23 Eylül 2006

Didem'in Gözlüğü YOK



Ayşe Arman‘ı tanır mısınız? Ülkenin en yüksek tirajlı gazetelerinde sayfa sayfa röportajlar yapıyor efendim nasıl tanımazsınız? Ben tanırım kendisini. Gazete elime geçtiğinde bir de okurum üstelik. Okurum ve her okuduğumda aynı hissi hissederim. Kafamda hep aynı soru uyanıyor: “E… Yani…..?”

Yazmayı oldum olası seviyorum. Yazıp köşeye atıyordum. Blog, bir nevi yeni bir köşe oldu benim için. Güzel de oldu. Bloga yazdıklarım hayatımın dökümü gibi; benim görüşlerim, benim bakış açım, benim hayatımdan renkler... Bundan normal bir şey yok. Ayşe Arman’la aynı işi yapıyor sayılırız işte. O da kendi hayatının bir dökümünü yapıyor bizlere. Mesela bugün Burj El Arap manzaralı halk plajından, kızıyla yaptığı keyiflerden söz etmiş kendileri. Bir de kızına bakıcılık yapan Necla’nın bir betimlemesini sunmuş bizlere. Durum bu. Fark şu. O Türkiye’nin en iyi gazetesinde yazıyor, ben internette kendi köşem diye nitelendirdiğim blogumda. Benim evimin yanında plaj mılaj yok. Öyle turkuvaz rengi deniz de yok. Arka planında elektrosaz çalan yokuşlu bir Ankara manzarası var. Zaman zaman ben de kendi köşe yazılarımda yansıtıyorum bunları okuyucularıma. Ha Ayşe Arman, ha Didem Avdan…

Durumu şöyle özetleyeyim. Kendisini, röportajlarını okuyorum efendim. İçimden bir ses “Okuma şu kadını sen de yazarsın Didem; hem de Ayşe’ye bin basarsın!” diye rahatsız edip duruyor beni. İçimdeki sesi haklı buluyorum. Evet Ayşe Arman’ın bu lüküs hayat yazılarına sinir oluyorum. Ha bir de üstüne üstlük sevgili okuyucular, satırlarıma sayın hanımefendi gibi son vermek istiyorum .BAAAAAY!

21 Eylül 2006

Okul insanı hayata hazırlar mı?


Az önce Beyazıt Öztürk'ün "Biri Bana Anlatsın" adlı programını izledim. Konu: "Okul insanı yaşama hazırlar mı?" Aslında bloga epeydir birşeyler yazmak vardı aklımda; ama bunca ciddi bir konuyla geri dönmeyi hiç düşünmemiştim. Beypazarından, Burcu'nun mercimekli köftelerinden, Gamze gibi güzel bir anne olmak istediğimden, ne bileyim bir sürü bambaşka şeyden sözetmeyi düşünürken konu geldi geldi yine eğitime dayandı. Eğitim= insanoğlunun kürkçü dükkanı.

Okullar açıldı; bir öğretmen olarak sorumluluklarım yoğunlaştı. Okullar açıldı bir öğrenci olarak da sorumluluklarım yoğunlaşacak. Bu arada kendim için yapmak istediklerim var. Sevdiğim bir adam var, onun yaşamındaki insan olarak sorumluluklarım var. Ailem, annem, babam, kardeşim, dostlarım ve hayatımdaki bütün bu diğer insanlar... Yaşamın onca yüzü, onca tarafı. gerçekleştirmek istediklerim. Planlarım, niyetlerim, duvara toslamalarım, gururdan göğsümün kabardığı anlar, yemek yapmalar, yazılar yazmalar, şarkılar söylemeler, spora niyetlenemeler, erken kalkmalar, tez yazmaya kalkmalar, derse yetişmeler, ve akaşamın bir vakti "ben şunu da yapacaktım." derken uykuya düşmeler. evimden işime, okuluma, pazar sabahları gazete almalarıma yürürken düşünüyorum da sanırım hayatımın en konsantre öğrenmesini okul bitince yaşadım. İlk öğrendiğim, yaşamın bitmez tükenmez bir öğrenmek hali olduğu. Okul insanı hayata hazırlar mı? Ne hayat okuldan bağımsız, ne okul hayattan. kimsenin kimseyi bir şeye hazırladığı yok anlaşılan.

"Günümüz eğitim felsefeleri" (contemporary philosphies of education) başlıklı bir ders almıştım bir zaman. Eğitimin ne büyük bir silah olduğunu düşündürmüştü o ders bana. Bir insanı şekillendirecek, hamurdan heykele dönüştürecek yer, okul dediğimiz. Öyle bir yer ki; bu yerden geçen eli silahlı bir terörist de olabilir, elil enstrümanlı bir müzisyen de. Hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk "ilgilendikleri" yerin milli eğitim olması da tesadüf değil; işte tam da bu nedenden.

Okulda başarılı olmak, yaşamda başarılı olmayı getirir mi? Bilmem? Yaşamda başarı dediğimiz nedir ki? Yaşam dediğiniz oku babam oku, öğren babam öğren. Cevapları bilmiyorum ama öğreniyorum.

10 Eylül 2006

Duygu Asena'dan bir pasaj


Sağlığında hiçbir kitabını okumadığım bir yazar Duygu Asena. Bilerek reddettim okumayı. Çeşitli sebeplerim var. Birincisi çokça tekrarlanmaktan içi boşalan terimlerden bir olan "feminizm" le birlikte anılan adı. İkincisi ise, kadın-erkek ilşkilerini her sansayonel olaydan sonra kendine konu edinen medyada yer bulan siması. Fakat tam da yazarın hayatını kaybettiği bu yaz, "Aşk Gidiyorum Demez" adlı kitabını okudum.
Yazarın kadın-erkek ilişkilerini gerçekten de derinmesine düşünmüş; özümsemiş; aynı olay karşısında kadın ve erkeğin ne tür tepkiler verebileceğini öngörebilen biri olduğunu düşündüm kitabı okurken. Öyle ki; kitapta iki farklı cinsiyette de iç seslerle aynı olayı anlatan karakterler zaman zaman benim sesimmiş gibi oldu; zaman zaman çok yakınımdakilerin. Milattan önceyi karıştıp sarsmış, milattan sonrayı sarsmaya devam eden; hatta miladı bırakın, Adem'i ve Havva'yı bile ilgilendiren bu kadın-erkek meselesine Duygu Asena da bir çare bulmamış tabi ki! Fakat kitabın bir yerinde "Güler" adlı karakterin ağzından, yalana dair öyle bir saptama yapmış ki; pek hoşuma gitti. Paylaşmadan edemedim:

"Hiç yalan söylemem. herkes söylemediğini iddia eder ama ben gerçekten söylemem. Belki de şanslı bir kadın olduğum için böyleyim. Çünkü çocukluğumdan beri yalan söylemek durumunda bırakılmadım hiç. Hayatım boyunca, yalan söylemem gereken hiçbir şeyle karşılaşmadım. Benim için yalana başvurmayan insanlardan çok , çevresindekileri yalan söylemek zorunda bırakmayan insanlar daha önemlidir. Herhangi bir nedenle elinde güç olan kişi, yanındakileri ürküterek, baskı yaparak yalan söylemeye mecbur ediyorsa, yalanı söyleyen mi hatalıdır, söyleten mi? Ne annem, ne babam, ne Yılmaz beni yalan söylemek zorunda bıraktı, o yüzden onları hayranlıkla anıyorum her zaman, benim yalancı olmayışımın nedeni onlardır."

09 Eylül 2006

Tez için blog açmak

"Umutcum bu işler hep senin başının altından çıkıyo" :) diycem olmuycak. Tez sürecinde kullanmak üzre bir blog açtım ve ilk yazımı ekledim bile. (Bu posting için güzel bir türkçe söz bulmak gerek!) Tez bloguma burdan ulaşabilirsiniz efendim. Tez denilen tez zamanda biter inşallah!

03 Eylül 2006

İstanbul Notları


Bu haftasonu sonbaharın gelişini ıslak İstanbul sokaklarında karşıladık sevgilimle. Daha önce İstanbul’a gidince yapılacaklara dair kocaman bir liste yer almıştı bloğumda. Bir güncük vakitte o kocaman listedekilerden sadece bir kaçını gerçekleştirebilecek vakit bulduk. Bunun yanı sıra ekstralar bile oldu.

Bundan yaklaşık bir yıl evvel İstanbul Modern’in kapısında çekilmiş bir fotoğraf geçmişti elime. İtiraf etmekte bir sakınca yok! Deliler gibi kıskanmıştım. Şimdi aynı kapının önünde iki kişi durmaktan aldığım hazzı tarif etmem mümkün değil. Sergiye ulaştığımızda saat geçti, vakit azdı. Sergideki resimlerin önünden transit geçmek zorunda kaldık. Ergin İnan’ın eserini görüp çakıldım oracıkta. Sonra Abdülmecit’in oto portresi… Burhan Doğançay’ın Eczacıbaşı koleksiyonunda yer alan ve içimde “Ah keşke benim evimin duvarında olsa” şeklinde bir cümlenin yankılanmasına sebep olan eserleri. Ve İstanbul Modern’in kütüphanesinde tavandan sarkan o yüzlerce kitabın altında “Allahım burada ne süper fotoğraflar çekilir!” diye bir yandan dişlerimi sıkarken; bir yandan başımın üzerindeki kitapların adlarını okumaya çalışmam; diğer yanda “fotoğraf çekmek yasaktır!” tabelası… Oto portre yapacak yeteneğim yok ama İstanbul Modern tişörtüm var. Pek modern.

Tophane’de içtim. Nargilemin dumanı… Gece vakti Dolmabahçe’de yürüdüm. Devasa çınarların süslediği yolda yürümenin tadı… Mevsim desen sonbahara sürmüş yüzünü, serinceydi. Yüreğim ve avuçlarım dersen, sımsıcaktı…

Bu İstanbul seyahatinde insanın bir şehre nasıl da aşkla, tutkuyla bağlanabileceğini yeniden öğrendim. Bir de sıcak gülümsemelerin genetik olabileceğini…

30 Ağustos 2006

TEZ- akademik dünyalar!

Evet efendim artık resmi olarak da bir TEZ sahibiyim. Bir süpervisor bir de co-supervisor sahibiyim. Sanırım şimdi literatür (alanyazın, her ne kadar TDK'nın sitesinde olmasa da; eğitim bilimleri sözlüğünde var) taramaya başlamam gerekiyor. Bu iş için bir blog açma fikrini kafamda tartmaktayım. Online makaleleri bir arada tutmak; bir nevi elektronik tez-defteri yapmak niyetindeyim. OKULLARIN açılmasıyla birlikte sabote olmaması dileklerimle; vatana millete hayırlı uğurlu olsun efendim. Didem akademik çalışıyor, tanrı akademik dünyayı kazadan beladan korusun! Amin!

26 Ağustos 2006

MEDIA LITERACY

YENİ DÜŞEN JETONLARIN SESİ

Tez konusu belirleme aşamalarında elimde "digital literacy" ve diğer literacylere ilişkin bir ufacık raporcuk ile birlikte hocamın kapısını çaldım. Fakat konu o kadar geniş ve o kadar taze ki üzerinde çalışmak çook zor. Yine de kendisini unutmuş ya da vazgeçmiş değilim.

Digital literacy = sayısal okur yazarlık demek. Terimin Türkçe hali akıllarda pek şimşekler çaktırmıyor, farkındayım. "Digital" sözcüğü "sayısal sözcüğünde karşılığını bulmuyor bana kalırsa. Öte yandan "okur-yazarlık" terimini de tanımlaması zor. Herhangi bir dili okuyup yazabilene okur-yazar demek artık yeterli gelmiyor. Bu terimlerin tanımlarının yeniden yapılması gerekiyor anlaşılan. Yeni yeni duymaya başladığımız çok kısa bir zaman sonra daha da sık duymaya başlayacağımız terimlerden bir tanesi de "media literacy" "medya okur yazarlığı".

Başlıkta yer alan yeni düşen jetonların sesi başlığı işte burda anlamını buluyor efendim. Bir 3. dünya ülkesi olarak medya okur yazarlığı konusundaki jetonumuz yeni düşmüş bulunuyor. (Umarım doğru yere düşer!) Avustralya, Kanada, İngiletere ve hatta Yunanistan bu konuda çalışmalara başlamış durumda! Bizdeki çalışmaların durumuna ilişkin habere burdan ulaşabilirsiniz efendim!

Medya okur yazarlığı önemli. Medayaya nasıl ulaşacağını, onu nasıl kullanacağını, nasıl değerlendireceğini, nasıl analiz edeceğini bilmek demek. Yenilenen eğitim programlarıyla öğrencilere kazandırılmak istenen eleştirel düşünme yeteneğinin kullanılması demek. Koyun olmayın! Mönünüze konan her tuzu yalamayın. Sonra bağrınız yanarak çeşmelere koşmayın demek!

Şu bir gerçek ki herhangi bir mesajı iletmede kullandığımız her çeşit medya artık kendisi de farklı bir mesajı taşıyor. Bu mesajlar zaman zaman iletilmek istenen mesajdan bile daha etkin bir hal alıyor. Artık medyanın dünyayı değiştirme gücünü elinde bulundurduğunu söylemek de abartı değil. (Dünyayı ele geçirme meraklısı kötü karakterlerden biri geliyor aklıma her nedense...) Eğitimin ideolojileri ideolojilerin eğitimi yeniden şekillendirip durduğu gerçeği göz önüne alınırsa; medya okur yazarlığı eğitiminin okullara taşınmasının ne kadar kritik olduğu ortaya çıkıyor. Sanırım bize yine çok iş düşüyor!

25 Ağustos 2006

KAPLUMBAĞA KABUĞU


Uzun zamandır televizyon izlemiyorum. İzlediğim zaman da zaten moralim bozuluyor. Son günlerde yaşanan orman yangını haberleri moral bozmaktan da öte bir etki yapıyor üzerimde. Yaşananlar karşısındaki çaresizliğimiz iyiden iyiye çileden çıkarıyor beni.

Ankaralı olanlar hatta Ankara’ya yolu düşenler çok iyi bilirler. Şehir; devlet daireleri, askeri bölgeler ve özellikle bakanlıklarla örülü bir yapıya sahiptir. Ankara’da sayısı oldukça fazla olan iri ve koyu renkli binalardan hangisine baksanız; kapısının üzerindeki tabelada devletin bir kurumunun adını görürsünüz. Bu binaların içlerine girenler de bilirler ki; odalar tıka basa doludur. Her odada bir değil birkaç kişi sıkış tıkış oturmaktadır. Bilgisayarlarının monitörleri arkasında, harıl harıl çalışmaktadırlar. Buna rağmen, çok hayret vericidir ki; bir yerlerde bir şeyler ters gitmektedir. Sağlık Bakanlığı yaraları sarmakta, Çevre Bakanlığı atıklara karşı önlemler almakta, Orman Bakanlığı orman yangınları karşısında çaresiz kalır. Bütün bunlar gazetelere televizyonlara haber olur!

Yine öyle oldu! Ülkemin dört bir yanında süre giden yangınlar ve yaşananlar karşısında çaresiz kalan kurumlar haber oldular gazetelere, televizyonlara. Televizyondan kaçsam da yangından da hızlı yayılan haberlerden kaçamadım. 6 gün boyunca devam eden Kaş yangınına karşı alınan önlemler, hantal, ağır ağır yürüyen bir hayvanın hareketlerini çağrıştırdı bana. Evet bildiniz! Kaplumbağa. Şu aralar, çocukken televizyonda izlediğim bir orman yangını haberinden çıkıp gelen bir kaplumbağa fotoğrafı dolanıp duruyor kafamın içinde ağır ağır. Yanmış kül olmuş bir kaplumbağa kabuğu fotoğrafı. Çocukken beni ağlatan o yanmış kaplumbağa kabuğu, korkarım ileride çocuklarımızı da ağlatacak. Çevre konuları karşısında gösterilen bu vurdumduymazlık devam ettikçe; halimiz, canını evinin içindeyken veren kaplumbağadan daha iyi olmayacak!

23 Ağustos 2006

15 Gün EGE Tatili

Koşturmalar, telaşlar, sorumluluklar, hesaplar, hesaplamalar, vakitler, vakitsizlikler, dersler, ödevler, projeler, özlemler hele hele Ankara’da iseniz soğuk kış günleri… Bütün bunların ardından sıcakla birlikte insanda tarifsiz bir tatil ihtiyacının belirmesi… Bağlı olduğunuz iplerden çok kısa bir süre de olsa kopmak, tebdili mekândaki ferahlık, soluklanma. Tatil tatil dediğimiz budur işte. Uzun bir uykuda birkaç saniye sürmesi itibariyle rüya diye de tabir edilebilir. En azından bu yaz benim geçirdiğim tatile direk rüya denebilir. Muhteşemdi!

Tatile başlarken sıfırladığımız kilometre saati eve döndüğümüzde 2800 kilometreyi gösteriyordu. Aşağıdaki haritada yer alan kırmızı çizgiler tam olarak ifade etmese de Ankara- Gebze- İstanbul- İzmit- Bozcaada- İzmir- Datça- Denizli- Ankara hattında gelişen tatilin haritasıdır denebilir. Bütün bir Ege nerdeyse!
kırmızı çizgileri mouse marifetiyle çizdim. Yamuktur yumuktur ama gerçeğe yakındır!


Nasıl da bulaşıcı bir tad alıyorduk yolda olmaktan. En çok da Bilge… Umut’un özenle hazırladığı binbir çeşit Cd’lerden tuttuğumuz şarkılara eşlik ederken; gözümüz bir denize, bir zeytin ağaçlarına, bir ayçiçeği tarlalarına takılıyordu. Meydanlardaki çınaraltı kahveleriyle karakterize olan ege kasabalarından birine yerleşme hayali defalarca geçti aklımızdan. Bandırma meydandaki o yuvarlak köşeli birahanenin terasında içki içmek istiyorum arkadaşlar! Mümkünse güneş ağır ağır batarken…

15 günlük tatili 15 gün boyunca yazabilecekmiş gibi hissediyorum şimdi kendimi. Burnuma sarı bir tülle örtülmüşçesine, güneşle ışıldayan Ege’nin bambaşka kokuları geliyor. "Ben geri dönmek istemiyoruuuum!" diye boşuna sızlanmadım oralarda. Zihnime kazıdıklarımdan gayri bir DVD dolusu da fotograf var elimde. Fotograflarla 15 gün Ege tatili devam edecek…

22 Ağustos 2006

Running out of days


Tatil anıları ve resimler sırada beklerken bambaşka şeyler yazmak geldi içimden. Kendi gezegenime geri göndüm anlaşılan. Sabah yürüyüşeri yaparken kulaklığımda tekrar tekrar yankılanan şarkılardan biri. 3 Doors Down- Running out of days! Başka da bişey söylemeye gerek yok. Nokta!

There’s too much work and I’m spent
There’s too much pressure and I admit
I got no time to move ahead
Have you heard one thing that I’ve said

And all these little things in life they all create this haze
There’s too many things to get done, and I’m running out of days

And I can’t last here for so long
I feel this current it’s so strong
It gets me further down the line
It gets me closer to the line

And all these little things in life they all create this haze
There’s too many things to get done, and I’m running out of days

All these little things in life they all create this haze
There’s too many things to get done, and I’m running out of days

Will all these little things in life they all create this haze
And now I’m running out of time I can’t see through this haze
My friend tell me why it has to be this way
There’s too many things to get done, and I’m running out of days

28 Temmuz 2006

Tatildi, kitaptı, Heyecandı....


Paul Auster New York Üçlemesi ile beni etkiledi, özellikle de kilitli oda. Kitabın kapağını henüz kapatmış olarak; taze bir zihin bulanıklığıyla yazıyorum şimdi bunları. Tatil yolculuğuna çıkmama dakikalar kala zihnimin bu bulanık halini normal görüyorum zaten. Denize bakıcam derinliğim artacak, netleşeceğim ve sonra eski çöplüğüme geri döneceğim.

Birazdan valizleri toplama vakti gelecek. Bir zamandır götürülecekler diye belirlenen bütün o şeyleri ( şapkalar, terlikler, güneş sütleri, giysiler, fotograf makineleri...) mantıklı olma katsayısı ile çarpıp öyle yerleştireceğim valizime. Tembihim o yönde. Modern insanın maddeden bağımsız yaşayamayacağını kanıtlar bir kalabalıkla birlikte yola çıkacağım.

Doğma büyüme bir Ankaralı (eski çöplük/daimi çöplük) olarak denize olan sevgimi nasıl açıklarım; nasıl anlatırım? Bunun için daha uzunca ve daha özenle yazmalı sanırım. Bir gece vakti varılan yazlık evde sabaha kadar dalga sesi dinleyip uyuyamayan bir kız çocuğunun heyecanı hala var içimde. Büyüdükçe heyecanlarımı törpülemeyi ben de öğrensem de içimde valizlere yerleştirilmeyen cinsten, rengarenk, kıpır kıpır hisler taşıyarak çıkıyorum bu tatile, pupa yelken...

23 Temmuz 2006

Bir B.G. Mesajı


İtiraf ediyorum! Star wars'ların hiç birini izlemedim. Ne var? Siz de belki yıldızların Kitabı'nı izlemediniz. Saldırıları, savunmaları ön yargıları bir yana bırakmalı şimdi. Diyeceğim o ki; yoğun istek üzerine, Dune serisini ilk kitabını okudum. Yazarın hayal gücüne hayranlık duydum. Yediğim fırçalar bir yanda kalsın. Kitabı sevdim. Öyle ki; bazı cümleleri dönüp dönüp okudum. Burnum kendine bir "bahar" kokusu üretti; onu duyar oldum! Serinin devamını okumak ve bir Bene Gesserit mesajı ile konuyu kapatmak istiyorum. NOKTA.

"Din ve politika aynı arbaya bindiğinde, arabayı sürenler yollarında hiçbir şeyin duramayacağına inanırlar. Paldır kültür gitmeye başlarlar... Gittikçe hızlanırlar, hızlanırlar, hızlanırlar. Karşılarına engeller çıkabileceği düşüncesini akıllarına bile getirmezler ve gözü kapalı koşturan bir adamın çok geç oluncaya dek uçurumu göremeyeceğini unuturlar."

21 Temmuz 2006

Jan Saudek

Sanatla ilgilenen her insanın biraz arızası vardır kanımca. Müzisyen, ressam, şair hiç farketmez. kendiyle, dünyayla, birileriyle her zaman bir derdi vardır. Bu dert, üretimi de beraberinde getiriyor sanırım. Jan Saudek de böyle bir fotografçı. Yaşam hikayesi arızasını kanıtlar cinsten. Derdini fotagrafla ve resimle anlatmayı başarmış arızalılardan biri Jan Saudek. Çek sanatçı "dudakları" açık bıraktıran yapıtlara imza atmış. Aşağıdakiler de kendisinin eserleri. Pek sevdim!

19 Temmuz 2006

Gotan project -yanıcı bünye

İzne çıkmama 2 gün kala bir başağrısı, huysuzluk, mutsuzluk ve iyi saatte olsunlar hali ile karşınızdayım. Gece uykumun bölünmesinden haz etmiyorum. Dün gece uykumu bölünmesine neden olan kardeşime sevgilerimi ileterek bu günkü huysuzluğumun müsebbibi olarak bölünen uykuma suçu atıp tatil hayallerimi çağırıyorum belleğime. İyi geliyorlar.

Neyse heyheyli kısımları bir yana bırakıyorum. Sizi yeni tanıştığım bir grupla tanıltırmak istiyorum. Sevgili arkadaşım Ebru beni "gotan project" diye bir grupla tanıştırdı. son albumleri olan "Lunatico"ya eşekten ulaştık. Dinledik. Grup için; tangoyu damardan zerk eden grup mu desem? Ne desem? Bu zamana kadar kendilerini tanımıyor olmaktan ötürü esef duydum. Modern ritmlerle harmanlanmış o akordeon sesi ve adını bilmediğim hatun solistimizin büylü yorumu... Bi de o hatun tango yapmayı biliyordur şimdi. Kıskançlıktan çatla! Tavsiyem sitelerinde yer alan son klipleri "diferente"yi izlemenizdir.

Bütün müzikleri dinlemek, bütün kitapları okumak, bütün yerleri gezmek gibi insanüstü arzularla gerekli gereksiz yanan bünyeye, bir grup daha tanıştıran Ebru'ya teşekkürler!

15 Temmuz 2006

Haftasonu huzur bulunur mu?

Atım arrraaaap ben garra amman ammmaaaaan. İnsan haftasonu huzur bulmak istiyor tabi. Gerçi ben huzurun bir kısmını buldum. Dışarıda, evimde değil. Mümkün değil! Haydi evlerinin önüüüü guyuuuuu. Yine de inatla elime aldım kitabımı, Dune'nun son sayfaları ve en heyecanlı yerindeyim bu sırada. Amaaan garpızız kestiiiim yiyeeen yoook! Paul Atreides'in emirlerini bastırır kuvvette bir ses: Seni gidi Topaaaaal. Benim bildiğim kadarıyla Paul Atreides topal değil, karpuz falan sevdiği de yok. Hikaye çölde geçiyor. Ancak bu hikayenin odamın ter döktrüen sıcaklığı ile bir bağıntısı olmaması gerek. Sıcağı kovalamak niyetindeyken bir ses boğazlamaya başlıyor beni sanki: Şişeleeeer, lingo lingo şişeleeeeeer.

Her yaz, her hafta sonu böyle oluyor. Düğünden bayramdan nefret ettiren bir elektrosaz huzursuzluğuna gark oluyoruz. bu huzursuluk yetmezmiş gibi; Elektorsazın yanı sıra mikrofonla birbirine laf atan iki tane patates soğan kamyonu vardı evin önünde. Oyana da bu yana da sallaaaaa! Batatiiiiiiiz. Bağırma laaaayn. Hadi batitizin irisi burda. O yana da buyana da sallaaaaa. kısa bir sessizlik! Tam oh diyecekken; hoca patetsçileri de düğüncüleri de susturacak bir kuvvetle ses deneme 1-2-3 ile ezana başlar. Ya sabır!

Kesik çayır biçilir miiii?
Haftasonu huzur bulunur muuuuu?

14 Temmuz 2006

FSA (Fotograf Sinema Ankara)


Fotograf Sinema Ankara'da bir süredir devam eden fotograf derslerim ilk meyvesini verdi. 400 ASA'lık ilk 36'lık filmi Okan 'la birlikte çekip bitirdik. Filmi kendi ellerimizle yıkadık. Sonuçlara beraber baktık. Ve o 36 pozun içinde yandaki gözlere vurulduk! sonuç olarak kendi ellerimle bastığım ilk siyah beyaz fotografım yandaki gibi oldu oldu işte!

Üniversite boyunca hep niyetlenip, filme makineye vercek para bulamayıp caydığım fotograf işi pek bir keyif verdi bana. İlk modelime bir adet fotografını hediye ederek telif hakkını da ödemiş oldum sanıyorum. Nice güzel fotograflar çekmek dileğiyle...

FSA'ya ulaşmak için: http://www.fotografsinemaankara.com/

09 Temmuz 2006

Bir pazar gününden...


Efendim bu gün belki de çooook uzun zaman sonra ilk kez evde ve kimse olmaksızın, dışarı çıkmaksızın geçirdiğim bir gün oldu. Ha oturup da dinlendim mi? Verimli işlere imza attım mı? yoruma açıktır.

Sabahın seherinde öten kuşlarla güne başlamaya alışan vücut sabah 8 deyince uyanmıştır. Güne açılan gözler bir daha kapanmamakta diretmişlerdir. Oysa bambaşka planlarım vardı. Dün gece geç saattte gelen uykuyu sabah uykusuyla devşirecektim efendim; brunch yapacaktık yan komşu ile ne mümkün. Dolayısıyla, sabah erkenden kalkıldı. Ne yapıldı? Kitap okundu.Televizyon izlendi. Çoktandır bu televizyon olayına ara vermiştim. Başıma musallat olan ağrının sebebi TV doz aşımı olabilir. Şüpheleniyorum.

Başka ne yapıldı efendim? Etli biber dolması yapıldı. Çünkü ben evde vakit bulunca direk kendimi mutfakta buluyorum. Nedendir efendim? Nedenler sıralı olabilir. Domatesleri küp küp doğrarken başka hiç bir şey düşünmemek insanda yoga etkisi yapıyor deneylerle sabit. Ha bir de oburluk nedenim var kendimce. nadiren yemek yapacak fırsat bulmak olabilir. Bu seferki neden, anne eve gelince jest olsun niyetiydi. (tabi bütün bu yemek yapma hadisesi insanın canı isteyince güzel! İstememesi hali felaketlere yol açabilir. Evlerden uzak diyoruz noktayı koyuyoruz.)

Başka ne yaptım? Balkondaki biberleri suladım. Gazetemi okudum. Bahçeyi süpürdüm. renklileri attım yıkandılar. Ütülendiler. Türkçe dersindeki gibi soralım: Ütütleyen kim? Özne bendeniz. Cümlelerin gidişhatından rahatça anlaşılacağı gibi, ütü kendi kendine olabilen bir iş değil. Bu işin benim tarafımdan yapılması da hiç hoş değil! Nokta.

Başkaaaa. Sunay'ın 6 günlük kızını görmeye gittim. Sunay bir küçük kadındı. Bir küçük anne oldu. Niyetim başka yazılarda kendilerinden söz etmek.

Dinlendim bugün. En önemlisi kafa dinledim. Gürültülü bir işim var da... Son olarak bu pazardan çeşitli dersler çıkarıldı efendim. Yalnızlık zor iş. Hele o kapıyı anahtarla açıp kapamalar. Alışkın değilim. Yadırgıyorum. Canım sıkılıyor. Çalışmak güzel şey. Evde olmak bile insan evini özlediğinde güzel. Doz aşımı her nevi iş için zararlı efendim. Ha bir de insanın yanında sevdikleri olmayınca dolma nefis olsa ne yazar? Tadı olmuyor.

Dolma fotografı için teşkkürler mutfaktazen

03 Temmuz 2006

İstanbul'u özlemek


İstanbul’a daha annemin karnındayken başlayan gidip gelmelerim, Ankara’dayken hep İstanbul’u özlemek alışkanlığına dönüştü zamanla. (Tabi bunda teyzemin boğaz kıyısındaki manzaralı evinin rolü büyük!) İstanbul seyahatlerini arası oldukça açıldı sanırım bu yüzden İstanbul’da gidilecek/görülecek, kişi/yerlerin bir listesi oluştu:

  • Nebahat, Figen, Esin, Aslı, Tevhide....
  • Salı pazarı (klasik)
  • Açıkhava’da ya da Yeditepe zindanlarında bir konser
  • Kuzguncuk, Adalar, modalar, balık ekmek ve midye tava peşinde gidilecek her yer
  • Süleymaniye cami ve Sinan’ın diğer İstanbul’daki diğer yapıtları
  • Pano şarapevi: Kalyoncu Kulluk Cad. No:4 Galatasaray/İST.
  • İstanbul modern: Meclis-i Mebusan Cad. Liman İşletmeleri Sahası Antrepo No:4 Karaköy/ İSTANBUL Tel : 0 212 334 73 00 İ
  • İstanbul oyuncak müzesi: Ömerpaşa Caddesi Dr. Zeki Zeren Sokağı No:17 Göztepe / İST Tel: 0216 359 45 50 – 51
  • Rahmi Koç teknoloji müzesi: Hasköy Cad. No: 27 Hasköy 34445 – İstanbul
    Tel: (0)212 369 66 00 -01-02
  • Cam ocağı: Öğümce, Cam Okulu Durağı, Beykoz İstanbul
    Tel: +90-216-433 36 90, +90-216-433 36 93
  • Mehmet Eyüboğlu yazma atölyesi : Adres: Bedri Rahmi Eyüboğlu Sok., No. 10, Kalamış-İstanbul Tel: (0216) 336 20 66
  • Yılmaz Eneş Ebru atölyesi: Küçük Ayasofya Mah. Ebru sok. Camii Sok. No:12 Eminönü İstanbul

Aç tavuk kendini buğday amabarında sanır. Yaz okulunda çocuklarla cebelleşirken hayallere daldım galiba. Yukarıdaki listeye eklemeler yapacaklar olursa, yeni fikirlere açığım. Bir şekilde bir zaman gidilecek. Yolu yok!

28 Haziran 2006

Ambigram


Birden fazla yönden okunabilecek şekilde yazılmış kelimelere ambigram deniyor. Bilmeyenlere kelimenin sözcük anlamını verdikten sonraaaa efendim gelelim sadede. Çocukken ismimin tersten okunuşuna merak salmıştım, şimdi de sıra buna geldi. Sevgilimin bir Dan Brown kitabının sayfaları arasından çıkarıp tanıştırdığı bu çizgi-yazılar ilgimi çekti! Müspet bir sonuç vermeyen internet gezintilerinden sonra, bir gün öğrendim ki; okulumuz din kültürü öğretmeni İsmail Hoca bunlardan kendi elleriyle yazıyormuş. Sağolsun İsmail Hocam bir tane de benim için hazırladı. Hem de bir hamlede... Ha bir de üstüne üstlük havlu kağıt üzerine. Velhasıl kelam ben onu alladım pulladım siteme başlık yaptım!

19 Haziran 2006

Hem zebânım

Kafam kazan! Bloglar arasında savrulurken şu dizelere rastladım. "hem zebân" aynı dili konuşan, lisanları aynı olan demekmiş! Dizelere vuruldum:

"Ezelden aşinânım ben, ezelden hem zebânımsın
Beraber ahde bağlandık ne olsa yar-i cânımsın
Ne olsam zerrenim kalbimde halâ çarpar esrarın
Gel ey cânan gel ey cân kalmasın ferdaya dîdârın"

16 Haziran 2006

Milyondan sıfır atmak!



Milyondan sıfır attık da kadar güzel oldu değil mi? Attık sıfırların ağırlığından kurtulduk. Ama yukarıdaki 12 milyon için sıfır atmak mümkün değil ne yazık ki! Bu öğretim yılının sona ermesiyle birlikte yaklaşık 12 milyon çocuk karne alacak. Dile kolay 12 milyon! Bu oniki milyonu birarada "öğretmenim" derken düşünüyorum da! Aman Allahııım!
Kayıtsızlıklarımız, hatalarımız, bencilliklerimiz ve daha bir sürü olumsuzluk paramızın sıfırlarla dolmasına sebep oldu! Paramızdan sıfırları atıp sorunlardan kurtulur gibi yaptık. Yukarıda yazılı duran her bir sıfır binlerce, onbinlerce genç yaşamı simgelemekte! Aman! Yaşamları sıfırlamadan...

13 Haziran 2006

Learning Objects



Working as a computer teacher (writer,organizer,printer,secretarizer, microsoft teacher, designer and so on), I just want to mention about things going on in educational technology! Learning objects:

Learning objects are elements of a new type of computer-based instruction grounded in the object-oriented paradigm of computer science.

"Learning Objects are defined as any entity, digital or non-digital, which can be used, re-used or referenced during technology supported learning. Examples of technology-supported learning include computer-based training systems, interactive learning environments, intelligent computer-aided instruction systems, distance learning systems, and collaborative learning environments. Examples of Learning Objects include multimedia content, instructional content, learning objectives, instructional software and software tools, and persons, organizations, or events referenced during technology supported learning (LOM, 2000)."

More basicly it can be said that learning objects are small objects designed to teach a specific subject. They are like pills, just swallow it. (It would be so nice, wouldn't it?)

When I was surfing on the net about educational research I came acrooss with a nice example. Here is a learning object about research.

<

06 Haziran 2006

YUSUFCUK

"yaşam güçtür
hele benim gibi biri için yusufcuk
acılarda bir ölüp bir dirilen
sevinçlerde hep yalnız
biri için yaşam güçtür yusufcuk

suçlu duydum kendimi
benden uzak birşeyleri özlerken
bir düşün neydi bana ayrılan
yalnızca dar çizilmiş yollarda
sağına soluna bakmadan yürümek

ben ki taşardım hep
çılgın seller gibi kendi dışıma
güç dönemeçleri döndüm soluk soluğa
aşksa aşk sevgiyse sevgi
ömür boyu kınandım

hep korku hep tedirginlik
önümde hep kurallar
yazık başkaları gibi olamadım
çok hırpalandım dağıldım yusufcuk
yusufcuk yusufcuk yusufcuk*"

Ne zamandır gözüme takılıyordu bu böcekcikler vitrinlerde. Kendime bir armağan vereyim dedim. Basbayağı böcek işte. Helikopter böceği/tayyare böceği/kız böceği/ ornitopter/ Yusufcuk...

*Afşar Timuçin

30 Mayıs 2006

Söz bitti sendromu

Çocukluk anılarınızdan geriye neler kaldı size? Siz de "fil hafızalı" tabir ettiklerimizden iseniz, benim gibi 3 yaşınızda yaşadığınız kimi olayları her türlü ayrıntısıyla anımsıyorsunuzdur. Ya da 19 senedir görmediğiniz hakkın rahmetine kavuşalı yıllar olmuş, annenannenizin gün arkadaşı bilmemkim teyzenin kızının yaptığı şeftali kurabiyelerin şekli hala gözünüzün önüne geliyor olabilir. Hafızamızın oyunları. Kimi zaman öğle yemeğinde ne yediğimizi anımsamıyoruz bile...

O yıllardan aklımda kalanlardan biri "söz bitti" sendromu. Nereden çıktı bilmiyorum da, söz bitmişti. Yıl kaçtı? Ben kaç yaşındaydım bilmiyorum. Tüm hatırladığım söz bitmişti. Derin bir sessizlik kaplamıştı ortalığı. Kimseler tek söz söylemiyordu. Büyüklerden birinin söz bitti dediğini anımsıyorum. Gün gelir söz biter. Olacak iş mi oysa ki? Bunca curcunanın bunca harala gürelenin orta yerinde, imakansızdan da imkansız görünüyor bugün bana. Kaynağını bilmediğim, gerçekliği sorgulanası bu "söz bitti" yavılsamasını özlüyorum kimi zaman. Herkesler bi sussa da kafamızı dinlesek diye düşünüyorum.

Nereden mi geldi bu çocukluk sanrısı aklıma? Tam da "yazacak bir şeyim kalmadı şu bloga, içim mi boşaldı ne?" diyordum kendime. Söz bitti mi yoksa diye düşünüyordum. Tam da söz bitti derken ard arda diziliverdi sözcükler işte. Hepsi bu!

25 Mayıs 2006

CSO film izledi! Biz de onları izledik!





Ciddi ciddi durum budur arkadaşlar! CSO (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) film izledi biz de onları izledik. Olay şöyle cereyan etti. CSO'nun 2005-2006 sezonu kapanış konseri film müzikleri temalı imiş koşalım gidelim izleyelim diye ahali ayağa kaldırıldı. Tabi ki tarafımdan! Müzikçi Özge'miz bir parmak şıklatması kadar kısa sürede davetiyeleri ayarladı sağolsun.

Hook, E.T, Jurassic Park filmlerinden parçaların gösterildiği sinevizyon gösterimi eşliğinde bu filmlerin müziklerini canlı canlı dinledik. Ay ne güzel konsermiş diyordik ki; 2. yarıda sinevizon olayına bir türlü düzgün çalışmayan DVD player taş koydu. Star wars ve Alaattin'in film müziklerinde senkronizasyon uçtu gitti. Asıl komik olan sinevizyonda görüntüler oynarken bazı yerlede CSO'nun çalmayıp film izlemesi, bizim de onları izlememizdi.

Bütün aksilliklere rağmen klasik müziği sevdirmeye yönelik çok hoş bir kurguydu. Duyduğumuz anda mırıldanıverdiğimiz o ezgilerin, star wars mesela!, aslında koskocaman birer senfonik eser olduğunu kafalara dank ettirdi. Bir de şefin ses tonu pek etkileyiciydi söylemeden edemeyeceğim!

Konserde çalınan eserlerin bestecileri için bakınız john Williams & Alan Menken
Sanki izlediğimiz bütün filmlerin müziklerini bu john Amca yapmış!

22 Mayıs 2006

Tatil.zip


"19 Mayıs gençlik ve spor bayramı kutlu olsun!" Gerçekten kutlu oldu. Hatta pek de mutlu oldu. İzmirlere gidildi. Ziplenmiş rarlanmış minicik bir tatil yapıldı. Biraz köfte misali kızardık güneşin altında ya olsun. Değdi vallahi. Bugün bir final teslim ettim. Yarın sabah son finalimi de teslim edip bu dönemi kapatıyorum. Dönemi bitirmenin rahatlaması bir yana. Deniz kıyılarında gezindim, leyleği havada gördüm, haş haş tarlalarının mor çiçeklerini izledim, güzel yemekler yedim, güzel anlar yaşadım. Yaşasın 19 Mayıs gençlik ve spor bayramı. Yaşasın ücretsiz tatil olanağı sunan iş yerim. Yaşasın sevgilim!

11 Mayıs 2006

Mutluluktan gözleri dolmak

Bu özel günlerin anlamı üzerine gel-gitler yaşadığım oluyor arada bir. "Allah'ın günü işte!" dediğim oluyor. Ancak, o günlerde hatırlanmak var. Ve o günleri yaşamak güzel böyle olunca.
Eve geldiğimde masamın üzerinde iki saksı minyatür karanfil buldum. Az daha ağlayacaktım! Nergisiciğim nasıl da güzel bir sürpriz yapıp, evime bırakmış karanfilleri. Özenle paketlenmiş saksılarda, 2 saksı karanfil. İki tane olması bir ayrı anlam taşımakta benim için :)
"Ulan adam iki saksı karanfil görüp ağlar mı?" demeyin! Böyle güzel düşünülüp, hazırlanmışsa ağlar, yutkunur, duygulanır.
(Aslında görüntülü olacaktı karanfiller, lakin kardeşim dijital makineyi alıp; geziye gitmiş.)
Yorucu bir iş günü yaşadım aslına bakılırsa. Burda hepsini anlatmayacağım güzel bir akaşam, tüm yorgunluğumu sildi attı. Velhasıl kelam, keyifliyim. Bu gece, artık "twenty five" olmuş bi hatun olarak güzel bir uyku uyumaya hevesliyim.

10 Mayıs 2006

Başlıksız

Mecburiyetleri çıkarınca pişmanlıklardan pek bir şey kalmıyor geriye. Öyle tıkır tıkır işlerken hayat; tıkır tıkır yazmayı da öğreniyorsun. Yazmayı... Çizmeyi... Sil baştan etmeyi… “Sallan da sümüğüne bak!” derken, geçip giden o yavru ve insan olma hali dil çıkarıyor sana bir de bakmışsın. Bir de bakmışsın; bir “matruşka”dan bile farksızsın!

Üçüncü boyutta sallanan bir asansör rüyasının bıraktığı ter damlalarıyla sırılsıklam uyanıyorsun bir sabah. Sakladıkların kutularda durmakta… Anlatıp durdukların dolaplardan taşmakta… Belki de umursanmayacağını bildiğinden anlat dur. Dur! Nedir bu? Bir hırs bir heves, akla. Ne varsa duy, ne varsa gör, duy, anla! Beş para etmese de, sen belleğinde sakla. Kıyıda dur! Denize taşı at! Kendini atma! Dönüp arkana korkuyla, bir tek kez bakma!

Arkadaşlar! Kim bastıysa şu ileri doğru hızlı sarma tuşuna, çeksin elini! Normal seyrimizde gidelim. Bu hız tutuyor beni . Tutuyor. Duramıyorum!

07 Mayıs 2006

Ebru


Ebru sanatına olan bu ilgim nerden geliyor bilmiyorum! Karanfile olan bağlılığımla bir yerde çakışıyorlar zannımca. Üniversite kaçtaydık yahu? Nergis, Burcu, İsmihan ve Ben güzel sanatlar topluluğuna yollanıp ebru yapmaya uğraşıyorduk. Bir teknemiz vardı küçücük tefecik, plastiktendi. Baklava tepsisinden yapılma, daha büyükçe bir tekneye terfi bile edemeden yerimizden olduk sonra. Boyalar desen nerde orjinal toprak boyalar nerde biz? Paramız yettiğince aldığımız hazır, ithal! boyalarla uğraştık durduk. Yine de o teknenin başında, sudan kağıda yansıyacak izleri beklerken kalbimiz attı. Sanırım benim kalbim hala bu sanatla uğraşmak için atıyor.

Az önce TRT 2 de "Düşlerle Gelen" adlı programda Yılmaz Eneş, nam-ı diğer Gül Baba, adlı ebru ustasını izledim. Bir kez daha vuruldum o eserlere. Nasıl bir ustalık, nasıl bir emektir ki o şekli verir o suyun üzerinde? Hatasız... Bayıldım. Ustanın bir de güzel web sitesi var. Tıklayın siz de bayılın!
Ne yazık ki ustalar hep istanbul'dalar. Paşabahçe'ye gitmek ve orada cam atölyesine katılmak için yanıp tutşuyordum. Şimdi bir de üzerine Yılmaz Eneş Usta'nın ebru atölyeleri eklendi. Ne yapsam? Ne etsem?

04 Mayıs 2006

Çilek reçeli


Bahar geldi diye çığırtkanlığa soyunduk ya kaç zamandır nafile! Baharın gelişini bir kavanoz çilek reçelinden daha iyi kimsecikler anlatamaz. Televizyonda reklamlarında durmaksızın boy gösteren "çabuk ve pratik" olmakla biz çalışan kadınların satış profilini oluştuduğumuz, "otomatik reçel yaptırıcılar"a inat; anacığımın elleriyle yapmış olduğu çilek reçeli hemen gözünüzün önündedir. Mevcut teknoloji sadece görüntüyü ve renkleri sizlere aktarmama izin vermektedir. Kokuyu alabilmek için gözlerinizi kapatıp, çocukluğunuzdan derin bir nefes çekmeniz; tadı alabilmeniz için ise bir kaç kere yutkunmanız gerekmektedir. Çile-k reçeli, çile bilerek ayrı yazılmıştır, kavanozunda fırını hemen üzerinde durup duruyor. Gelin görün ki; bir kavanoz reçel bende maharete, lezzete, ekmeğe, emeğe, enneannemin evine, yayladaki bahçelere, gıpta etmelere, hüzne ve kimbilir daha nelere uzanıyor!

01 Mayıs 2006

Ergin İNAN


ODTÜ'de yaşanan güzelliklerden biri Odtü Sanat Festivali. Bu yıl 4-28 Nisan arasında 8. si gerçekleşti. Lisanstayken festival kapsamında cam sanatçıları atölye çalışmasını kaçırmıştım ama Hayati Misman ile gravür çalışma fırsatını yakaladım. 4. yıldır, aksatmadan takip etmeye çalışıyorum festivali. Bu yıl bir öğle yemeği zamanından çalıp da gezdim üstelik. Ve gezerken bir resmin öününde çakılı kaldım. Resmin adını hatırlamıyorum. Ressam Ergin İNAN'a ait bir yapıttı. Festival kataloğu elimde olsa; şuracığa yerleştirecektim vurulduğum o resmi. Eve gelince neti altüst edip Ergin İNAN ile ilgili sayfalara baktım. Bambaşka resimlerini de görme fırsatı yakaladım. Buracıktaki "ayak" ta işte onlardan biri.
Not:Resmi Lebriz'den aldı.

28 Nisan 2006

Ayva çiçeği


Bahar gelip geçiyor. Gerçi ben her Nisanda yaşamın takip edebildiğimden daha hızlı aktığını duyumsarım ama bu Nisan hız sınırını aşmışım gibi hissediyorum. İşte tam bu noktada, bugün bir kez daha anımsadığımız boğa burcu kadınına ilişkin ekşi sözlük yorumuna referans veriyorum:

(Derya Sayın'ın eskilerden bir karikatürü vardı; çocukla babası mezarlıktalar, ancak herkesin mezar taşında burçları yazıyor... onlar boğa yükselen boğa'nın önündeler:
" yaa işte böyle oğlum, annen tam bir boğaydı.. güçlüydü, zekiydi... hepimizi çekip çevirirdi.. ama boğalar da herkes gibi bir gün toprak oluyorlar")

Bu yaşamı kontrol altında tutma düşkünlüğü bizim neslin maruz kaldığı aşırı radyoaktiviteen kaynaklanan bir hastalık sanki. Satın alma, elde etme çabasıyla içi içe yoğrulmuş zehirli bir harç. İşin kötüsü hamurumuzda bu harçtan bol miktarda bulunmakta. Bu nedenle çoğu kez bir kabullenme sorunu yaşamaktayız. Hayatımız hızlı donan bir harçtan mamul de sanki; biz yutamadan boğazımızda kalıveriyor ansızın.

Hayatın böyle harala gürele, kavga döğüş içinde, vahşiden de vahşice akmadığı; keşmekeşten uzak dünyalar da var şu koca-minik evrende. Mezarlıkları üst üste yığan şehirler olmaktan çok uzak yerler de var. Mezarlıkların bahçelerdeki mısırlar, çaylar arasında sadelikle yer aldığı yerler... Hamurun değirmende öğütülmüş unla yoğrulduğu, ateşte ağır ağıır piştiği yerler.


Ben bu bahar, ömrümün bundan önceki kısmının yaşandığı yerde, bambaşka bir telaşın oyuncağı olup, bahçemdeki ağaçların resimlerini çekiyorum. Bir dahaki yaz aynı yerde olmayabileceklerini düşünerek biraz... Resimleri çabucak çekip, çabucak gösteren bir makine tutuyorum elimde. Ayva çiçeklerini fotograflıyorum. Hızla açıp hızla sönecekler çünkü. Ve sonra elimizdeki çağlalardan birini bile yiyemeden; yaz gelecek...

24 Nisan 2006

Kedi ve Çamaşırlar



Karşıdaki komidinin altında gizli bir çekmece var. Ben gidince onu aç. İçine namusumu koydum. Zahmet olmazsa en yakın kıyıdan denize atarsın. Taşımak ağır gelirse çekinme önce tükür sonra tuvalete at. Nasıl olsa bir sifonu çeken bulunur. Denize öyle ya da böyle ulaşır o.

Sana pek fazla şey bırakmıyorum. Çekmecedeki çamaşırların tümü kirli. Sen o dantelli iç çamaşırlarının zerafetine bakma. Eve yayılan dayanılmaz konun sebebi elinde tuttuğun o çamaşırın ta kendisi. Ha bir de aç evin tok kedisi var, ne yapıp edip hep beslediğim. Çamaşırları da kediyi de at sokağa gitsin. Henüz evcillik masalına kapılmamış ender hayvanım bi yolunu bulur; hayatına devam eder. Boşuna adını “Amazon” koymadık. Çamşırlarıysa bir kaç saat sonra sokakta oynayan çocukların ellerinde görürsün şaşırma. Çamaşırcı analarına götürürlerse biri yıkar giyer.

Gerçi benim varlığımda kedimi onlarca kez öldürmeye çalıştın, biliyorum. Yine de onu azad et! Eceli olma!

Sahip olduğum iki biblodan biri sendin, öteki sehbanın üzerinde duruyordu. Onu da kedimin başına fırlatıp sen kırdın. Yetenekli sevgilim her zaman yaptığın gibi bir taşla iki kuş vurdun.

Gidenlerin arkalarında mektup bırakmaları adettendir. Bu garip geleneği bozmamak için yazdım tüm bunları. Oysa aklımda başka sorular var. Şimdi nerdedir dersin taşlanarak ölmüş kadınların ruhları? Etrafımızı bunca bencil; çıldırmak üzreyim kimsenin aklından geçmiyor mu bu maskeli şehri bir tek kibritle yakmak?

Haberin olsun geceleri bir yerlerde çıkıp dans ediyorum. Öğleden sonraları bir sergi salonu geziyorum. Sabahları biraz mahmur biraz sinirli uyanıyorum. Anlayacağın kaç zamandır kimseyle sevişmiyorum. Bana bi gün gelmek istersen yeni adresimi henüz ben de bilmiyorum. Ama sana şöyle söyleyeyim: gideceğim yerde kadınların hepsi dantelli iç çamaşırları giyiyorlar ve kendileri aç olsa bile kedilerini hep besliyorlar.

"Yukarıda yer alan metin fi tarihinde yazılmış olup, yazıda geçen kişi ve olayların gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Metnin yazınsal olarak bir değeri var mıdır yok mudur? Bu bir muammadır. Blog sahibi yazıyı bu köşeye yerleştirmiş olmaktan mutludur. Hepsi budur!"

18 Nisan 2006

Allahın çok insanın kıt olduğu yer

Henüz kaç yaşındaydı kim bilir üzerinden at arabasının tekerlekleri geçtiğinde. Şükür ki yaşamıştı. Şükür ki, hayatta kalmıştı köy yerinde. Bu olayın senelerce anne olmaya hasret kalmasıyla sonuçlanacağını kimsecikler bilmiyordu o zamanlar. Kürt Hasan’la evlenen Fahriye’nin üzerine bu sebepten kuma geleceğini de bilmiyordu kimseler.

Fahriye bugün 70 yaşında “Allahın çok insanın kıt olduğu yerden geliyorum!” demiş kendini muayene eden doktora. Doğru! 10 yıl kadar önce yaşadığı köyde dokuz hane vardı. Bugün dört tane. Söğütçü Dede, ki yaşadıkları köyün adı da Söğütçü, o zaman sağlıklı idi şimdi felçli. En az onun kadar bakıma muhtaç Fahriye bakıyor Söğütçü Dede’ye. Senelerce önce nasıl olsa çocuğu olmuyor diyerek evlenmişti Söğütçü Fahriye ile. Ve Allah bir kız çocuğu “verivermişti” de Söğütçü bir türlü sevememişti kızı.

Yıllara yayılan uzun, zorlu bir öykü. Kemalettin Tuğcu romanı tadında. Ya da belki acısında mı demeli. Ses yok, seda yok, insan yok. Ekmek desen pişecek. Soba desen yanacak. Su desen ağacın kovuğundan akacak. Kış olunca yollar kapanacak. Hatta domuzlar inecek köye. Toprak desen çalışmak ister; Söğütçü desen hasta yatağında... Fahriye’nin elleri çarığa dömüş kimin umrunda.

70 yaşındaki Fahriye, 39 yıl sanra ilk kez geçtiği Kurtuluş’u Tandoğan’ı ilk görüşte tanımış. “Sen ne çok çalışmışsın be teyzem.”diyen doktora nispet yaparcasına yanakları kırmızı elmalar.(Benimkiler de benziyor onunkilere laf aramızda.)
Bu akşam yemeğini Fahriye ile yedik. Dişleri olmadığından biraz zorlansa da; kayısı hoşafını pek bir beğendi. Yüzünde koca bir gülümseme vardı. Ayrılırken gözlerinde yaş. Daha otuzlu yaşlarında veremden ölen ablasının torunlarının elinden bir bardak su içmekten memnundu. İçtenlikle kucakladı hepimizi. “Söğütçü” dedi. "bekler beni!" Yaşama olan bağlarının sıkkılığını ispatlarcasına tembihledi yeğenini: “İçme şu sigara denen zıkkımı artık, e mi?”

Acıya,tasaya,hüzne,yokluğa, durmaksızın çalışmaya rağmen yüzünde gülümseme ile yaşama bakabilen bir neslin insanı olarak düşüncelere salıp beni, gitti. Bir daha görür müyüm? Bilmem! Belki de sadece derim ki: "Fahriye benim büyük teyzemdi."

14 Nisan 2006

Bahara açılan kapılar



Dedim ya; "Siz bir de bahçemde vişneler açsın, o zaman görün!" diye. Vişneler açtı. Hava kararmadan eve gelmek pek mümkün olmayınca; geçen sabah fotograf makinemi elime alıp, öyle çıktım evden. Önce, sabah ışığında vişnenin çiçeklerini fotografladım. Bir dahaki bahara vişne ağaçları yerli yerinde olmayabilir. Ben de olmayabilirim. Hem söylesenize; ne kaldı geriye çocukluğumun kocamaaan bahçelerinden? Nerede hani altında oyunlar oynadığım can eriği? Nerede çağlalarını topladığım zerdaliler? Arasına uzanıp evcilik oynadığım bahçeler nerdeler?

Bahçeleri, baharı fotograf makinelerinden medet umarak saklamaya çalışmak beyhude bir çaba belki. Olsun! Günümüzü ellerine teslim ettiğimiz onca beyhude işin arasında lafı bile edilmez.

Uzun etmeye gerek yok! Bu sabah aydınlıktı, önce bulutlandı,sonra yağdı. Bugün ben de bir o kadar parçalı bulutlu; gök gürültülüydüm ne yalan söylemeli. Evime yürürken ıslandım biraz. Torbamdaki elmalar ıslandı. Süt şişeleri ağlamaklı oldu. Her akşamki gibi lacivert boyalı demir kapının önünde başımı kaldırıp göğe baktım. Bir derin nefes aldım. Yağmurun ıslattığı bahçeleri önce kendi belleğime sakladım, sonra belgelerin şuursuzluğuna. İşte burdalar. Bakın! Ve tam da işte o çiçeğe durmuş vişnelerin altından bahara kapılar açtım:

10 Nisan 2006

Yanılsamalar....


Kitabı sevdim. Roman içinde roman tadı yaşattı. Bazı bazı film izler gibi hissettirdi. Bunun yanı sıra zamana ve insanlara dair değişik hislere gark olmama neden oldu. Cahteaubriand'ın aşağıdaki sözü ile ilk sayfadan darbeyi vurdu:
"İnsanın bir tek ve hep aynı yaşamı yoktur. Peş peşe eklenen bir çok yaşamı vardır ve çektiği acıların nedeni de budur."

"Hesabıma göre Frieda Spelling'in yetmişdokuz yaşında olması gerekiyordu. Alma'nın onu tanımlarken anlattıklarını dinlerken atmaca gibi bir kadın canlandırmıştım gözümde: lafını sakınmayan, korkutan bir kadın, gerçek ötesi bir tip; oysa o akşam gelip yanımıza oturan kadın sakin, yumuşak, neredeyse çekingen biriydi. Ne dudağında boya, ne yüzünde makyaj vardı, ne de saçına başına çeki düzen verilnmişti; ama yine de kadınsıydı, yalın, cismani olmayan bir tarzda yine de güzeldi. Ona bakarken, aklı maddeye üstün gelen nadir insanlardan biri olduğunu hissetmeye başladım. Zaman bu insanlardan birşey alıp götürmez, yaşlanırlar ama kim oldukları değişmez, hayatta kaldıkça kendilerini daha da eksiksiz olarak ve acımasıza yeniden yaratırlar."*

(* Paul AUSTER yanılsamalar kitabı, sf 221)

05 Nisan 2006

Aşkolsun! Bi kekimi internete koymadın!



Anacığım, benim fırında makarnanın internette yerini almasından sonra, ne pişirse fotografını çekip internete koymak arzusunda. "Aşkolsun! Bi kekimi internete koymadın!" demek suretiyle resti çekti az evvel. Doğruca koridoru aşıp bilgisayarın başına oturdum ben de. Ne yapayım? Emir büyük yerden! Kek de kek hani. Ben ne yapsam ne etsem onun yaptıkları kadar güzel kabarmıyor. Anacığım kekini internete koydum. Tarifi de sen ekle de artık; sanal alemler bu lezzetten mahrum kalmasın!

31 Mart 2006

Konser Konser Üstüne

Perşembe akşamı "İNCE SAZ"ı, Cuma akşamı ise İlkyar yararına verilen konserde "Vedat Sakman" ı dinledim Odtü Kültür Kongre Merkezinde. Konser konser üstüne.... Melahat Gülses'siz bir ince saz konseri çok da tatlı gelmedi damağıma lakin Vadat Sakman konserini kulisten dinlemenin tadı bir başkaydı doğrusu.

Koşturuyorum. Koşturuyoruz. Ayaklarımızın damarlarına dek yayılan bir yorgunluk, bir huzursuzluk, telaşe... Haftaların nasıl geçtiğini anlamıyorum.Bir yerler hep eksik. En güzel yaşanacak, en tad alınacak anlar hep yarım; hep sallantıda. Gözümü yorgun sabahlara açıyorum. Öyle zamanlar oluyor ki bu yorgunluk ilişkilerime yansıyor. Anacığımın yanağına bir öpücüğü zar zor konduruyorum arada derede. Hep bir telaşenin gölgesinde. Dün akşam Vedat Sakman'ın müziklendirdiği behçet Necatigil şiirini belki on kat daha fazla sevdim bu yüzden. Yaşamalı, vakit olmadı demeden!
Siz böyle olsun istemezdiniz
Böyle olsun istemezdiniz
Bir bakış bile anlatmaya yeterken herşeyi
Kalbinizde kaldı hisleriniz

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Vermeye az buldunuz yahut vakit olmadı

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği
Aklınıza gelmezdi

Siz böyle olsun istemezdiniz
Böyle olsun istemezdiniz
Bir bakış bile anlatmaya yeterken herşeyi
Kalbinizde kaldı hisleriniz

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Vermeye az buldunuz yahut vakit olmadı
Gizli bahçelerinizde açan çiçekler vardı
Vermeye az buldunuz yahut vakit olmadı

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Vermeye az buldunuz yahut vakit olmadı

28 Mart 2006

Bahçemde bahar




Bahar geldi! Sonunda! Bekliyordum. Bademler, zerdaliller çiçeklendi. Yaz saati uygulmasıyla aydınlıkta varıyorum ya evime; gün ışığından nasiplenip bahçemden bahar manzaraları yakaladım işte. Hele vişneler açsın siz bir de o zaman görün!

27 Mart 2006

Humanism! mi?

When I was reading this week’s report about “Humanistic Approach” in education, I thought that I should write some words about this subject.Let’s get started with a nice! Sentence:
“We can not teach a person directly; we can only facilitate his learning” (Carl ROGERS)

I have heard this sentences maybe million times during my undergraduate study. But still the question of “How?” stays unanswered for me. That is maybe because of the deep gap between the “theory” and “practice” in education. As a “fresh” teacher, I’m trying to answer this question by applying my own methods. And I’m sure that most of the teachers get older while trying to give the answer to this question.

Anyway! While reading about another humanistic Maslow. I came across that famous ladder (or pyramid whatever you call it!) of needs. He claims that first hunger, thirst, bodily comforts (psychological) needs should be met. Then safety needs… After then belongingness and love needs… And lastly, the need of esteem should be satisfied. At the top of the hill there stays the “self-actualization” However; the problems that I’m facing nowadays force me to stay in the opposite site to Maslow. Here is a famous saying:
“If any need is fully satisfied, there appears no way to motivate students.” (Didem AVDAN)

By the way, is there anyone who has a solution to the conflict between two opposing needs which are belongingness and self-fulfilment needs? To feel the love and safety, to meet the need of knowing and understanding, to become everything that one is capable of becoming… An impossible design of multiprocessing!

21 Mart 2006

Zambak çeşitlemeleri





Amatör fotograf makinam, annemin gözü gibi baktığı çiçekleri, siyah fon dedikleriyse basbayağı annemin siyah yeleği!

Anne olmak!!!

Biz kadınlar belli bir yaşa gelince sanki gizli bir düğmeye basılmış gibi "ÇOCUUUK" diye bağırmaya başlıyoruz. Akşama kadar çocuklarla uğraşıp bıkkınları oynayan ben bi bakıyorum ki çocuklardan biriyle kucaklaşmışım; sevgi yumağı olmuşum. Ya da "Bu çocuk şimdi niye böyle davranıyor?" diye kafa yormaktayım. Bulunduğum yer itibariyle çocuk- anne ilişkilerine durmaksızın şahitlik ediyorum. Kendi içimde de bu annelik, modern annelik hallerini sorgulayıp durmaktayım. Az önce bloglar arasında yemek tariflerine bakarken bir annenin yorumlarına rastladım. Bir annenin ağzından yaşamında meydana gelen değişiklikler... Buyrun, tıklayın...

18 Mart 2006

Bizi madara eden Piyale Madra


Ademler Havvalar... Kadın erkek ilişkileri anacak bu kadar güzel irdelenebilir. İki satırcık yazı ve konuşan çizgiler... Helel olsun Piyale Madra'ya. Bugün yine çok güldüm ona! Karikatürün kraliçesi! Bizi madara eden Piyale Madra :)

17 Mart 2006

Jean D'arc'ın Öteki Ölümü


İptal edilen turneler, dostların uygun olmayan programları gibi ardı ardına gelen aksiliklerin sonunda; dün akşam Jean D'arc'ın Öteki Ölümü Adlı oyunu ODTÜ KKM'de izleme fırsatını yakaladık.Şöyle bir düşündüm de; öğrencinin, orta gelirlinin, bir tiyatro oyununu izleyememesi, "sanatseverin gerçek ölümü" diye adlandırılabilir galiba. Nakit paraya satılan indirimsiz biletler, Ankara'da akşam saati toplu taşımla eve gitmeye çalışma eziyeti, bir de üzerine son demlerini yaşayan kar ve soğuk hava. Uzun lafın kısası, öğrencilik günlerimi unutmadım!

Yazan : Stefan Tsanev
Çeviren : Hüseyin Mevsim
Yöneten : Kemal Aydoğan
Tanrı:Haluk Bilginer
Cellat: Emre Karayel
Jean D'arc: Esra Kızıldoğan Uygur

İktidar, Tanrı, inanç, para, güç kavramları üzerine Tanrı'nın sohbetine böyle gülüyor demek insan. İnsan=Tanrı'nın sureti... Hmmm demek Tanrı bu yüzden ağlıyor... Tanrı bile yeri gelince oğluna söz geçiremiyor:) Ve "bakire!" dendi mi o bile bir garip davranıyor. Tanrı bizi korusun bitmek bilmez .m davasından; iktidar hırsının her türlüsünden; kuşların uçmak bilmeyeninden...

Televiyondaki oyunculuğunu bir türlü sevemediğim Haluk bilginer'in, evrim teorisini tanrının dilinden anlattığı öyle bir sahne vardı ki; aşk olsun dedirtti bana. Tiyatrocuyu sahnede izlemek gerek. Nokta. Yine ekrandan tanıdığım bir oyuncu olan Emre Karayel'in oyunculuğu da ağızlarda hoş bir tad bıraktı. Gel gelelim, Esra Uygur'un uzun ve oyunun çok kritik noktalarını oluşturan repliklerinde ilgimi toplamakta zorlandığım anlar oldu doğrusu. Esra Seyirci üzerinde hakimiyetini kuramadı bana kalırsa. Velhasılkelam iktidar dediğin her yerde; tiyatro sahnesinden, ikili ilşkilere... oradan taaa uzayın derinliklerine...

12 Mart 2006

PAZAR MAKARNASI


Tembellik. "Yarın yine pazartesi yahu; bu ne genişlik?" diyebilirsiniz. Deyin! Diyin. Oturun bi güzel makarna yiyin! Geç kalktım. Sabah uykularını seviyorum. Yürüdüm. Ter atmayı seviyorum. Gazetelerimi okudum. Türk kahvesi yudumladım bahçemde ki bu artık adam akıllı bahar geldi demektir. Bütün gün rahat kıyafetlerimin içinden çıkmadım. Makyaj yapmadım. Oturdum makarna yaptım! Canıma değsin...

05 Mart 2006

Jack ve Rose'un şarkısı

Pazar pazar IF(İstanbul film festivali)Ankara kapsamında gösterilen filmelerinden birini izledik Okan'la. Daha önce kaçırılmış bir festival filmi vardı. Bu kaçırılmamalıydı tabi ki! Migros gezildi. Alışverişler edildi. Film izlendi, keyifle. Mısırlar bol tuzlu, bol yağlıydı. Pizza her zamanki gibi iştah açıcı. Ve kahve. Sohbetlerimizin olmazsa olmazı. Oooh mis kokuluydu vallahi!

Birazdan istatistiki dünyada kaybolacak olan bir master öğrencisi olarak, önce filme ilişkin bir kaç satır yazmak istedim.


Filmin orjinal adı "The Ballad of Jack and Rose. Rebecca Miller tarafından yazılıp yönetilen film 2005 yapımı. Baba-kız ilişkisinin çarpıcı biçimde ele alındığı film, çocukluğumun bahçelerinde açan çiçeklerle başladı. Rüzgar güllleri, deniz manzaraları ve huzur verici bir ada sessizliği içinde sürüp giderken; bir avuç insanın bir anda karmaşıklaşan ve neredeyse çıkmaza giren ilişkilerinin içinde buluverdik kendimizi. Başlangıçta kopuk ve anlamsız gelen bütün baba-kız diyalogları ilerleyen sahnelerde yerini ve anlamını buldu. Bambaşka bir dünyayı hayal eden 70'lerin "hipi" gençliğinin, her şeyi doğru yapmaya çalışırken yaptıkları hatalar, bilye taneleri gibi ortaya saçıldı. Film boyunca "materyalizm", "özgürlük", "gençlik" ve "yenilik" gibi kavramların sonlarına eklenen soru işaretleri, pek tabi ki konudukları yerde duruyorlar şimdi. Bunun yanı sıra pek çok güzel fotograf karesi de duruyor, yerli yerinde!

Filmin eksik tarafları da vardı tabi... Yine de anlatmak istediğini sadelikle anlatmış bir film rahatlığıyla bitti bana kalırsa. Rose'u alevler içinde değil de; çiçekler dikerken bırakmak; umudunu/umutsuzluğu sorgulamaktı birazda!
Ve filmin şarkıları... Güzeldiler! Gerçi filmin sonunda bütün şarkıları okudum ama; Bob bylan'ın ünlü "One More Cup of Coffee"si dışında hiç birini hatırlamıyorum. Üstelik IMDB'de de bulamadım.

Neyse! Keyifli bir pazar gününün ardından kendimi istatistiki bilgilere gark ediyorum. Kulaklığımda bir şarkı... Bu kez Sertap söylüyor:One more cup of coffee for the road...

01 Mart 2006

Dün gece cehaletimizden biraz aldırdık!


Sabah çok erken başlayan, sunumlarla süren bir günün akşamında, Hacettepe Üniversitesinin M Salonunu hınca hınç dolduran kalabalığın arasına karıştık dün. Hacettepe Senfoni Orkestrası konseri için. Daha önce de orada konserlere gitmiş biri olarak bu kalabalığı pek anlamdıramamıştım başta. Cehaletime verin! Gülsin Onay adını duymamıştım. Dün gece öğrendim.

Chopin (şopen) adı bana hep Türkan Şoray'ın şarkıcıyı; Kadir İnanır'ın yakışıklı ve gizemli besteciyi canlandırdığı Türk Filmini anımsatır. Hatırlıyoruz değil mi? Ancak dün akşam Gülsin Hanım'ın piyanosundan çıkan Chopın'ın 2. piyano konçertosunun nağmeleri ile çağrışımlarım farklılaştı. Enstrüman çalan insanlara olan hayranlığım perçinlenirken cehaletimden biraz aldırdım. Dün akşam için, konserden haberdar eden arkadaşım Şahap'a, bizi misafir eden ve süper keman çalabilen arkadaşım Seda'ya teşekkürler.

25 Şubat 2006

İDİL

Antalya dönüşü! Demek Eylül 2000 miş. Yağmurlar başlamıştı zaten. Varlık dergisinin sayfalarını çevirerek varıyorum Ankara'ya. Aşağıdaki dizeler yer ediyor aklımda. Geçen günkü baş ağrılı akşam üzeri gidip aldım işte Akgün Akova'nın "Sevdiğim Kadın Adları Gibi" adlı şiir kitabını. Sırf bu şiiirin hatırına. Yoksa ne İdil diye birini tanıyorum. Ne İdil beni.

İdil

baban
yorgun bir tilki gibi uyuyor
ve doğduğu ormanın
avcılara satıldığını görür düşünde

annen
derin bir yara izi gibi uyuyor
eline bir bıçak geçse
kimden başlayacağını bilmiyor

kız kardeşinin uykusu
senden kalan solmuş bir giysi gibi
yanıt arıyor geceleri
"kuşlar neden ağaçların en uç dallarında uyurlar"
sorusuna

erkek kardeşin
açık bi' dolap kapağı sanki
içinde patlak bi' futbol topu
yırtık bi' Hayat Bilgisi defteri
ve kırık not yağmurları

sen uyurken
yaralarını sardığın için sevgili İdil
bazı sabahlar güneş geç doğuyor
ve yıldırım gibi içine düşen duygular
salyangozlar gibi
ağır ağır terk ediyorlar seni

aşk denilen şey
onların bıraktığı
fosforlu izler
yüreğin duvarlarında

Akgün Akova / Varlık Dergisi Eylül 2000 sayısı

23 Şubat 2006

20'lik diş


Akşam üzeri başımda yer edinen şu baş ağrısının tek müsebbibi 20 lik dişim değil elbet. Gün boyu dersine girdiğim, her davaranışları ayrı abartılı çocuklarımın da bu işte payı büyük. Şükürler olsun ki ders dediğin bitiyor. Geriye bir tortu kalıyor yazık ki. Böyle akşam vakitleri bir cansıkıntısı baş ağrısının elinden tutup geliyor işte.
Herneyse...
Bloguma uzunca bir aradan sonra yazdığım satırlar da pek bir sıkıntılı oldu. E insanlık hali. Heyheylenmek de olası. Bak hala çocuklar bağırıyor kulağımın içinde. Oysaki sağ kulağım uğulduyor bir yandan. Yanağım şiş. Anlayacağınız bu 20 lik diş zor bir iş.

12 Şubat 2006

Gece yarısı expresi

"Gece yarısı expresi" adını çok duydum. Türkleri kötüleyen film tanımlamasıyla hafızamda yer eden filmi izlemek farz olmuştu çoktandır. Oturdum izledim. İşin kötü yanı, filmde olan olaylardan bir tanesi için bile; "hadi canım bu bizim ülkemizde olmaz!" diyemedim. Bazı sahneler gerçekten çok kötüydü. Kanlıydı, karanlıktı, bile bile yapılmıştı, aşikardı.
Her gün haberlerde bu filmde yer alanlardan kat be kat korkunç sahneleri izliyorum ben. Hem de yaşandıktan kısa bir zaman sonra. Gece yarısı expresinin makinistliğini yapanların bu sahneleri yaşatanlarla aynı hamurdan oluşu şaşırtmıyor beni nedense. İnsanlardan sabun yapıldığını duyduğum bu dünya beni şaşırtmıyor. Üzgünüm!

05 Şubat 2006

Talebe =? Öğrenci

Aktif öğrenme stratejilerinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde, dikkat çekici bir kaç cümle...

"...Genç kuşaklar Batı'nın bit pazarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen olmuş talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan."
(Cemil MERİÇ,İletişim Yayınları 2004, Bu ülke, sf:99)

01 Şubat 2006

YÜRÜMEK


Elimde bir nazım Hikmet şiir kitabı var. Staj yeri arıyorum kendime. Yaşım desen onaltı bile değil. Babam panikle elimdeki kitabı saklamamı istiyor! "Aman kızım başına bi bela almayasın." Ne yaşananlar var dağarcığında kim bilir babacığımın?
Bugün dağarcığımda Nazım Hikmet şiirleri ile yaşıyorum ne mutlu bana. İçimde bi yerde yankılanıp duruyor Usta'nın dizeleri. Yürekten, gülerekten yürümek.....

YÜRÜMEK

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!..

Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!..

Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...

Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek...