sonunda az önce sözünü ettiğim veda maillerinden bi tane de ben yazdım. Ve sonunu "Hayırlısı" diye bitirdim. Bu pazartesi, yani 24 saatten kısa bir süre sonra, eğitimini gördüğüm alanda, uzaktan eğitim alanında, yeni işime başlayacağım. Kendi işini mutlulukla yapabilen azınlıktan olmayı diliyorum. Alışmam gerekecek, bazı alışkanlıklarımı değiştirmem gerekecek, yaşadığım onca olumsuz deneyimden sonra biraz gerginim.

10 dakikadır cümleleri yazıp yazıp siliyorum. Bu blogu nasıl sonlandıracağımı bilemedim. Kapı koydum resim olarak da. Çiçekli bir kapı. Açıyorum. Hadi hayırlısı....

19 Nisan 2009

BARCELONA-1

Bendeniz, “gezemelere gitsek ya, heryerleri görsek ya, piramitler de olur, maldivler de uyar bana.” diye şarkılar söyleyip gezer iken bu yaz bir hafta yurtdışı yapmaya karar verdik. Emrahcım en çok Barcelona’yı istedi. Sonra ben ne kadar tur firması varsa sitelerini ziyaret ettim. Bu işi Paskalya’da yapmanın kesemizin sağlığı açısından daha uygun olacağını gördük. İş yerindeki buhranlı, bunalımlı havanın etkisinde tahtalarımın eksilmesi olasılığına da bir önlem olur hem bu dedik. Bu nisanda atladık Barcelona’ya gittik.

Dünya’da farklı yerleri görme fırsatı bulmuş pek çok insanın top on listesinde bir numara olan bir şehir Barcelona. Yok efendim yüzölçümü şudur yok nüfusu budur diye anlatmıycam; onları açın wikipedia’dan okuyun. Ben gezip, görüp, bayıldıklarımı, edindiğim izlenimleri anlatacağım. Ay ne güzel! Yeni baştan yaşamış gibi olacağım.

Gitmeden önce Barcelona’yı okudum, blogları takip ettim. Hatta abarttım, tatile özel minik bir kitapçık bile hazırladım. 5 güne Barcelona’nın sığmayacağını bilerek nereleri görmeli listesi oluşturdum. Bu sırada sevgili eşim, "hayatım sen çalıştın ya artık gezdirirsin bana Barcelona'yı" rahatlığı yaşadı. Bünyemde built-in olarak bulunan GPS ile yolumuzu bulacağımızdan emin olarak koyulduk yola.

Tur ile gittiğimiz için, gezi boyunca göre göre ezber edeceğimiz, kimini ezber etmekten tiksinirken, kimini tanımaktan sevineceğimiz bir grup insan ile havaalanında bir araya geldik. Çekimizi in ettirmek üzere sıraya girdik. Geçen seferki uçak yolculundan anımsayacağınız sağ koltuk-altına motor takmalı olanından kurtardık; lakin, bu sefer de kolumuzu koparıp, yerine kanat takmış etkisi. Her neyse....

Vın diye gitmedik Barcelona'ya. Öyle google earth usulü bir tıkla zoom-in bir mesafede değilmiş kendisi. Yolculuk teyyare ile yaklaşık 3,5 saat kadar sürüyor. Git-gel İspanya 6 saat bir durum yok yani. Bu sırada, Yunanistan'ın, çizme şeklindeki yarımadanın ve Akdeniz'in tepesinden bakılabiliyor. Hemen önümüzdeki ekran bozuk olduğundan biz böyle hayal ettik. Ayrıca bir charter uçuş olması nedeniyle, dizler ön koltuğa deyiyor. Acil durum halinde başı dizlerin arasına almak na-mümkün! Silme Türk olaraktan 200'ü aşkın kişi gittik Barcelona'ya. Bizden yarım saat önce hareket eden bir uçak dolusu Türk-turist-cengaver daha var. Sanırsın ki, bu kez Viyana değil, Barcelona kapılarını zorluyoruz.

Barcelona'ya gidince öğrendik ki, o kapıları zorlayan sadece biz değiliz. Paskalyayı fırsat bilen her milletten insan zorlamaya gelmiş kapıları. Şehir silme turist olmuş. İspanyollar ise gayet rahat, her sene 45 milyonun üzerinde turist görmeye alıştıklarından olacak ki, dükkanlarını kapatıp tatile çıkmakta sakınca görmemişler.

Çıkarım 1: Paskalya'da yurt dışı turu demek, ucuzluk demek, dolayısıyla kalabalık demek ve ayrıca dükkanların kapalı olma ihtimali demektir.

To be continued.....

01 Nisan 2009

Yetenek+Fikir+Emek


Bazı insanların el işlerine yeteneği vardır. Bazıları ise bu yeteneği değerlendirecek süper yöntemler bulur ve tebriği hak eder. "seninbebeklerin.blogspot.com" işte böyle bir site. Size birebir benzeyen el yapımı bebekler yapıyor ve satıyor. Sitedeki hemen hemen tüm bebeklere baktım. Resimlerle aralarındaki benzerlik müthiş. Bazılarında gülmekten yerlere yattım. Bir göz atın derim. Oldukça keyifli. Hem orijinal bir hediye de olabilir.

30 Mart 2009

TANGO-MİLONGA

Kimi gün düşünüyorum da kızgınlıkları, kırgınlıkları, moral bozukluklarını, isyanları daha rahat yazabiliyorum sanki. Hem de bir başkasına aitmiş gibi yazıyorum bakın onları. Başkasının kızgınlıkları, başkasının moral bozuklukları... Böyle olunca da güzellikler arka planda kalabilyor. Bu kez kalmasın. Seçimi boşveriyorum. İş yerindeki sorunların canı cehenneme. 28 Mart Cumartesi gecesi harika bir gece geçirdim. Onu yazıyorum. Altını kırmızı ile çiziyorum. Tango'dan söz edeceğim başka renk ile çizsem olmaz sanıyorum.


Canım sevgilimle tango macerasına başalayalı ay değil yıl oldu. Hatta anacım bir ara "Kızım bu kurstan size bi sertifika falan vermiycekler mi?" diye tutturup duruyordu. "E düğünde bari iki dönseniz de görsek!" diyenler de oldu. Yahu tango dediğin devasa gelinliği savuraraktan yapılacak bişiy değil. Yine de düğünün önceden tanımlı ve mecburi dansları sırasında, kocacımla ahenkli salındık. Hatta zaman zaman tango tutuşları/adımları deneyip, sırıttık karşılıklı. Sonra sonra tango derslerine ara verdik ve bu yıl itibariyle geri döndük Shine Dans'taki tango maceramıza. Dizlerimde varlıklarını hissetmekten çekinmeyen ve hatta zaman zaman kendi tek partili iktidarlarını kurmak niyetinde olduklarından endişe duyduğum menisküslerim (seçim konusundan bu kadar uzaklaşabildim) elverirdi, vermezdi derken; ağrılı sancılı da olsa devam ediyor tango serüvenim. Ve bendeniz ne şanslı bir hatunumdur ki; kocam da tango seviyor. (Demek ki serüvenim değil serüvenimiz devam ediyor.) Biz böyle sevinerekten gidiyoruz derslere. Ufak tefek "Yok sen yapamıyosun", "Sen ritmi tutturamadın","Sen estetik dönemedin"lerimiz olsa da başka bir derdimiz olmuyor tango yaparken. Rabia ile Umut'u da bulaştırdık bu işe. Ders sırasında onlar da tango öğrenirken tatlı tatlı didişen çift portresi çiziyorlar, arada bir yan gözle bakıp gülüyorum.

Tango Hocamız Murat Gürmen. Gülümsemekten çekinmeyen sıcak ve sosyalliğin everestlerinde gezinen bir karakter kendisi. Ondan tango dersi almak oldukça keyifli oluyor. Ders sırasında, "Murat beni alsa da şu hareketi gösterirken evirip çevirse de ben de kendimi süper dans ediyor sansam" şeklinde düşünce balonlarım oluyor. Gören oluyor mu bilmiyorum.

Shine Dans'ın her Çarşamaba geleneksel olarak organize ettiği Mydonose Plaza Milongaları var. Hadi gidelim! Hadi gidelim! deyip durduğum bu milongalardan hiç birine gitmedik. Hmmm, acaba neden? Bunca zaman sonra, bu cumartesi bizim bilmediğimiz, ancak dünyadaki tangoseverlerin tanıdığı Matias Facio & Claudia Rogoswki'nin katıldıkları Milonga'ya gittik. İyi ki gitmişiz. Sahnede saatin aksi yöne dönerek kuğular gibi dans eden onlarca çifti izleyen biricik kocacım, mest oldu. O çiftler arasında biz de ufaktan bir yer edindik kendimize, daha da mest oldu. Sonra o mest olmuş gülüşle dönüp bana sordu: Hayatım biz niye daha önce gelmedik milongaya? Yanıt: Allah allah niye ki?

Özetle, Cumartesi gecesi mest olduk. Vallahi jest olduk. Neler öğrendik neler...
  • Ankara'da milli maçtır, seçimdir takmayıp tango yapmaya gelen bir grup insan yaşıyor.
  • Bu bir grup insani masada otururken normal insan gibi görünüyor. Gelin görün ki, dans etmeye başlayınca bu normal insanlar, göbeklisi, keli, teyzesi, buruşuk teyzesi yok efendim zayıfı, balık etlisi ağızları bir karış açık bırakacak bir etki yaratıyorlar.
  • Milonga deddiğine şık şıkırdım giyinilip gidilyor. Mümkünse ayak bilekleri, bacaklar ve hatta omuzlar açık bırakılmalı. Bana kalırsa bir de topuz cuk oluyor. Canım seviglime zorla giydirdiğim takım elbise az bile geldi! Dantel çorabım ve mini eteğimle ben de az sayılmazdım hani!
  • Tango dediğin dans şarap gibi! 40'larıda bir çifte, 20'lerin ikinci yarısına yakıştığından daha çok yakışıyor.
  • Milongalar saat 8:30 da başlıyor gibi dursa da pek başlamıyor.
Gözlemlerime dayanarak şöyle diyebilirim ki; farklı insanların aynı amaç uğruna bir araya geldikleri güzel topluluklarda bir sinerji oluyor. Cumartesi gecesi de toplulukta böyle bir sinerji vardı. Vallahi tadına doyamadım. Yine gidelim, yine gidelim. Biz de 40'ımızda en az o kadar şekilli dans edelim! TANGO!

Not: Fotograf, hocamız Murat Gürmen ile partneri Ayşe Karaoğlu'na ait. Ayrıca ayrıntılı bilgi için bakınız: Shine Dans.

23 Mart 2009

Seyyah oldum şu alemi gezerim!


Bir kaç zamandır "sandaletliseyyah" adlı bir blogu takip etmekteyim. Blogun hastası oldum. Blog sahibini taktir ettim. Can'ı sevdim. Hatta İzmir'de karşılaşsak oturur bir bira içeriz birlikte gibi geliyor bana şu an. Bu sabah vize peşinde koşarken, saçmalıklar ve aksiliklerle hoplayan sinirlerim, sandaletliseyyah'ta yayınlanan son blog yazısını okumamla hoplamaktan vazgeçti. Sakinleştim. Neden seyahat etmek istediğimi düşündüm. Çocuk sahibi olunca da gezmek gerek diye geçirdim aklımdan. Kendi küçük dünyalarında birbirinin beynini yiyen insancıklardan olmamak gerek.

22 Mart 2009

Açılan sandık 1- sonuçlar

Oylama sonuçları yeni headerın kalması yönünde oldu. "Sıkıldım ben şu headerı bi değiştiriyim" duygusu bünyeye musallat oluncaya dek yeni header budur.

17 Mart 2009

Metafor-ül Bulut

Bir sürü film izledim, kitap okudum ama elim ermedi işte iki satır yazıvermeye. Yazı yazmak insanın başını birarada isteyen bir eylem duruma bakılırsa. Kafam bu kadar dağınıkken yazdığım da bölük pörçük oluyor özetle. Durum bu.



Ne mi oluyor? Efendim bir bulutun içindeyim şu sıralar. Bir belirsizlik bulutu. Kendi belirgin adı belirsiz bu bulut belirsiz bir desende ilerliyor. Bu nedenle, kimi gün görmezden gelebiyorum kendisini; kimi gün gözüme giriyor; su kaçırıyor gözüme; gözümden akıyor sular. Ben ki kontrol manyaklığında belirli sınırlara gelmiş bir bireyim. Mükemmeliyetçiliğim zaman zaman eşeğin bir taraflarına bulut kaçırmakta. Kendimi dizginlemeye çalışmaktayım. İçinde bulunduğum durum "uncontrollable variable"lar elinde "random" ötesi haller alınca, sorgulama olayının da bi tarafına su kaçırmaktayım. Ne yapmalıyım? Nerde yanlış yaptım? Nerede yanlış yapmaktayım? Sorgulama konusu gözüme su kaçırmakta. Benim tadımı kaçırmakta. Üstelik bulutun içindeyim bir yana kaçamamaktayım.

Öte yandan bu bulut meselesi görüş mesafesini azalttığından en yakınınızdakilerle ilişkilerinizin yıpranmasına sebep verebilmekte. Bunun olmaması için çaba sarfediyorum.

Bulutun önemli etkilerinden biri de bazı olmadık şeyleri daha net göstermesi. Yalakalıkları, yaltaklanma çabalarını, bencillikleri, iki yüzlülükleri pırıl pırıl parlatması. Ben bunu gördüm, ben bunu öğrendim, bi yaşıma daha girdim.

Vay anasını be bulut. Bu kadar gözüme gözüme girdiğine göre, artık yakın olduk sayılır seninle, sana bir türkü armağan ediyorum. "Bulut bulut üstüneeeeee, amaaaaan amaaaan vay!"

10 Mart 2009

Geciken Antakya izlenimlerimden biri daha - Bitmeeeez!


“En büyük asker bizim asker!” diye bağırıyor Hatay Havaalanındaki kalabalık; ya da bana öyle geliyor. Bu zihnimin gürültüye kendince bir mana verme çabasından başka birşey değil. Sonradan, gürültünün nedeninin, yaklaşan yerel seçimler öncesi, aynı uçaktan indiğimiz belediye başkan adayına yöneltilen yalakalık çalışmalarından ibaret olduğunu anlıyorum. Kalabalık beni karşılamaya gelmiş değil. İşin bu kısmı aşikar. Ve fakat, bu kalabalığın içerisinde tepesi kurdeleli lacivert valizimi nasıl bulacağım ve beni almaya gelecek “Ali”yle nasıl buluşacağım aşikar değil. Hadi bakalım.

Hatun, kaçıramayacağı bir İngilizce sınavı olduğundan beni Ali’nin karşılayacağını söyledi. Ben de normal olarak ona Ali’yi nasıl tanıyacağımı sordum. Ali’nin eşgalini ve cep telefonu bilgilerini aldım. Birbirimizi tanımamızın kolaylaşması açısından Ali’nin yakasına bir kırmızı karanfil takmasının uygun olacağını belirttim. Bu eski yöntem pek beğenilmemiş olacak ki cep telefonu marifetiyle buluşup, sıyrıldık Havaalanındaki kendinden geçmiş kalabalığın arasından.

Ali, Antakya’yı ziyaret eden misafirleri ağırlama konusunda uzmanlığını vermiş durumda artık. Yol boyu bana Antakya’yı anlatıyor. Bir nevi panaromik şehir turu yaşıyorum. Karanlık olmasına rağmen Sen Pierre Klisesini, Affan Kahvesini, aynı avluya bakan üç farklı dine ait ibadet yerlerini, Habib-i Neccar Camiini tek tek anlatıyor. Arapça ezgisiyle kurduğu Türkçe cümleleri ilgiyle dinliyorum. Hatun’u beklerken bir kahve içelim diyoruz ve kendimizi Hayyam’a atıyoruz.

Hayyam bir kitap-kafe. Bu yüzden biraz lise yıllarımı biraz da üniversitenin ilk senelerini çağırıyor kısa süreli hafızama. Sahi ya niye gidiyorduk biz oralara? Ergen derlerimizi anlatıyorduk birbirimize, arada bir de köşesi kıvrılmış bir kitabın sayfasında karşımıza çıkıveren şiir, bahane oluyordu kısa süreli aşkımıza. Daha ziyade nikotin okuyup, kendi halimizde bir romanı yazıyorduk. Kızılay’da ergenlik sivilcesi gibi pat diye patladığımız yerlere götürdü beni Hayyam Kafe. Kahvemi içtim, keyif aldım. Aliyse, Hatun’un uzun süren sınavı yüzünden benim sıkılacağımı düşünüp, yersiz bir korku yaşadı bu sırada. Kahvenin köpüğünü hüpletirken korkuyu kovduk gitti. Havalındaki gürültücü kalabalık, iki tarafı iki farklı sokağa açılan Kafe’nin bize uzak kapısında peydah oluyor bu kez. Yok yok. Bu sefer biliyorum. En büyük asker bizim asker diye bağırmıyorlar. CHP’nin bayan Antakya belediye başkan adayı İris Hanım'ı (Hanımın "h" si "kh" şeklinde telaffuz edilecek) el üstünde tutma çabasındalar.

Kahvemizi içip, yemeğimizi yemek üzere hemen yakındaki Anadolu Sofrası'na gidiyoruz. Palmiyelerin altına kurulu, altın rengi masa örtüleriyle gözümüzü alan, şıkır şıkır bi kış bahçesi var Anadolu Sofrası'nın. Garsonlar "misafir"e hoşgeldin deyip elini sıkıyorlar. Misafir burada ben oluyorum. Misafir olması pek güzel oluyor. Hatun gelinceye dek rakımız ve mezelerimizi söylüyoruz. Biranda masa donanıveriyor. Birazdan Hatun geliyor. Hasret gideriyoruz. Sohbet tatlı, mezeler enfes, diyecek yok keyfimize. Bendeniz fotograf makinemi devasa çantasıyla birlikte arabada bırakmış olduğumdan bir kare fotografını çekememişim o sofranın. Nasıl anlatacağım size şimdi? Yazının başındaki fotografa bakıp, yazıyı okuyup anlamaya çalışmayın. Gidin, görün, tadına bakın, bizzat yaşayın! Ben de gecikmiş Antakya yazılarımdan birini daha bitirip, bir başkasını daha sonraya bırakayım.

04 Mart 2009

Yeni Header Yeni Umutlar

Blogum yeni hali ile karşınızda....
Uzun süren gaz vermelerim sonucu bir Göcek fotosunu baştan yaratarak çizimi yapan arkadaşım Güliz'e teşekkürler.
İlüstrator, animatör, animanyak insan kendisi, bir gün bir blogu olması umudunu taşıyorum.

25 Şubat 2009

Hay....

Eve gitmek istememek, evden çıkmak istememek, giyinmek-süslenmek istememek, kimseleri görmek istememek, spor yapmak istememek, sinemaya gitmek istememek, kitap okumak istememek, dizi izlemek istememek ve hatta yemek yemek istememek ve üstüne üstlük blog yazmak bile istememek. Hay....

19 Şubat 2009

Düşünmeyenler yok değiller!


"We should be teaching students how to think.
Instead, we are teaching them what to think." *


Yüksek Lisans tezimi eleştirel düşünme üzerine yaptım. "Düşünme konusuna nerden geldin?" "Bu tez konusunu nerden buldun" diye sormayın. O başka bir yazının konusu olsun.

Eleştirel düşünme üzerine çok farklı tanımlamlar, yaklaşımlar var. Alanyazın oldukça geniş. Konu sosyoloji, psikoloji, eğitim ve felsefe gibi farklı bilim dallarının kesiştiği bir noktada duruyor aslına bakarsanız. Ve adından da gayet açık anlaşılacağı üzere, "düşünme" eylemini temel alıyor. Üstüne üstlük, adından analaşıldığının tam tersine "eleştirme" eylemi üzerine kurulu değil. Daha ziyade "anlama" eylemi üzerine kurulu olduğu söylenebilir.

Okumak, dinlemek, gözlemlemek, anlamak, anlarken varsayımların farkına varabilmek, çıkarımlar yapabilmek, yorumlayabilmek ve en önemlisi bütün bunları yapmayı istemek bu yönde bir eğilim (disposition) sahipi olmak. Dikkat ederseniz, disposition sözcüğünün kendi içinde bir pozisyonu olumsuzladığı fark edeceksiniz. Düşünme eylemi için de durum pek farklı değil. Melih Cevdet seneler önce "Rahatı kaçan ağaç" şiirinde sözünü ettiğine benzer biçimde insanın rahatını kaçıran bir eylem düşünmek. Düşünen bireyler topluluğunun bazı başka pozisyonlardakilerin rahatlarını kaçırdığı ise, yaşayıp yaşayıp, tekrar tekrar öğrendiğimiz bir gerçek.

İşte ne zaman elime geçen bir gazete haberini okumaya başlasam, kafamın bir köşesinde bu konu dönüp dolanmaya başlıyor. Biz neden eleştirel düşünebilen bireyler yetiştirmiyoruz? E-bilmek sözcüğünü buracıktan kasten çıkarıyorum. Zira bilinçli ve hatta kasti bir eylem bu. Çünkü, düşünebilen, akıl yürütebilen bireyler yetiştirilirse "beyaz eşya=oy" denkleminin çözüm kümesininin bir boş küme olduğu gerçeği ortaya çıkabilir. Öte yandan, düşünebilen, akıl yürütebilen bireylerden oluşan bir toplumda muhalif sesleri susturma zahemetine de gerek kalmayabilir. Ve heyhat bu ne yaman bir çelişkidir? Bu pencereden bakıldığında, iktidarların, sağı solu farketmeksizin, ilk önce milli eğitime elatma gayreti gayet kolay açıklanabilir. Bu konu hakkında eleştirel düşünmeye ne gerek?

Ve ne yazık ki bugün yaşadığımız pek çok "saçmalık" üzerinde düşünmeye hacet bırakmadan fark edilebilcek derecede hastalıklı? Bana öyle geliyor ki, bu hastalıklı saçmalıklardan kurtulmak için eleştirel düşünmenin yanı sıra, eleştirel hareket etmek gerek. (Critical tihnking-critical acting) Bu günkü durgunluğumuzun sebebi eleştirel hareket edebilen, devinen, eylem yapan, hareket eden bireyi ezmeye yönelik bir eğitim siteminden geçip gelmemizde aranabilir mi? Düşünüyorum. Düşünüyorum, öyleyse varım! Ve önümüzdeki seçimlerde göreceksiniz ki; düşünmeyenler de yok değiller! Düşünen, düşünmeyen herkes bir oy eder.

*Clement and Lochhead, 1980, Cognitive Process Instruction.