09 Mart 2008

Ertesi Güne Kalan Bir Kadın Yazısı

Sevgili anneanem, kızım, kardeşim, arkadaşım.

Bu ülkede kadınsan; sen de anneannem gibi erken yaşta evlenip, çoluk çocuğa karışmışsındır. Hayatında hiç sosyal güvencen olmamıştır, belki hiçbir yerde çalışmamışsındır. Geceleri başını yastığa koyduğunda sızlayan dizlerinden anlamışsındır, ne kadar çok çalıştığını. Kızlar, oğullar sahibi olmuşsundur. Bir de değil, birden fazla üstelik. Yamadığın çorapları bir çocuğunun ayağından diğerine giydirmişsindir. “Bugün ne yiyecek bu çocuklar?” diye düşündüğün de olmuştur. “Ana ciğeri, kopek ciğeri!” diye isyan ettiğin de… Ya da babaannem gibi kuma gelmiştir üstüne de ince hastalıktan teslim etmişsindir canını. Hesabını soran da olmamıştır.

Bu ülkede kadınsan; sen de annem gibi evinin direği olmuşsundur. Kendinden kısıp çocuğuna aldığın muhakkak olmuştur. Belki çok çocuk doğurmamış, belki tarlada çalışmamışsındır. Ama mutlaka kıymeti bilinmemiş emeğinin. “Ev kadını” deyip geçmişlerdir sana. Bir “eline sağlık” denmesini dört gözle beklemişsindir. “Adam” yerine koyan olmamıştır. Ya da belki hem çalışmış hem çocuklara bakmışsındır. Belki okumuş öğretmen olmuşsundur, tenefüs çaldığında kendi çocuğuna bakmaya eve koşmuşsundur. Şanslıysan, emekliliğinde bir nefes alabilmişsindir belki. Aldığın emekli ikramiyesi kendine başını sokacak bir ev almaya yetmemişse bile yine de yaşayıp gidiyorsundur.

Bu ülkede kadınsan, arkadaşımsan, kardeşimsen. Sokakta bir erkeğin tacizine mutlaka maruz kalmışsındır. Bir laf atan, sarkıntılık eden mutlaka olmuştur. Gece geç vakit eve girmekten ya korkmuşsundur, ya buna bir yasak konmuştur. Mutlaka dumuşsundur o sözü. Birinin başkasına orospu diye hakaret ettiğini mutlaka duymuşsundur.

Ya abin ya baban izin vememiştir okumana. Eğer okuyacak kadar şanslı isen, aynı yollardan gelip de aynı sınıfta okuduğun erkek arkadaşlarınının senden daha zeki olduğunu iddia ettiğine şahit olmuşsunudur. “Eksik etek” olmuşsundur. “Saçı uzun, aklı kısa” olmuşsundur. “Elinin hamuru ile erkek işine karışma”na izin verilmemiştir. Hayatında bir kez gördüğün bir adamın karısı olmuşsundur belki kim bilir? Okulunu bitirip de kendi evini kurma hayalini kurmuşsundur belki. Ya paran yetmemiştir, ya da senin adına bir karar veren mutlaka bulunmuştur.

Bu ülkede kadınsan, şanslıysan, seçip seçilebiliyorsan; kadının anneliğine müsade etmeyen sosyal güvenlik tasarılarını meclisten geçiren “kadın” milletvekilleri sen seçmişsindir. Ya da başının şekliyle, eteğinin boyuyla uğraşırken, emekliliğinle, sütünün parasıyla, geçiminle, kreşinle, çocuğunun okuluyla, senin işinle ilgili düzenlemeleri çatır çutur değiştiriveren bir iktidara oyunu bizzat sen kendin vermişsindir üstelik.

Eğitim hakkını dişiyle, tırnağıyla, hem okuyup hem çalışarak kazanan; aydınlık, anlayışlı bir aileye mensup olmaktan ötürü şanslı, eğitimli bir kadınım bugün. “Erkek gibi kadındı” denerek anılan anneannemin beş çocuğunu tek başına yetiştirirken verdiği kavganın sonlarına şahit oldum .Yaşam azmini ve gücünü örnek aldım. Annemin öz verisinin, o en fırtınalı anları göğüsleyen halinin hayranı oldum. Ve bir ilk göz ağrısı olarak, onun ilk sızılarınn müsebibi.

Çok şanslı olduğumu düşünsem de zaman zaman, kadın olmanın “zor zanaat” olduğunu biliyorum. Dünya’nın neresinde olursan ol pek de fark etmiyor üstelik. Bir kadın olarak bu devrin şekillendirdiği kendi kavgamı yaşayıp gidiyorum işte şimdi ben de. Dünya’nın her yerinde bir şekilde, ezilerek, örselenerek kendi kavgasını yaşayan bütün kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun. En çok kadınların emeğiyle yetişen yeni nesillerin daha aydınlık günlere uyanması temennisi ile...

01 Mart 2008

Belediyeden delirten uygulmalar-Bölüm 2008

Doğma büyüme bir Ankara’lı olarak Belediye’lerin yediği haltlara sinirlenmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Sanırım taaa ilkokul yıllarıma dayanıyor. Evimizin önündeki yokuşta, açılıp kapatılmayan çukur yüzünden meydana gelen kazalardan tutun da; defalarca yenilenen eşek kadar kaldırımlara; zamanında gelmeyen çöpçülerden, caddenin bir tarafını kendi alanında kabul edip diğer tarafını hiçe sayan belediye uygulamalarına değin (ki bu uygulama annemlerin evinin olduğu caddede hala sürmektedir. (Bizim evin bulundu bölge Çankaya Belediyesi’ne, yolun karşısı Mamak Belediyesi’ne dâhildir. Elinde süpürgeyle sokağı süpüren çöpçünün önündeki çöp parçası yanılır şaşar, rüzgârla caddenin karşı tarafına uçarsa, sorumluluk alanından çıkar. Ve orada kalır.) bir sürü belediye sinir germe uygulamasıyla yıllardır yüz yüze kalmaktayım. Ben büyüdüm, şehir büyüdü, eski çamlar bardak oldu, ancak bir türlü şu belediyeler adam olmadı. Gene sinirleniyom. Gene sinirleniyom.

Hani bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ve kaldırım yükseklikleri arasındaki ters bir orantı olduğunu savunan bir söz vardır. İşte tam da bu sözün “cuuk” diye oturduğu bir durum yaşanıyor son zamanlarda Ankara’da. Belediyeler yine bi haltlar karıştırıyor ve şehrin içinde ne kadar yol varsa onları ayırmak için beton bloklar koyuyor yolun orta yerine. Deli oluyorum yaaa. Resmen deli oluyorum

Bu önce Çetin Emeç Bulvarı-Ayrancı hattında yer alan çelik halatların sökülmesiyle başladı. “Oooh kopan halatların yerine yenisini yapacaklar sanırım.” derken, trafiğin en kalabalık olduğu saatlerde yolu, o dandik kırmızı/tutuncu kukalarla daraltaraktan, kocaman beton bloklar koydular yolun ortasına. Bir de çoğunlukla yanmayan ancak yine de şekilli olmaktan bir adım geri kalmayan o “yeni” sokak lambalarından dikiverdiler. Oldu bitti! Bitince yolu ikiye ayıran bir kocaman gri duvar oluştu.

Şimdi o gri duvarladan Eskişehir yoluna da yaptılar. Çok hızlı çalışıyorlar Allah var. İki ‘ haftada yapıp bitiriverdiler Eskişehir yolundakileri. Üstelik sadece yolun geliş ver gidiş şeritlerini birbirinden arasına toprak doldurdukları o iğrenç duvarlarla ayırmak yetmedi, toplu taşım için kullanılan sağ şeridi de yoldan o koca duvarla ayırdılar.70 km hızla sağ şeritte seyreden bir arabayı ortadan ikiye ayıracak kadar güzel oldu Allah var! Bi de üzerine kedigözlerini dizdiler. Şeklin dibi oldu!(Bakınızı Armadanın Karşısında bir türlü tamamlanmayan iğrenç yapının önündekiler. )

Yanlı olmamaya, akılcı olmaya çalışıyorum. Mantık arıyorum yapılan işlerde (büyük hata!). Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği, sonradan şehir olmalıktan kurtulamamış bu Orta Anadolu kentinin, bu memur ciddiyetli! yerin, Başkentin giderek artan bir iğrençlikle içine edilişine tahammül etmekte zorlanıyorum. E tabi sonra bana haklı olarak “ya sev ya terk et” diyorlar.

Bu yazıyı kafamdaki sorularla bitirmek istiyorum. Yanıtı olan varsa, varsın beri gelsin!

  1. Yolları ayırmak için kullanılan yöntemler için bir literatürde bir standart var mıdır? (Kızılay’daki zincir şeklindeki uygulamayı tenzih ederim!)
  2. Yolun iki şeridini beton bloklarla ayırmanı başka bir ülke, şehir, ya da kıtada uygulaması var mıdır? Var ise bunun mantıklı bir sebebi var mıdır?
  3. Bu kaldırımları “şöyle yapalım, böyle yapalım” kararını kim almalıdır? Mesela bir binayı şöyle yapalım böyle yapalım, şekilli parti binaları yapalım derken mimarlardan mühendislerden destek alınır benim bildğim. Şehirde böyle büyük değişiklikler yaparken bir meslek grubundan, kişiden, kurumdan, kuruluştan danışmanlık alınır mı? Alınırsa hangisinden alınır? Bu işlerde imzaları olanların canları hiç sıkılmaz mı ? (mimar, şehir bölge planlamacı ve kaldırım mühendislerinden yanıt bekliyorum.)
  4. Bütün bu işleri denetleyen bir denetim mekanizması yok mudur? Şehre yapılan her bi şey rahmetli anneannemin değişiyle “Allah yapısı” mıdır?Yada şehirde yapılacak değişiklerle ilgili olarak o şehirde yaşayanların hiç mi söz hakkı yoktur? (bakınız yaklaşan yerel seçimler ve belediye sınırları konusu)
  5. Eğer bu yol ortasına dikilen ufak gökdelenler, ki renkleri ve biçimleri itibariyle gerçekten yoldan ayrılması, özellikle geceleri çok zor oluyor, ölümlü trafik kazalarında bir artışa neden olabilir mi? (ben en çok bundan korkuyorum.)
  6. Eskişehir yolundaki bu uygulamanın araçları karşı şeride geçmekten alıkoymak, ölümlü kazaları azaltmak için yapıldığı söyleniyor. Sebep bu ise, bu da trafik ile ilgili denetleme mekanizmalarının çalışmadığını alenen göstermez mi? (cevabını bildiğin soruyu sorma!)
  7. Bu tür uygularlara hukuki yollardan müdahale etmek mümkün müdür? (Biz göremedik, torunlarımız görür inşallah!)

25 Şubat 2008

Öğretmen Arkadaşlar

Akşamları eve gelip, ne zaman ayağımın sızısını şöyle koltuğuma dayasam ve elime kumandayı alıp, “iki Tv seyredeyim kafayı dağıtayım” desem, aynı şey başıma geliyor. Üzüntüm, sinirim, stresim katmerleniyor. Şehit cenazelerinin görüntüleri… Zaten iş yerinde dönüp dönüp bu konuya gelmekteyiz. Neyse… ard arda “dizi dizi inciyiz,can sıkmada birinciyiz” nidaları atarak sıralanan haberlerden birisi, beni bu koltuğun başına bu blog yazısını yazmak üzre sürükledi işte. TV’yi kapattım, bilgisayarımın başına geldim.

Bir dönem İlkyar ile yaptığımız etkinlikler sırasında öğrencilere meslek seçiminin öneminden, kendilerini tanımaları ve kendilerine uygun mesleği seçmeleri gerektiğinden söz ediyorduk. Meslekleri tanıtan dersler veriyorduk. Öğretmen-hemşire-doktor-polis dışında hiçbir meslek grubundan haberdar olmayan çocukların ufkunu genişletmekti amaç. Ancak gelin görün ki kendim de inanmıyordum zaman zaman bu ülkede insan kendi mesleğini seçmesinin, sevdiği mesleği icra etmesinin mümkün olduğuna.

Aranızda mesleğini tercih ederken “bilinçli” adımlar atabilmiş, aileden bilinçli, doğuştan bilinçli, şansından bilinçli kimseler varsa onları tenzih ederim efendim ama, benim için meslek tercihi bilinçaltı/hükümetler üstü bir olaydır! Şöyle ki; 2008 yılında bir milli eğitim bakanı çıkar ve der ki; “Alınan kararlar öğrencilerimizi olumsuz etkilememesi için kademeli olarak uygulanacaktır”. Ama eskiden böyle bakanlar olmadığından, onlar aldıkları kararı o yıl uyguladılar. O sene sınavı teke düşürdüler, adını değiştirdiler. Ettiler edemediler, sınav sorularını çaldırdılar. Bizi direk Eğitim Fakültesine gönderdiler. Bizde mürekkep yalamanın sevdasında yanıp tutuştuğumuzdan olacak, bulduğumuz ilk mürekkebi yaladık gitti! Okuduk okul bitti. Ama dert bitti mi? Bitmez.

Ne yalan söyleyeyim okul biteli 3 yıl oldu, hala üniversite tercihim sırasında mıncık mıncık oynanan eğitim sitemi nedeniyle yediğim bu kazığı hatırlamakta ve sindirmekte zorlanmaktayım. Üstelik de ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okumuş olmama rağmen, hatta belki de sırf bu yüzden!

Gelelim filmin ikinci perdesine. Eğitim fakültesi mezunlarının durumuna değinelim. Az önce ekranda tayin olduğunu öğrenen genç öğretmen adayı hüngür hüngür ağlamaktaydı sevinçten. Zira 2 yıldır öğretmen olmayı beklemekteydi. Olamamaktaydı. Olamaz efendim. KPSS denen o sınava girecek, mega süper, harika puanlar alacak ki rakiplerini geride bıraksın. Yok efendim o da yetmeyecek KPSS dershanesine gidecek. Gecesini gündüzüne katacak. Hatta o bile yetmeyecek, üst düzey bir yerlerden torpil bulunacak. İşte o vakit gidecek de mesleğini icra edecek. Ölme eşeğim ölme! Ki bu eziyeti çekenler eşek değil, bu ülkenin gençleri üstelik! Üstelik gittikleri yerde sorun bitmeyecek. Katmerlene katmerlene kırk kat baklava misali olacak, dadından yinmeyecek!

Bu ülkede 69 tane Eğitim fakültesi var1. Bence yetmez. Bizim evin önüne de açalım. Hatta o kadar çok açalım ki, herkes Eğitim Fakültesi’nden mezun olsun, eve gelen "sıhhi tesisatçı" dahil herkes pedagojiden, sınıf yönetiminden, rehberlik ve danışmanlıktan bir miktar anlasın. Gerekli efendim gerekli bunlar. Hatta branşına göre benim gibi bilgisayardan, fenden, fizikten, kimyadan hatta spordan, resimden, müzikten anlasın. Artsın, kültürümüz artsın. Ama bu işi bilenler asla gerçek kadrolarında çalışamasınlar. Hatta eğitim fakültesi mezunlarına diğer devlet kadrolarına alımlarda “salak” muamelesi yapılsın. Özel sektördeki durumlar başka bir yazının konusu olarak kalsın. Bir ipte bunca cambaz oynasııın! Oynasın!

Aklımı başıma toplayıp sinirlerime hakim olmak; “iktidar sahipleri”nin bez parçasına dolanan paçalarını kesmek, onların "şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid etmleri"ni önlemek; yeni atanan öğretmenlerin sınıflarındaki en “tembel” öğrencileri sırasıyla her hafta bir olacak şekilde YÖK başkanı yapmak; başımızdan üstünden uçup giden değerleri tutmak için başka adımlar atmak gerektiğini hatırlatmak; yetiştirilemeyen öğretmenler yüzünden yeni nesil için çalan tehlike çanlarını susturmak istiyorum! Hatta bazen Roma’yı yakmak istiyorum.Derkeeeeen, yazımını bitiriveriyorum buracıkta.Daha elimde bitirilecek bir Eğitim Bilimleri- tezi var zira…. Öğretmen arkadaşlarıma selamlarımla!

1 Erden, M (2007) Öğretmen Eğitiminde Bilgi Toplumuna Uyum Sağlama Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi Uluslararası Öğretmen Yetiştirme Politikaları ve Sorunları Sempozyumu

24 Şubat 2008

GÜZ KUMPANYASI'NDAN ALBÜM

Bugün sizlere bir albüm haberi ile seslenmek istiyorum değerli okurlar. “Güz Kumpanyası “ ilk albümünü Kalan müzik etiketiyle çıkardı.

Doğrusu Emrah elinde albümle ve çıkıp gelinceye dek albümden haberim olmamıştı. Dinledim ve mest oldum. Albüm pek bir lezzetli olmuş. Herkesin ellerine sağlık!

ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu’nda, topluluk barakasında yapılan çalışmalar meyvesini verdi işte. Aslında topluluk üyeleri, ulusal-uluslararası festivallere katılıyorlardı, ODTÜ’de konserler veriyorlardı. Kalan Müzik’ten çıkan albüm ile daha geniş bir kitleye seslenme fırsatı yakalayacaklar şimdi. Berrin'in tereyağ diye adlandırdığım pürüzsüz ve İlay'ın bana her daim Burdur Türkülerini çağrıştıran ince sesini, müzikten anlayan başka kulaklar da duyma fırsatı bulacaklar.

THBT’deki ve İLKYAR’daki çalışmalarımız sırasında zaman zaman aynı sahneyi paylaştığım (tam televizyondaki şarkıcıların laflarına benzedi!) arkadaşlarıma başarılar diliyorum!

16 Şubat 2008

Yemek blogu olmak istiyom


Yaşamda arada bir nefes almak, araya bir virgül atmak, dostlarla açıktan mektuplaşmak gailesiyle başladığım blogumu, artık değiştirmek istiyorum. Akademik konulara eğileceğim bir blog hazırlayayım dedim, olmadı. "Blog yazacağına tez yaz Didem, hem de tez yaz Didem!"Ee ben de düşündüm taşındım bir yemek blogu olmaya karar verdim. Aslında bana bıraksan gezi blogu olucam da. E artık o da büyüyünce... Karta kaçar mıyız? Kaçarız olsun.

Neyse... Bugünkü yemeğimizin adı ise şöyle: "Kocanın kolesterolünü düşüren karnıyarık!". "Çıtır" tabir ettiğim sevgili eşimin kolesterolünün üst lmitlerin de üstünde çıkması vesilesi ile içinde kırmızı et barındırmayan, bizat Ege'den kopup gelen zeytinyağı ile harmanlanmış, buharda pişirilmiş patlıcan ile imal edilmiş bir karnıyarık yaptım bugün. İçindekilerin miktarını sormayınız. Her şey göz kararı! Bi de bu kolesterol olayı kararını bulsa, pek mutlu olucam vallahi!
imza: Desperate blogger!

14 Şubat 2008

Güne böyle başladım!


Güne bu yazıyla başladım. Kalbim güm güm attı. Filmlerde patlayıcıların patlamasın saniyeler kalınca yanıp sönen eküçük ledler vardır ya; bu yazı işte tam öyle yanıp sönüyordu ekranda. 14 şubat 2008 gününün anlam ve önemini belirten durum benim için budur efendim.
Not: Tabi bunda gündemin bu noktada tutmaya çabalayan sevgili eşimin de payı var. E insan gündemi bir sürprizle dağıtır de mi? Yok! Neyse...
Son söz: bir insanı sevme ve akademik dünyalara girme deliliğini gösteren herkesin günü kutlu olsun! Ne mutlu bize...

09 Şubat 2008

Gündemin başını bağlamak!


Başörtüsünü çenesinin altından bağlayan bir anneannenin torunuyum. Onun kendi elleriyle hazırladığı namaz başörtüleri ve yemeniler ile dolu çekmeceler var evimde. “Durmuş Usta ile karısı Hacı’dan gelmiş, hadi al başörtünü de mevlüde gidelim!” dediğinde, onun basamaklara dikkatle basışını gözleyerek yola koyulurduk, başımızı örter kur’an dinler eve dönerdik. Annem başını hiç örtmedi. Bahçeyi süpürürken başına bağladığı yemenisi hariç. Onun dışında hiç tanımadığım öz babaaanem de örtermiş başını. Babaannem diye biliğim ikinci babaannem de örterdi. Dedem rahmetli hacıydı. Bizim evde başötürtünün kenarından çıkan saçlar, lafı edilmeyecek kadar önemsiz ayrıntılardı.


Gelin görün ki, son günlerde alevlenen, alevlendirilen, bu başörtüsü/türban (adına ne derseniz artık) konusu yani geride bıraktığımız on yılda iyice gürbüzleşen bu polemik nedeniyle başörtüsünden nefret etme derecesine geldim. Kendimi dizginlemeye çalışıyorum. Çocukluğumuzdaki bu huzurlu zamanları hatırlamaya çalışıyorum. Biz ilkokuldayken kimse”Benim annem başörtülü, ya senin ki?” diye sormazdı. Şimdi bakıyorum da çocuklarda bu pompalanan gündemin nimetlerinden nasibini almış durumda. “Onlar bizden değil yavrum!” cümlesini zihinlere kazır şekilde yetiştiriyorlar anneler çocuklarını. Ve işte bu nedenle gelecekte bir gün işler öyle bir noktaya gelecek ki; bugün “uzlaşma” dedikleri şeyi sağlayabildiğini sananlar; çocuklarının, torunlarının birbirlerini yemesini, ezip geçmesini, hiçe saymasını, düşmanlaşmasını izlerken, başörtülerinin kenarlarıyla silecekler göz yaşlarını. Üstelik biz bu filmi daha önce de görmüştük!


Yükseköğretimde eğitim hakkı, eşitlik sözleriyle harmanlanarak gelip gündeme oturan bu konu, özellikle eğitim sistemi üzerine oynanması nedeniyle daha da tehlikeli bana kalırsa. Gözlerini kapatanlar şöyle bir baksınlar, sözümona haklarını savundukları genç kızların, çocukların durumlarına. Önce başka konuların başını bağlasınlar. Nasıl mı?


Mesela, ülkemin Başkenti’ne çok da uzak olmayan bir YİBO’ya (bilmeyenler için Yatılı İlköğretim Bölge Okulu) gitsinler. Çocukların okul bahçesinde haremlik-selamlık sıra oluşuna şahitlik etsinler. Daha 10 yaşındayken “Ben kızlarla oynamam!” diyen bu çocukların yaşadıkları bu ortamdam çıkıp “sağlıklı” birer birey olarak topluma kazandırıldığını hayal etsinler. Tabi eğer hayal güçleri buna yeterse...


Oradan çıkıp “Ben okumak istiyorum. Ama babamın parası yetmiyor!” diyen yetenekli, başarılı kız çocuklarının; tarikatlarca, “abla” ve “abi”lerce; pardüseler, başörtüler ve tabi karşılığında burslar armağan edilerek “topluma kazandırılışını” bir görsünler. Tabi eğer canları bunları görmek isterse...


“Türban gündemi” dediğiniz, gerçeklerin başını örten ve toplumu ortadan ikiye bölmeye yönelik olarak bilinçli olarak hazırlanmış bir zehirli bir kap yemek gibi. Yemek isteyenler buyursun yesinler. Bu konu en az başötürtünün kenarından çıkan saçlar kadar, lafı edilmeyecek, önemsiz . Zihinimizi bulandırmayın!


Yasalarda, yönetmeliklerde değişiklikler yaparak genlerin eğitim hayatını mıncık mıncık eden sevgili büyüklerime Cenab-ı Allah’tan akıl fikir niyaz ederim. Bu akşam kendilerinin hayrı de için iki satır kur’an okuyacağım. Başım açık olarak!

03 Şubat 2008

Akademik Bilişim 2008

Geçen perşembe (31 ocak) AkademikBilişim 2008 vesilesi ile Hatice ile birlikte Çanakkale'deydik. Çanakkale, buzları erimeyen bir şehirden gelen beni, özentiden deliye döndürmek için olsa gerek, günlük güneşlikti. Pek güzeldi pek. Şehitlikleri, truvayı gezmek mümkün olmadı ama, dönüş yolunda uçaktan Çanakkale Boğazı'nı kuşbakışı gözlemek mümkün oldu. (Bir de buzlu karlı yollarda yapılan bir gece yolculyğu var ki sormayın gtsin. Okan ve Fatih'le aynı otobüste gittik o yolu.) Daha doğrusu İstanbul aktarmalı uçuş nedeniyle, "Asya ile Avrupa'yı birbirinden ayıran" Marmara Denizi'ni adaları ve bütün boğazları tepeden görmek... Çanakkale'ye uçan tek havayolunun Atlasjet olması, "acaba bu son uçağa binişmiz olur mu?" korkusunu yaşattıysa da; bir dizi aktarmadan sonra, sağ salim eve döndük. Ayrıca, neredeyse bizim evin salonu kadar salonu bulunan ve ancak görenlerin tahayyül edebileceği kadar "küçük" havaalanı, "Burası Çanakkale, bi yerden bi yere 5 dakkada gidersiniz!" cümlesini açıklamaya yetip de artıyordu bile... Çanakkale'de balık yenirmiş efendim. Yedik, öğrendik. Ha bir de peynir helvası. Höşmerim değil.
Bu kadar gördük, gezdik, yedik içtik haberinden sonra bir de konferanstan söz edelim. Böyle bir organizasyonun olması güzel. Her yıl farklı bir ünversitede gerçekleşen organizasyon bilgi paylaşımı için hoş bir ortam. Ancak gelin görün ki; insanları bir araya toplamak "iletişebilmek" için yine de yeterli olamayabiliyor. Allahaşkına artık sunum tekniklerini öğrenmeyeni üniversiteden mezun etmesinler! Yahu bir tane görseli olmayan sunumlar. 8 punto sayfa dolusu yazılar. Daha giriş kısmını anlatırken sürenin dolmasına hayretler içinde bakan konuşmacılar. Sonuç! İzleyici olarak "la havle" çekiyorsunuz. Elden ne gelir! İşin üzücü yanı. Bu insanlar bişeyler üretiyorlar, akademik çalışmalara imza atıyorlar. Sonra gün geliyor üniveristelerde hoca oluyorlar. O zaman, ders anlatırken de bu sunumlara benzer bir manzara ortaya çıkıyorsa, işte o vakit yandık.

21 Ocak 2008

Yeni bir blog daha


Bugün itibariyle, bi cesaret, uzun zamandır planladığım, ingilizce "educational" blogumu kurmuş bulunmaktayım. Devamı gelirse çok güzel olucak diye umut ediyorum. Belki gün gelir "best educational blog award" bile alırım. Buyrun tıklayın efenim: teklörntektireyn

17 Ocak 2008

Saat sabahın sekizi. Kargalar kahvaltısnı etmeden iş yerimdeyim yine. Gelecekte burası ile ilgili olarak en net hatırlayacağım şey bu olacak sanırım. Ancak iş yerinde olmak kimi zaman hayat kurtarıcı olabiliyor. İş yerinde olmak nasıl hayat kurtarıcı olur saçmalama deyip, sinirlenmeyin hemen. Konuyu buradan yaşadığım bir olaya bağlayıp, oradan da bu tezimi destekleyip, sinirlerinizi yatıştırcağım nasıl olsa.

Önceki gün biraz rahatsızlandığım için mesai bitimine bi kaç saat kala koşarak evime gittim. Kendimi kanepeye attım. Ev sıcak demedim, üzerime battaniyeyei çektim. Televizyonun karşısına yerleştim ki; böyle izlerken izlerken uyuyayım, dinleneyim. Fakat durum hiç de öyle olmadı. “Kadın programı” adı altında kategorize edilen programlar henüz bitmemişti. Kanallar arasında dolanırken, ne yapıyor bunlar acaba diye takıldım, biraz izledim, izledikçe sinirlendim. Sinirlendikçe uykum kaçtı. Uyku yalan oldu. İşte burdan konuyu giriş bölümündeki cümleye bağlıyorum. Allahtan işe gidiyoruz da bu hayat karartıcı programların şerrinden korunuyoruz. Özellikle ev hanımlarına sesleniyorum burdan; ya iş bulun ya da televizyonun fişini çekin. Zira bu ekran içinde yaratıklaşan insanlar, televiyonun sadece fişi takılı iken bile etkili olabiliyorlarmış.


Efendim bu programların geçmişi sanıyorum bir on yılı buldu. Belki azdır, belki fazladır bilemiyorum. Önce insanların kendi yaşadıklarını, anılarını anlatmalarıyla ve "halk!"tan yardım istemeleriyle başlayan programlar, sonra aile içi şiddetten, çarpık ilişklilere kadar herşeyin anlatıldığı, ağızlara sakız edildiği programlara dönüştü. Süreleri uzadı. Sunucuları çeşitlendi. Hatta insanları “mutlu bir izdivaç” ile taçlandırmak isteyen bu sunucular zaman zaman çöpçatan rolünde karşımıza çıkmaya başladı. Hatta öyle uç noktalara vardı ki iş; eşler stüdyo bastı, stüdyolar namus cinayetlerine sahne oldu. Ama anlaşılan o ki bu durumdan hiç mi hiç rahatsızlık duymayan, zevk alan ve bu işten para kazanmaya devam eden koca bir “camia” var. Olmasa, herhalde, bu programlar çoktan reyting canavarının kurabiye misali yediği programlar listesinde kendi yerlerini almış olurlardı. Programları sunan “kadınlar”, isimlerini burda bloguma yazmanın bir gereği olduğunu düşünmüyorum, sosyo eknomik olarak kendilerinden "apayrı" bir seviyede bulunan bayan konuklarına isimleriyle ve emir kipinde seslenerek: “sen hiç mi akıl edemedin bunu Ayşeee!” diye bağırma patavatsızlığında bulunamazlardı. Bir yargıç, hakim, hüküm verici edasıyla; tekrar ederek içlerini boşalttıkları "değer"leri ağızlarına sakız etmekten çoktan vazgeçmiş olurlardı. Konukların gagalandığı sahneler, "ismini vermek istemeyen izleyici" alt yazısı, “boyun altında galsın Sülümaaan!” diye bağıran teyze manzarları biterdi. Kocasıyla arasında problem olan kadınların ekrandan “Ben sana televiyona çıkıp, seni rezil idicem dedim di değmi yaaaa!” diye bağrındığı sahneler son bulurdu. Bulmamış. Demek ki var bubun da bir seveni.


Efendim, bu programların iğreçlik seviyelerine daha fazla değinmeden; konuyu şöyle bağlayıp noktayı koymak niyetindeyim. İşe gidin, komşuya gidin, güne gidin. Giderken televiyonun fişini çekin. İşi garantiye alın. Bunlara uymayın. Aklınızı koruyun.

09 Ocak 2008

Geç kalan haberler


Kaç zamandır bloguma tek bir satır karalamamışım. Oysa biliyorum ki blogu takip edenler var. Özetleri yazayım:

Ev sahibi arıza yaptı, arıza yapmamıza sebep oldu, taşındık. Taşındığımız sabah kamyon evin önüne çekilirken kar yağmaya başladı. Bahtsız bedevinin kulaklarını çınlattık. Bi akrabalığımız olup olmadığı konusunda yorumlarda bulunduk.

Eşim, kardeşim, annem ve ben bütün enerjimizi sarf ederek bir gün içinde yerleştik. Pazartesi sabahı yeni evimizde uyanıp, çarşamaba sabahı İstanbul’a doğru yola koyulduk. Sonra bendeni zevime geri dönüp, tek başıma yeni evimde uyandım. Annemleri bir gece misafir ettikten sonra, yalnız geçirdiğim ilk gece Ankara’yı zangır zangır sallayan bir deprem oldu. Yine bedevileri düşündüm. Bu arada telekom ADSL’imi bağlamadığı için internetsiz kaldım. Yazamadım.

Eve taşındığım ilk günler “burası çok uzak” diye huysuzlandım. Zır zır zırladım. Eve gelemedim. Yıprandım. Beni sokaklardan topladı canım sevgilim. Bu günler boyunca her akşam bi posta perde taktım. Boyun yaklaşık 2 cm kadar uzadı. Hala perde sorununu kafamda çözebilmiş değilim. Her sabah perdelere bakıp, ne zaman kısaltıcam bunları diye düşünerek uyanıyorum.

E tabi insan her şeye alışıyor. Ben de alıştım evime. Uzak biraz ama sıcak. Hem de sıpsıcak, sıcacık, sıpsıcacık. Kelimenin gerçek anlamıyla da mecazi anlamıyla da sıcak bir evim var artık. Ooooh! Hatta ömrümün en sıcak kışını geçiriyorum. Evimle dışarısı arasında 40 dereceye yaklaşan sıcaklık farkları oluyor. Tişört+atlet çok geliyor. Gelsin!

Yeni evin yeni ihtiyaçları oldu, dolayısıyla birkaç hafta sonu eksik tamamlamaya ayrıldı. Hala da şunu şöyle koysak, şunu şöyle yapsak diye bakınıp durmaktayım. Neyse... Anlaşıldığı üzere evimden memnunum. İşime gelince, uzayan projeden elimin birazını çekip, ofise döndüm. İnternete kavuştum. Özlemişim vallahi!

10 Aralık 2007

En Büyük Asker


Umutcum askere gidiyor. Dağıtım sonucunu öğrenirken kendim askere gidecekmiş gibi heyecanlandım. Hiçbirşey korktuğu gibi olmadı. Umarım devamında da istediği gibi olur herşey. Askerlik zor iş, kendimden biliyorum!
Şimdi bize "en büyük asker bizim asker!" diye atıp atıp tutmak düşüyor görev olarak. Ha bir de kekli pastalı börekli ziyaretler yapmak. Belli mi olur, belki bayramda ziyarete bile geliriz.
Umutcuğuma bu zor görevde kolaylıklar diliyorum. Sağlıkla git, sağlıkla dön Umutcum!
Not:Umut gidince ben şimdi Emrah'ı kime şikayet edicem yaaa? Bu görevi biri devralsın lütfen!

08 Aralık 2007

Sıdıka Saka


“sıdıka saka'ya tıkladığımda yeni yazılar görmek istiyorum, ilgili kişinin dikkatine!“ yorumunun bir Cumartesi akşamı yorgun dimağımı silkelemesiyle kendime geldim. Aslında tüm sorun kendime gelemeyişimden kaynaklanıyor ya neyse…

Haftalardır süren taşınma sürüncemesi nedeniyledir ki, evet tam üçüncü Cumartesimiz de ev arayarak geçti. Avukat görüşmeleri çin harcanan zamanı dahil etmiyorum. Üstelik henüz herşey netleşmiş de değil. Hala sürüncemede olma özelliğini koruyor. Ev sahibemiz parasına kıyar da taşınma masraflarımızı bir zahmet edip karşılarsa taşınacağız. Yok efendim karşılamazsa… Neyse ortada bir adamsendeci, vurdumduymaz tam Türk usulü bir durum var. Ve bu Türk usülü durum benim şu anda oturduğum ve ilk kez kendi evim olmuş olan evimde hiç bir şeye dokunmak istemeyişime, haftasonlarımı bu uğurda feda edişime, huzursuz bıt bıtcı ve stresli bir insan oluşuma, başka işlere konsantre olamayışıma, yatıp kalkıp “ev sahibi, emlakçı, kira, depozito, evden eve nakliyat” gibi az kullanılması daha sağlıklı sözcükleri sıkı sık telaffuz edişime sebebiyet vermekte. Bi süredir bi miktar dellenmekteyim. Cumartesileri “pik” yapıyorum üstelik.

Bir de bu koşuşturmaca içerisinde bitmemekte ısrarlı bir en başından defolu proje var ki, o da ayrı bir alem. Ayrıca, bir de bu arada dokunmakta, odaklanmakta, yazmakta ve planlamakta güçlük çektiğim tez de var. Hayır bişey yaptığım yok. Arada ödediğim kallavi kredi borcunu da anmadan geçemeyeceğim. Kafam rahat değil. Bi de bu arada çocuk yapmak falan konularıyla ilgili muhabbeteler geçiyor. “Evet evet fazla ertelemeyin canım” şeklinde “yeni evliye nasıl psikolojik baskı yapılır?” başlıklı kongrelerden börtlemiş cümleler, üzerine vazife olmayan kişiler (yakınlarımı tenzih ediyorum, uzaktan alakasız kişiler, herkes alınmasın olur mu?) tarafından telaffuz edilmekte. Stres katsayım katlanarak artmakta. “Size neeee!” diye bağıramamaktayım. Bütün bu yukarıda listeli sebeplerdendir ki, yazmayı ertelemekteydim. İki satır keyifli Ayşe Arman tarzı yazı yazayım da okuyucuyu şenlendireyim diye beklmekteydim. “Evet sevgili okurlarım bu yazıyı şu anda tatilde bulunduğum yerden, otel odamdan yazıyorum. Yazımı gazeteye gönderir gödermez o ekşından bu ekşına gark olacağım" şeklinde devam eden cümleler hayal etmekteydim, etmekteyim. Durum: yarın mümkünse kuaföre gidicem, saçı başı kestirip boyatıcam. Belki iyi gelir. Ha bir de yılbaşı bileti aldım. Durum durum bu durum, gelin gelin bizde oturun.

Yeni yazılar bekleyen tüm okuyucularım, RTÜK sebebiyle argo ve küfür katsayısı sınırlanmış, usturuplu bir blog yazmaya çalıştım sizlere bu akşam vakti. Hale-ti ruhiyesi (ingilizce mood tabir edilen) ev sahibinin iyi saatte olsunlarıyla sabote edilmiş bulunan yazarınız Sıdıka saka iyi geceler diler.

Not:Yazıyı renklendiren hırka Sıdıka Saka kişiliğimin kimliği niteliğinde olup, bizzat tarafımdan 3,5 numara şiş ile imal edilmiştir. Renk ve desen çeşitliliği ile dünya üzerinde bir örneğinin olmayışı, kendi el emeğim oluşu, iplerin anneannemin anısı oluşu ve bir dönemi temsil edişi özellikleri bakımından bence louvre müzesine konacak denli değerlidir. Buradan sizlere sunmaktan büyük gurur duyarım!

22 Kasım 2007

Statü-STATUM-"Ayakta Duruş"

Uzun zaman önce İmge'nin raflarında gözüme takılıveren, sonra Hati’nin çantasından bana göz kırparken gördüğüm kitap: “Statü Endişesi”. Belki adı yüzünden, belki de kapağındaki resme baktığımda “Evet yaaa, ben de zaman zaman tam böyle hissediyorum!” dediğim için, epeydir okunacaklar listesinde yer alıyordu. Emrahla cebimizdeki paranın epeyce bir kısmını bir kitap evine bıraktığımız günlerden birinde kitaplarım arasındaki yerini buldu.

Statü Endişesi, arka kapağındaki açıklamada yer aldığı şekliyle, “Hepimizin içini kemiren ancak pek nadir ifade edebildğimiz bir korkuyu su yüzüne çıkarıyor”. Önce bu endişeyi tanımlıyor, sonra nedenlerini ortaya koyuyor. Ve son kısımda da çözümler öneriyor. Gerçek öykülere, alıntılara, bilimsel verilere, politikaya, inanca ve hatta zaman zaman sanata, sanatçılara uğruyor. Ayrıca adını koymasak da hissetiğimiz bu endişenin yersizliğinden dem vurmak yerine; tarihle, sosyolojiyle bağlantılı olarak açıklamalar getiriyor. Hissettiğimiz bu endişenin varlığını, gerçekliğini, bu yüzyılda ve bu koşullardaki insancıllığını ortaya koyuyor.

Kitabın kimi bölümlerinde “aaa,tam da böyleoluyor, konuyu da buradan ne güzel bağlamışlar böyle!” derken, kimi bölümlerde “e bu kadar da düz mantık olmaz ki kardeşim” dediğim de oldu. Örnekleri ve yer yer resimleriyle pek de alışık olmadığım bir tarz sergileyen kitabı, bu endişeyi duyan, duymayan, duyduğunu inkar eden ve endişeden bihaber yaşayabilen siz sevgili okurlarıma tavsiye ediyorum. Yaşadığım ülkeyi bir bakıma tasvir eden aşağıdaki ifadeyi de kitaptan alıntılamadan geçemiyorum.

“İkamet, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi konulardaki yetersizliklerin had safhada olduğu ülkelerde, toplum üyeleri çoğunluğa dahil olmaktan kaçmaya çalışır, kalın duvarların ardına saklanırlar. Yüksek statüye duyulan istek, sıradan bir yaşam sürmenin alçak gönüllüğüne basın çıkar; bireyler şerefli ve rahat ama vasat bir yaşam sürme fikrine teslim edemezler kendilerini.”

  • Alain de Botton, Statü Endişesi (Status Anxiety), sf 288, Sel Yayıncılık.

15 Kasım 2007

MELİ MALI


Bunca aradan sonra artık oturup yazmalı canım. –Malı,-meli ekleri zorunluluk bildiririr. Evet Hocam haklısınız! Aslına bakılırsa birdirmemeli. Ama bildiriyor işte naabarsın abicim?

Mesela ev sahibimiz, henüz bir sene olmamasına rağmen bize evden çkmamız gerektiğini resmi yolardan bildirdi. Bize olan güvenini bildirdi. Bizse henüz kendisinie bitarfımıza baka baka, tırıs tırıs gidip kendimize yeni bir ev bulacağımızı; ev sahibinin bir evi, kiracının bin evi olduğunu bildirmedik. Bildirmeli miii, bildirmeli miii?

Ben de bu arada tez hocama tamamlanmakta (kendiliğinden değil elbette!) olan proje nedeniyle pek de tezle ilgilenemediğimi belirttim. İlgilenmeli mii, ilgelenmemeli mi, niye ilgilenmeli ki? Tazıları koşturmak için bir ray üzerine bağlanan o plastik tavşanlardan birinin peşine takılmış gibi hissediyorum kendimi. Tavşan kaç, tazı tut! Tavşan kaç, tazı tut! Tut, tut günlerin ucundan, ekle bakalım uc uca. Ekle bakalım kağıttan katladığın o küçük oyuncaklara benziyor mu elde ettiklerin? Benzemeli, benzemeliiiiii.

İçinde kendinize zaman ayırın, sevdiklerinizle kaliteli zamanlar geçirin gibi ibareler bulunan kitapları hiç sevmem, okumam. Hem zaten okumamalı. Üstelik bu cümlelere mahal verecek şeyler de yaşamamalı. Ama son zamanlarda ne zaman bir arkadaşımla/arkadaşalarımla bir araya gelsem; öyle bir an geliyor ki; masanın etrafında kim varsa sanki bir fanusun içine sıkışmış gibi oluyor. Herkesin işlemcisi kendi dertlerini “process” etmekte. Bbu her bir dert, bir diğerinin bir önceki “level” da atladığı dertlere benzemekte ya da bir sonraki “level” da yaşayacağı dertlerden olması dolayısıyla olağan kabul edilmekte. E o zaman bu oyunu oynamamalı. Oynayana da mani olmamalı.

Evet efendim, şu sıralar yaşamının büyükçe kısmında sadece iş olan bir insan olmaktan rahatsızlık duymaktayım! Annemin “Sen bunu kendin istedin!” sözü de hala türk telekoma ait hatlarda yankılanıp durmakta. Hatta rüyamda karşıma çıkan şişman kadına, “istersem öğretmenliğe dönerim, bu benim kararım!” diye bağıran da benim.( Allahtan ailede şişman kadın yok! )Eve geldiğinde ev yemeği yemek istediğinden olsa gerek, zamanını mutfakta geçiren ve bundan keyif alan da benim… Ve yarısı dişle soyulmuş hıyar gibi soyularak, şekilsizce, çırılçıplak bırakılan cumartesilerin ardından hayflanan da benim. Pazarların arkasından gelen gün ise Pazartesi. Anneme gitmeli mi gitmemeli mii?

Okuduğum kitap diyor ki: “istekleriniz büydükçe, fakirliğiniz artar!”. İroniye bakınız ki daha çok kitap okumak istiyorum okudukça… Ve yeter ulan ne okuyup duruyoruz, okumaktan birbirimizin yüzünü göremiyoruz noktasına geldiğimde; yine de bir çırpınıp çeki düzen veriyorum kendime. Hemen sol yanımda üst üste yığılı duran ve her birinin üzerinde “düşünen adam” figüreleri barındıran “Critical Thinking” başlıklı kitaplara her bakışımda aynı soru ile cebelleşmeye başlıyorum.” Nerden buldum ben bu critical thinking konusunu?” “Did I really think critically, while deciding on this subject?” E kendin kaşındın o zaman diyene bir cevap vermeli miii? Vermememli miii?

O zaman madde madde yazıyorum efendim. Madde 1: Kendime zaman ayırmak istiyorum. Bu başlık altında okumak istediğim kitaplar, evime davet etmek istediğim arkadaşlar, denemek istediğim yemekler, gitmek istediğim kapalı havuzlar, yapmak istediğim mozayikler, görmek istediğim yerleeeeeeeeeeeeeeeer, boyamak istediğim sehbalar, annemle birlikte gezmek istediğim sokakalar ele alınabilir. Madde 2: Müzikle ilgilenmek istiyorum. Yahu ben geride kalan altı senenin hiç birinde bu kadar müziksiz bir yaşam yaşamadım ki! Ya söyledim ya dinledim . Bi yerlerde bi çıkışı olması gerek. Madde 3: Ev taşımaktan tiksniyorum. Bu maddeyi açmaya bir gerek görmüyorum.

Not: Bu yazıda yarattığım karamsar havayı, Didem’in trafik maceralarını anlatan bir dahaki yazımla dağıtacağıma dair okuyucularıma söz veririm.

07 Kasım 2007

AZ UZ

Güzel filmler izlemiştim. Üstüne edecek iki çift lafım vardı. Aklıma üşüşenleri bir bir sıralayıverecektim şuracığa. Yazmaya az buldum, yahut vakit olmadı. Heyheylerimi kovar kovmaz ordayım. Az uz yaşayıp gidiyoruz işteeeeee.

21 Ekim 2007

Bu pazar


Parmağımı boyamalarına izin vermedim. Hayır vermedim. Bir "evet"in ya da "hayır"ın dört önermeye birden karşılık gelmesinin mantıksızlığının farkındayım üstelik. Parmağımı iyice bir cilaladım. Sol elimin işaret parmağını. Orta parmağı da olabilirdi ya; o zaman biraz ayıp olurdu, seçim görevlisine. Yanlış söylememeli "referandum". Amanın yandım.

Pazar sabah uykumu, her sabah aynı saatte uyanma alışan bünyemin bu garip alışkanlığına feda ettim. Hem bu ilk değildi ki canım! Bir bardak çay ve sıcak böreğin paylaşıldığında geride bıraktığı tad dağıttı uykumun ağırlığını da, kendime geldim sonradan. Yine de canım hiçbir işin ucundan tutmak istemedi. Ev sahibinin saçından tutmak istedi en çok. Böyle tutmak, çekmek, sürümek, sürümek, sürümek. "Bir orta yol bulalım evladım!" Bir orta parmak mı bulsak? Ne yapsak? Aralık ayının bir aralığını sığdırıversek teyzeciğim size. Kibarca uzattığım bir bardak suyu, kaynarcasından tepenize boca etmek isterdim ne yalan söylemeli. Bırakmalı şimdi bu işleri bırakmalı. Aklı başa toplamalı, çalışmalı, çalışmalı!

Ben çalışırken, başkaları da boş durmadı bu pazar. Çatıştılar! Öyle karşılaşıverir gibi değil. Can verir gibisinden. Çatıştılar. Bilimde, sanatta ilerlemeyi savunan hümanist birilerinin başının altından çıktı üstelik bu işler. Birileri tuttu "savaş" koydu çocuğunun adını. "Yaşam savaşı". Hıh! Lanet olası bir komuta kutusunun üzerinde mi yazıyordu ki acaba "fire" diye. Dan, dan, dan. bu oyun çıkıp gitsin hayatımızdan.

Bi başından, bi sonundan tuttarak, çekiştirerek, öteleyerek yazdım bu yazıyı. E öyle hissettim de ondan. Evde iki yumurta buldum, bi elma, bi bardak süt ve biraz şeker. Katık ettim de, tatlı tatlı yedik. Yedik payımıza düşen yaşam savaşı pastamızdan.

Not: Bu yazı evliliğimizin 3. ayında evden çıkmamızı isteyen ev sahibeme, parmağımı boyayanlara, 184'ün yeter sayı olduğunu savunanlara, "şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden iktidar sahiplerine" ithaf edilmiştir. Buyursunlar!

07 Ekim 2007

EXLIBRIS

"Exlibiris" ne demektir? Sözcüğü ilk kez nerede duydum, nasıl rastladım hatırlamıyorum ama pek bir ilgimi çektiği kesin. Hatta öyle ki; bir ara bilgisayar başına oturup kendim için exlibris denemeleri bile yaptım.

Exlibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu özgün yapıtlardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. Sözcük olarak "..."nın kitabı, "..."nın kitaplığına ait veya "..."nın kütüphanesinden anlamına gelir.
(Ayrıntılı bilgi için bakınız: www.fotografya.gen.tr ve Ankara Exlibris Derneği)

Ne hoş fikir değil mi? Kitabın ilk sayfasına adını yazıyorsun ve onu bir sanat eseriyle yazıyorsun.

Baskı tekniğiyle, tarzıyla, amacıyla, anlatımıyla bambaşka bir sanat. Bu sanatın dünyada pek çok hastası, dolayısıyla çok sayıda exlibris koleksiyoneri var. 15. yüzyılda ilk örnekleri görülen bu sanatın koleksiyoneri olur muyum bilmiyorum ama; gün gelir "Didem'in kütüphanesi'nden " ibaresi taşıyan exlibrislerim olur belki...

Eğer,"Ben hiç exlibris görmedim." diyorsanız; Ankara Exlibris Derneği ve Hacettepe Üniversitesinin katkılarıyla düzenlenen 2. Uluslararası Exlibris Yarışması'nın kataloğu'na şöyle bir göz atın derim. Edebiyatla, resim sanatının; bir kitabın ilk sayfasında buluşmasına atılan imzayı görmeden geçmeyin!

01 Ekim 2007

Karışık!


Açık bir mektup. Bugün ne yaptın? Bir tankın parçalarını ıncık cıncık inceledim. İçimdeki “eğitimci” savaş oyunlarından kaçarken, gerçeğine yakalandı üzerinize afiyet. Zurnanın son deliğine yakın olmanın da var tabi ki payı bir miktar. Ve zaten “eğitim diye bir şey yoktur!” diye itiraf etmek isterken; doğalgazlı ocaklarını elektirikle tutuşturmaya çalışan yaşlı ve çiftin haberleri çalındı kulağıma. Düne kadar ben çeviriyordum telefonlarını üstelik.

“Ben bir şey anlamadım.” Diyecek varsa satırlara, varsın beri gelsin. Zaten satırlar da bir şey anlattığından yazılmadılar buracığa.

Ekimin biri. Ölünün körü. Bir başın sağolsun borcum vardı. Ödedim. Bir de dünyanın yağmur borcu var bana. Islanmayınca da hüzün verebiliyormuş demek ki sonbahar. Çıkarıp koymalı defter arasında kurutulmuş çınar yapraklarını yerine. Öyle ki, Karanfil Sokak’ta bile yerde bir tel yaprak kalmamalı.

Bilge “ yaşlandık” yazmış. Hayır, yeri değil! Zamanı hiç değil. Olsa olsa sonbaharda olurdu o dediğin. Bu havada bu ruh hali… Mümkün değil!

23 Eylül 2007

KALEMLERİM!

Ders çalışırken, tam da konsantre olmuşken, benden bir ses: “Canıım! Mor kalemim bitti! Olamaz, hele yeni bir dönem başlarken, her yer kırasiye imparatorluğu tarafından işgal edilmişken olmaz! Olamaz!”

Evet kadınım! Evet kırtasiye seviyorum! Hem de çok. Bu biraz da çocukluktan kalma bir alışkanlık. Babamın muhasebeci olması dolayısıyla evimiz bir kırtasiye cennetiydi. Kalemler, dosyalar , defterler, delecekler, zımbalar, aklınıza ne gelirse...

Her yıl dönem başında, bir kurşun kalem bir kırmızı kalem bir silgi ve bir de kalemtraş ile annem tarafından itina ile sadeleştirilen kalem kutusu, dönemin sonuna doğru dolup taşardıi.H ala, çantam neden bu kadar ağırlaştı diye şöyle bir bakınca; içinde kocaman hınca hınç dolu bir kalemlik buluyorum. Ve buna hiç şaşırmıyorum!

İlkokul yıllarında, öğretmen: “Çocuklar ,fazla kırmızı kalemi olan var mı?” sorusunu sorulduğunda el kaldırmak hep bana düşerdi. Yıllar sonra ehliyet sınavından, iş sınavlarına, LES’e kadar ne kadar sınav varsa hepsinde birilerine kalem ödünç vermişliğim vardır. İstanbul Galata’da, fatura istediğimiz taksici “Abla! Kalem kalmamış arabada” dediğinde de çantada fazladan birkaç kalem vardı. Zira, bir yerlere kalemsiz gitmek, kimliksiz sokağa çıkmak gibi hissettiriyor beni. Bunda öğrenciliğimin 20. yılını yaşamımın da payı vardır zannederim.

Belki biraz nostaljik, yada eski usul gelebilir kimilerinize, ama dolma kalemle yazmaya bayılıyorum. Ne zamandır yazamadığım bir gerçeğini bir yana koyarsak, bir edebiyat yarışması dolayısıyla ortaokuldaki edebiyat öğretmenim Nesrin Keyvan’ın hediye ettiği kalemle sayfalarca, ellerimi mürekkebe bulayarak ama zevkle yazmışlığım var.

Kırtasiyeye, bayılıyorum! Geçenlerde Emrah elinde fıstık yeşili bir mini kırtasiye setiyle eve gelince, çocuklar gibi güldüm! Fıstık yeşili mini setin ardından, biten mor kalemimin yerine bana fotograftakilere benzeyen rengarenk kalemler alan sevgili eşime teşekkürlerimi sunarım.

18 Eylül 2007

Ben Atlas değilim!


Uzun aradan sonra ilk kez sabah vakti girilen bir blog yazısı ve uzun aradan sonra yine o dünyanın yükünü omuzlarında hissetme hali. Omuzlarında dünyayı taşıyan bir tanrıydı benim hatırladığım. Atlas'tı. Bırak Atlastı, Dünyaydı kocaman şeyleri, gözüne yumruk yemş bir karınca misaliyim şimdi. Öyle ki; ne can bir lokma istemekte, ne kahve, ne kahvaltı.

Giyinmeli giysileri, soyunmalı bu havadan. Yola düşmeli. Rahat! Haz'rol. Didem, yeter artık bir rahat ol!

07 Eylül 2007

Kapadokya

İki yılı aşkındır söylenen "Ne olacak, bi haftasonu kaçıveririz Kapadadokyaya!" cümleleri sonunda gerçek anlamını buldu. Sonunda Kapadokya'yı da görmek kısmet oldu. (Darısı ülkemdeki ve dünyadaki diğer güzel yerlere olsun.) Çok mutlu oldum çoook! zaten gezdim mi pek mutlu oluyorum.

Zaman zaman ülke ülke, köy köy gezen şu televizyon programcılarına öykünüyorum ne yalan söylemeli. Kendi zihnime çekiyorum ben de "gezelim, görelim"bölümlerini. İşte efendim gezelim görelim Kapadokya-Şahinefendi Köyü bölümü ile karşınızda.


Bütün mızmızlanmalarıma rağmen yola sabah erken saatte düşüldü. Araba bizim, vakit bizim, yol bizim, uyuyalım dedimse de dinletemedim. Erkenden yola koyulduk. Aaaaa bir de baktık ki fotograf makinesi yanımızda değil. Neredeyse Mamak çöplüğüne gelmiştik, ama yine de geri dönüp aldık makinemizi. Yola erken koyulamadık, uykudan da olduk ama olsun. Ezginin Günlüğü'nün 25. yılı şerefine çıkarttığı "çeyrek elma" adlı kolaj albümünü dinleyerek neşemizi bulduk sonra.

Elmadağ-Kırıkkale-Kırşehir-Nevşehir rotasında ilerledik. İlk mola'yı Hacıbekta'ta verdik. Aslan'lı çeşmelerden akan suyla yıkadık yüzümüzü. Biliyorsunuz bu aralar şırıl şırıl akan çeşmelerde yüzünü yumak her insana kısmet olmuyor. Su kıymetli!

Bendeniz Co-pilot oldum, az gittik uz gittik vardık Göreme'ye, Otelimize (Ottoman House) yerleştik. Dışı Nevşehir Taş'ından yapılmış şirin otelde bendeniz klima aradım. "Bu mevsimde bırakın klimayı gece üşütmeyin! dediler." Haklıydılar. O gün göremedeki açık hava müzesini gezdik. Taş oyma kiliseler gerçekten mükemmeldi. Manzara ise hakikaten etkileyici...

Kapadokya'daki dokuya bayıldım. (Kapıl-dokuya) "Şu tepenin ardında deniz var." hissi yaşatan yerlere bayıldım. Ertesi gün, yeraltı şehrine bayıldım, Avanos'a bayıldım. Ankara'da her yanımı çamur içinde bırakarak denediğim ve başarısızlığa uğradığım; toprak kap yapma işini eski usül tezgahta denemeye bayıldım. Çok da şekilli kap yaptım valla. Buyrun bakın. "Bu tezgahtan eve de alalım." dedim ama ev halkı pek razı değil gibi durmuyor.

Ve yoğun ısraralarım sonucu Emrah'ı komşularımızın memleketi olan Şahinefendi Köyü'ne götürmeyi başardım. Sevgili Sevim Teyze, Şükrü Amca, Cemal Amca, Leman Teyze, Mehmet Dayı'yı görüp sevindirmek vardı işin içinde. Ha bir de anlatılanlardan orada bir Roma kalıntısı olduğunu ve bu kalıntılarda bulunan mozaiklerin bir eşinin Antakyada bulunduğunu, Kapadokya Bölgesi'ndeki tek mozayik kalıntıların o köyde olduğunu biliyordum. Öyle ki başlangıçta arkeologlar bile inanmamış. Ama mozaikleri görmelisiniz.

Daha fazla yazamayacağım, Sevim Teyze ve Şükrü Amca'nın asırlık evlerinde çekilen foto ile son veriyorum blog'a. Yine gidelim! Yine gidelim! Gider de otelde kalırsak bu kez değil fırça; dayak yeriz o ayrı!

26 Ağustos 2007

Vaka-yı Pantolon


Genç kadın üzerinde “yalnız kuru temizleme yapılır” ibaresi bulunan pantolonu boydan daha da kısalmasından korkarak, çalıştığı yerin kuru temizlemecisine götürür. Götürmeden evvel kopan düğmesini ititna ile aynı renk iplikle diker. Aynı karşısında kendini pek bir “şık” hissetiği buz mavisi keten pantolonu temizletince ne kadar da hoş olacağını düşünür. Yola düşer.

Günlerden pzartesidir. Temizlemeciye 3 YTL parayı peşin verir. Pantolonun temizlenip geri gelmesinin çarşamayı bulacağı söylenir. "E iyi o zaman"denir. Çarşamba olur. "Pantolonunuz henüz elimize ulaşmadı, özür dileriz!"i sakinlikle atlatan kadın, ertesi gün bu kez artık pantolonun kesin almak üzre yola koyulur. Açık mavi pantolon sözcüğü dükkanda bir dizi telaşa yol açar. Son olarak kadın telefonda kuru temizleme dükkanının asıl sahibiyle karşı karşıya bulur kendini. Telefondaki ses şöyle demektedir:

-Ha ha ha ha hanım efendi. Paaaaa papap papapantolonunuz yanananananlışlıkla Avrupa’ya gitti!

-Nası yani? Avrupa’ya mı gitti? Şaka yapıyosunuz! Kamera nerde?

Derken olayın gerçekliği anlaşılır. Fakat genç kadın telefondaki cümlenin söylenişine ve durumun absürtlüğüne güler. Yeni bir pantolonla hatasını telafi etmek isteyen adamla karşılıklı iletişim numarları alınır, verilir.

Lakin, yüz yüz gelinince işi elbiseleri alıp temizleyip geri vermek olan kişi, "ben depremde 8 kişi kaybettim, ne takılıyosunuz dünya malına? Altı üstü bir pantolon." demek suretiyle sabırları iyice taşırır. "Size yeni pantolon alıcaz ama öyle pahalı falan olmaz haaaaaaaa! Yüüüz müz milyon falanlık alacak değiliz. İsterseniz tetetetteterziye didiididiktirelim. Siz kumaşı bulun! Alın! Terziye ben diktiriyim." gibi laflarla, karşısındakinde bir sumsukla Avrupaya kadar uçurmaya yetecek öfke yüklemesi yapar.

Son durum şu, Alamancılar memleketlerie varınca aradığımız mavi pantolona şu an ulaşılabilirse, kendisi geri gelecek. O sıra yaz bitmiş olucak. Kuru temizleme ve yol için yaptığım masrafı kendisinin değişik yerlerinden tahsil edicem. Yok eğer ulaşılamazsa, temizinden bir pantolon alıcak bana abimiz Allahın izniyle. Şaka gibi ama gerçek.

Bu olaydan alınacak ders. Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı öpebilir. İşini iyi yapmayan dini bütün kardeşlerimiz, olayları kadere yorabilir. Hatta sizi bile suçlayabilirler. Sakin olmak lazım. Pantolona sahip olmak lazım!

20 Ağustos 2007

Düğün, börek- arada bir keyif de yapmak gerek!

Bu haftasonu da çeşitli etkinliklere imza attık.

18 Ağustos 2007 Cumartesi günü İsmihan ile Fatih'i Eskişehir'de evlendirdik. Hayırlı uğurlu olsun. (fotograflar sonra) Düğün bahanesiyle Eskişehir'i gezmek şahane oldu. En son beş yıl önce gitmiştim. O günden bugüne pek bir değişmiş Eskişehir. Güzel bir şehir olmuş. Ankara'daki gibi öyle araçlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Yerel yönetimler istedi mi yapabiliyormuş demek diye düşündüm. Ağız tadıyla oturup bir kahve içecek yer bulmakta zorlanan bir Ankara'lı olarak, iki şehri karşılaştırmadan edemedim. Bronz heykellerin sihirli bir el marifetiyle kaybolduğu şehrime inat, bronz heykellerle bezeliydi ve pırıl pırıldı eskişehir.

Sabah Kervan'da mercimekli börek ile başlayan gün, Fen Lisesi'sinin eski binasına doğru yürüyerek devam etti. Kapılar asma kilitlerle kapalı olduğundan, demri parmaklıkların arkasından bahçeye bakarak gittik, Emrah'ın lise yıllarına. Düğünde attığımız göbeklerin ardından, papağanda çiğ börekle noktaladık Eskişehir turumuzu, porsuk kıyısındaki cafelerde yapılan keyifleri de unutmamalı tabi.

Pazar günü de tam bir keyif günü oldu. Şöyle ki; sabah krep (bütün kreplerim deneme kıvamında oluyor ama olsun) ile kahvaltı edildi. Ev ile, puzzle ile meşgul olundu. Pazara gidildi. sebze möeyveler alındı. Ev kavuncu gibi koktu. Odtü'de spor yapıldı. Akşama da kendi ellerimle hazırlamış olduğum, müthiş mega lezzet "karnıyarık" ile yenen akşam yemeğinin ardından, "spirited away" adlı süper mega anime izlendi. Pek leziz bir hafta sonuydu canım. Değil mi ama!

05 Ağustos 2007

Ankara'da susuz olmak zor iki gözüm!


Ankara’da sürüp gelen, süre giden, sürüklenip duran yaşamım boyunca daha önce de “susuz yaz” lar yaşadım, ama hiç bu kadar sinirlenmemiştim doğrusu. Zaten ülkemizde adettendir; yumurta kapıya dayanmadan önlem alınmaz. Gerçi şu son yıllarda küresel ısınma problemine dünyanın bakışı irdelendiğinde de benzer bir “adam sende”ci tutumu görmek mümkün. (Dünya türk olsun diyenler haklı mı çıktı nedir? ) Bu “adam sende”ci tutum “su” gibi sudan olmayan konularla ilgili olarak ortaya konduğunda tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bu sabah eski DSİ Genel Müdürü diyor ki: “Eğer traş olurken harcadığınız suya dikkat etmezseniz, “adam sende”ci olursanız, sularınız yedi günde bir kez de akabilir.” Haydaaaa!

Evet, bu yılın yağış açısından fakir bir yıl olduğu gerçek, üzerinde nehrin adı yazan onlarca köprüden geçtim bu yaz; değil nehir, dere bile akmıyordu yataklardan. Bu görüntü bugün yaşadığımız sıkıntıyı benim kafamda “gerçek” hale getirmeye yetmiyor ne yazık ki! Ankara sokaklarında yol kenarlarını sulamak üzere, bir batında ortaya çıkıveren, üzeri “Alo sulama” yazılı, süslü, tankerleri görünce; bir ara her kavşakta arz-ı endam eden ve artık atıl durumda bulunan havuzları, şakır şakır akan şelaleleri hatırlayınca; su politikasıyla ilgili yapılan yanlışları okuyunca tansiyonum yükseliyor! Biri bana bir bardak su versin! Bu sırada çeşmeyi çok akıtmasın. Bardağı çalkalamasın! Dişini temizlerken suyu musluktan almasın! Çişini yapınca sifona basmasın!

Evet “Su akar, Türk bakar” atasözüne layık bir davranış sergiledik. Küçükken elini yıkadıktan sonra musluğu kapatmasını öğrenemeyen çocuklar, büyüyünce yanlış kararlar aldılar da o yüzden mi bu hale geldik? Bilmiyorum. Bildiğim susuzluk ve sıcak bir araya geldikçe Dune’un Çöl gezegenini anımsadım. Ornitopterimize binelim, damıtıcı giysilerimizi giyip gidelim burdan diyemeyeceğimize göre! Aklımızı başımıza devşirmenin zamanı geldi. Taşıma suyla, değirmen dönmeeeez !

Dün bu satırlar taşınabilir bellekte, blogdaki yerini almayı beklerken; Ankara'nın meşhur gençlik caddesinden (Anıtkabir duvarıyla sınırlanan cadde) Tandoğan'a ,(milyonların toplandığı meydan) doğru ilerliyorduk. Sağımızdaki binaların suyu kesikti. Solumuzda, Anıtkabir'in bahçesinde ise kaldırımları ıslatan yoğunlukta bir bahçe sulama faaliyeti egemendi. Sahi ya egemenlik kayıtsız şartsız kimindi? Ve acaba Atatürk bu manzarayı görseydi ne derdi?

Ve işte son söz: ankara'da susuz olmak zor iki gözüm. Hem madden, hem aklen!

26 Temmuz 2007

Uzun aradan sonra

Blog yazılarıma verdiğim uzun ara sizleri yanıltmasın; yazmayı bırakmış değilim. Yalnızca yaşamaktan, yazmaya fırsat bulamadığım günleri bıraktım geride. Bu yaz ömrümün en hızlı yaşını yaşadım.

Kırk gün kırk gece değil ama, bu devirde öyle sayılabilecek kadar uzunca, 2 hafta kadar süren bir koşuşturma ile evlendim. “Sevdiğim”le birlikte yeni bir yaşama merhaba dedim. İzmir’deki nikâh muhteşemdi. Tam bir kır düğünüydü. Nasıl desem? Bu kadarını hayal bile etmiyordum. Bahçeyi öyle kalpler, tüller, çiçeklerle bezeli görünce, gözyaşlarımı tutamadım. Emeği geçen herkese, özellikle organizasyonun her anını omuzlayan Olcay Yenge’ye sevgilerimi gönderiyorum.

Ertesi hafta Ankara’ya dönüp çalıştım. Ben çalıştım, aklım başka yere çalıştı. Nasıl olcak bu işler? Diye düşünürken, arkadaşların desteği gerçekten yaz sıcağında içilmiş bir bardak soğuk su gibi geldi bana. Cuma gecesi evimizin bahçesinde, arkadaşlar, komşular, akrabaların katılımıyla bahçeye asılmış ampuller, beyaz sandalyeler, ziller, tefler eşliğinde atılan göbeklerle şenlenen ancak sağanak yağmurun azizliğine uğraması sonucu evde sonlanan bir kına gecesi yaşadık. Avucumda hala izi var.

O gecenin sabahı Ebrularda edilen kahvaltı ve kuaför faslı ile düğün gününe bağlandı. Özgenin organize ettiği şaka Umut’un değil Mehmet’in başına patladı ve gerçekten unutulmazdı. Tüm “ekip”e sevgilerimi gönderiyorum. Sözünü ettiğim bu ekip de Ankara organizasyonunu omuzladı. Onlara nasıl teşkkür etsem az!

Attığımız göbecikler yetmedi, geceye Ankara Kalesi’ndeki yemekle devam ettik. İçtik, güzelleştik, Sabah balayı için yola düştük. Balayı fikrini icat edene ayrıca şükranlarımı iletmek istiyorum. İliklerime kadar huzur buldum Kaş’ta. Tüplü dalış deneyimim de Kaş’ta geçirdiğim günler gibi unutulmazlar arasında yer alacak.

Pazar Günü balayı bir anda bitti ve oy verme telaşı başladı. Bu oy verme, siyaset, ülke gündemi hususunda yazmak istediklerimi başka bir blog yazısına saklamak niyetindeyim. Blog yazılarıma verdiğim aradan sonra yazmak istediklerim yazdıklarından kat be kat fazla aslına bakılırsa, yaşamın hızı yazma hızımı alt ediyor yine.

Bir son dakika haberi:“Topuz gelin” görevini başarıyla tamamlayan saçlarımı kestirip yaz saçı uygulamasına geçtim. Artık kısa saçlıyım!

05 Temmuz 2007

İzmir'e gidiyorum!


Bugün İzmir'e gidiyorum. Evlenip dönücem.

01 Temmuz 2007

İnsanın İnsana Ettiği

Ulucanlar... Şehrin orta yerinde bir yerdir. Anneanneye giderken, beni ulusa götüren dolmuşlar önünden geçiverir. Hatta lise dönemlerinde şehrin onlarca semtini güzergahına dehil eden servis aracı nedeniyle her sabah önünden geçilir. Ulucanlar’ın önünde görüş için bekleyen yakınlara, gürültüyle kapanan, şimdilerde maviye boyalı demir kapıya şahitlik edilir.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin “Görülmüştür” etkinliğinin son günü olan Cumatesi günü, bu kez Ulucanlar’a demir kapının dışından değil, dikenli tellerin içinden bakma fırsatı bulduk. Bu Sinop Cezaevi’nden sonra gezdiğim ikinci hapisane oldu. Özge’nin anlattıklarıyla adım adım gezdiğim koğuşlar, avlular, volta atılan sokakalar, duvar yazıları, gökyüzünü perdeleyen dikenli teller, ranza demirinden parmaklıklar, tecrit odaları ile iki saati aşan bu hapishaneyi içerden görme etkinliği beni oldukça etkiledi.
Aslına bakılırsa bu gezi boyunca en az etkilenmesi gerekenlerden biri belki de bendim. Zira, orada dışardan bir tanık olarak bulunuyordum. Hapisaneyi ziyarete açıldığı günden bu yana doldurup taşıran; eski mahkumlar, infaz koruma memurları, eski çalışanlar, onların yakınları… Kimi ağlamaktan kızarmış gözlerle, kimi karnı burnunda, kimi kaldığı koğuşu işaret ederek adımladılar, hayatlarına dokunan Ulucanlar Cezaevi’ni. Bense gödüklerimin yanı sıra, diğer ziyaretçilerin kulağıma çalınan cümleleriyle bir kat daha fazla etkilenerek çıktım Ulucanlar’dan. Ve tepeden gözetlenen koğuşlarda, o “şart!”larda kalan onca insanın kokusu çalındı bir an burnuma; içim kalktı bir ara. Duvarlardaki boyaları kavlamış o yerlerde; nasıl olur da yaraları kavlayıp, kanamadan yaşar insan diye sordum kendime. Başım çok ağrıdı! Sanırım aklıma takılan şu cümle en az demri bir kapı kadar ağırdı:
“insanın insana ettiğini; ne insan anlayacak, ne de avludaki ulu kavak!”

İlgili proje için bakınız: Mimarlar odası
Fotograflar için teşekkür: Umut

28 Haziran 2007

AŞK!

Sıcak bir günün üstesinden gelinmişken; bir arkadaşla eski günler yad edilmişken; ergenliğin kulakları çınlatılmış, gidenlere içten bir "güle güle" denilmişken; iki lafın beli kırılmışken, bir şişe birada kahkahanın bini atılmışken; telaşım sevinicimle yoğrulmuşken; sevdiğimin yanağına bir öpücük kondurmuşken; dönüp dönüp baktığımız şu fotografın altına imza niyetine bir de şiir iliştirivermesem, hatrı kalırdı satırların!

AŞK HEPİMİZİN VENEDİĞİ

Nişanlı kızların ve makilerin
imparatorluğudur şiir.
Müzikle flört ederek büyümüşken bile ben
bakın! Resmimi çektiriyorum bir nehre: Kentlerin
beni düşlemesi bu yüzdendir.
Bu yüzdendir bir sokağı biçerek gelişim.
Seninle başlattığımız bir odanın işgali
sürgün yüreğimdeki ışığın
ele geçirilemeyişine bir işarettir.

-Aşk hepimizin Venediği

...

Özkan MERT

24 Haziran 2007

yeni bir asır


Her şeyi koliledim. Kolilledik. Bunca yıldır biriken ne varsa. Bunlara anneannemin emeklerini ve annemin hayallerini de dahil edin. Ne varsa… Perdeler, örtüler, yemeniler, patikler, seccadeler, işlemeler, danteller, bohçalar, hurçlar, perdeler, bebekler…Yün yorganı götürmeyeceğimi anlatmam yirmi dakika sürdü.

“Mut” ve ”umut” luluğu bir yana koyarsak garip bir duygu ile çevrenlenmiş haldeyim. Kendi kendine sebebini soran da benim; aldığı cevapları yavan bulan da… Ömrünün tamamını, ki 25 ediyor toplarsak, aynı yerde geçirince insan; hücreleri bile bir tebdil-i mekan telaşesine kapılıp gidiyorlar işte. Tebdil-i mekan değil, tebdil-i yaşam, tümüyle bir devrim benim için. Üstelik tezin de eteklerindeyim.

Beyaz ayakkabılarım kutularda, altına yazacağım isimlerse aklımda. Yarın gelinliğimin son provasına gideceğim. Çeyrek var; ömrümde yeni bir asra gireceğim.

resim: Burhan Doğançay -kapılar serisi- red old door- www.lebriz.com

08 Haziran 2007

İlkokul

Lisedeki bilgisayar öğretmenim, ki ben bilgisayar bölümünde okudum varın gerisini siz hesap edin, “internetin yaygınlaşması ile gazete için harcanan kağıt masrafı azalacak, dünya kurtulacak.” diyordu. Dünya kurtuldu mu bilmiyorum ama bu internet denen ortam sayesinde “iletişim” önceden hayal edilemeyecek boyutlara ulaştı. İnsan, ulaşmak istediklerine kolayca ulaşabiliyor artık. Yeter ki arada, insandan kaynaklı duvarlar olmasın. İşte blog vasıtasıyla önceki gün bana bir ilkokul arkadaşım ulaştı. Bununla birlikte benim de bütün ilkokul anılarım yeniden canlandı.

Doğduğumdan beri aynı yerde ikamet ediyor olmamdan kaynaklı olsa gerek, ilkokul arkadaşlarım ile ilgili olarak doğrudan ya da dolaylı yoldan haberler alıyorum. Onlar da benim haberlerimi alıyorlardır. Ama bazı arkadaşlar var ki onların isimleri ancak bir başka yerde okuyunca, görünce, duyunca anımsıyor ve "şimdi ne yapıyordur acaba?" diye merak ediyorum.
Yaşam ilginç herkesi bambaşka bir yöne savuruyor. Büyüyoruz galiba. Öğrendim ki arkadaşım evlenmiş ve artık bir kızı varmış. Yaşam işte… Böyle akıp gidiyor. Biz de kendi çocuklarımızın müsamerelerine gitmeye başlayacağız kısa bir süre sonra, sanırım.

Kafasında kocaman kurdelası ve siyah önlüğü ile sahnede görünen benim, en solda acaba repliğni doğru söylüyormu diye dikkatle gözlüklerini arkasından bana bakan da ilkokul öğretmenim

Aklıma üşüşen kelimeleri itekleyip; sözlerime ilkokul öğretmenimle devam etmek istiyorum. 1. Sınıf sonunda emekli olan ilkokul öğretmenim sebebiyle, 2 sınıf boyunca sürekli değişen sınıf öğretmenlerim sanırım eğitim hayatımın ilk sendromu olmuştu. Sonra 3. Sınıfta “Gülten TOPALLI” öğretmenim geldi de, biz de kurtulduk. Kendisini saygı ile anıyorum buradan. Rahat ayakkabılarını dolapta sakladığını anımsıyorum. Öğrendiğim ilk türkü olan “Oy bahçenize” Gülten öğretmenin meleketinini türküsüydü. (Giresun) Fındıktan yağ çıkardığı günleri anlatmıştı da; nası olur diye ağzı açık dinlemiştik. Melike(resimdeki diğer oyuncu) ile ikimiz "kooperatif" louyduk. zira benim dedemin bakkalı, onun babasının da dükkanı vardı. Tenefüslerde simit-ayran, kırmızı kalem, silgi, çubuk kraker satıyorduk. Kırmızı çikolatalı gofretlerden yiyip, kendi hesabımıza yazıyorduk. Ne çok anı geri geldi şlimdi böyle. Sözü uzatmıyorum. Değişen yaşamları ile çocukluğumun 5 yılını paylaştığım insanlara yaşamda mutluluklar. Öğretmenime de sağlık diliyorum. Umarım hayattadır.

27 Mayıs 2007

After a BOMB!


Şehirde bir bomba patladı dün! Ya da bir önceki… Ne fark eder? Patladı mı? Patladı. Anlık gürültüsü başka başka semtlerden duyuldu. Ve bitti. Biz de ardından patlayıcı maddenin A4 tipi mi , C4 tipi mi olduğuna dair haberler dinleyip, “genel kültür”lü yorumlar yaptık. Evet, evet yabancı değil. Bizler. Biz masum insanlar. Canlı bomba olaylarına dair bir hafızamız, bombalara aşinalığımız var. Bu aşinalığı yadırgamıyoruz üstelik. İşte benim en çok yadırgadığım; bu aşinalığı artık yadırgamıyor olmamız. Yazık ki yadırgamıyoruz. Yaşamın olağan kabullenişi….
Bu hissi belki bilirsiniz; henüz olgunlaşmamış, dışardan görünmeyen ama dokundukça can yakan bir sivilcenin yarattığı acıya benzer bi his uyandırdı bu “bomba” bende. Hiç istemediğimiz, ama oluşunca da patlatmadan edemediğimiz, patlayınca geride bıraktığı izi silemediğimiz, alıştığımız… Savaşın varlığını kabullenmeme savaşımı alevlendirdi. Ve bir de üstelik kendime karşıyım. Üstelik de kaybeden taraftayım.

Savaş göremeden yaşama gözlerini yuman şanslı bir neslin evladı olabilecek miyiz dersiniz? Savaşmayan. Savaşmamış bir nesil… Var mı? Olacak mı? Peki ben bunu nasıl anlatacağım şimdi kendi evladıma? Yalan söylemeli iyisi mi, yalan. Ne bileyim, güvercinli, zeytin dallı bir oda döşemeliyim kendime, sevdiklerime. Ve sonuç olarak, bireyin kendiyle savaşına mükemmle bir örnek teşkil etmeliyim.

Gözlerimi kapatıyorum. O Meşhur belgesel kanalının logosu duruyor ekranda bir yerde. Ve o vahşi kedi, hızla koşup ceylanı yakalıyor. Az sonra da afiyetle yiyor işte. Yanımda soran gözlerle oturup bana bakan çocuğa açıklamak zorunda kalıyorum:

“canlılar yaşamak için başka canlıları öldürür. En sosyal ve en canice öldürebilen canlı ise İNSAN’dır.”

22 Mayıs 2007

Yazık!


Ne güzel şeyler yazacaktım oysa! Hayatımın hızlı giden ritmine bir es verebilsem yaşadığım tatlı heyecanlardan dem vuracaktım. Fırsatım olmadı bir türlü...
Bugün niyetim kendime bir çift tango ayakkabısı siparişi vermekti. İşten çıkıp doğruca Ulus'a gidecektim. İşten biraz geç çıkınca, yolum da Kızılay'a düşünce vazgeçtim.
Aynı saatlerde patlayan bombadan haberdar olunca ürperdi içim.
Başkentte yaşamak bu demek, sanırım artık yaşamak bu demek; hastalıklardan, virüslerden aşılarla korunmuş ama her an bir terör saldırısında yaşamından olabilecek bir neslin evladı olmak...
Yazık!

12 Mayıs 2007

ÇITIR ?

İtiraf ediyorum artık pek "çıtır" sayılmam. Geride bıraktığımız Cuma günü itibariyle 26.ncı yaşımdan gün almış bulunuyorum. Hatice'nin kolumdan tutup zorla beni ofise sürüklemesinin altında bir şeyler olduğunu seziyordum. Fotograflarda görüldüğü üzre, "Toplantı" masasının üzerinde yer alan pastamı üflerken ciddi ciddi dilek de tuttum. Arkadaşlarım evlenmek üzre olduğumu düşünerek bana hediyeler almışlar. Pek mutlu oldum.

Ne güzel bir fikirdi o iki şarap kadehi (Ebru Özge ve Cem'e teşekkürler!)
Ha, bu arada biz o akşam, o kadehlerde olmasa da başka kadehlerde kırmızı şarabımızı içtik ;-)

İlk 25'i devirdim.

09 Mayıs 2007

25. DAKİKA


Kaç zamandır ellerime doğru gelip gelip geri geri giden kelimeleri kağıda dökmeye karar verdim şimdi. Tereddütümün sebebi braz bendim, biraz kendimle yüzleşme halim. Bilmek, ürkmek, çekinmek… Halbuki çekinmek denilen eylemden çokça taşımıyorum bünyemde, kimilerine sorarsanız. Hemencecik adapte oluveriyorum bulunduğum yere. Hemencecik kaynaşıyorum. Ve hatta bodoslama bir atlayışım var konuların, olayların, yaşantıların içine. Korkmuyorum. Ve zaman zaman siz siz olun her söylenene inanmayın!

Değişikliğin en köktenlerinden biri; bilemem ki insan hayatında bunca ciddi kaç karar veriyordur. Şöyle bir düşünüyorum da filmin bu 25. dakikasına dek verilen çoğu ciddi karar benim eserim değildi. Kimilerini verdiğimde aklı evveldim, kimilerini verdiğimde aklım bir karış havada idi. Şimdi tam da aklı başında, gönlü hoşunda bir karar vermişken, ah bu kafama üşüşenler… Sanırım bir de üniversite sınavına hazırlanırken böyle bir ruh hali yaşamıştım. “Ya şimdi yaparsın ya da asla!, ya şimdi yaparsın ya da asla!” diye tekrar tekrar, havaalanından kalkmak üzere olan bir uçağı kaçırmadan az önce kulağınıza çalınan o anonsun geride bıraktığı etkiyle: “YA ŞİMDİ YAPARSIN YA DA ASLA!”

Gördüğü her oyuncağı bağırtı çığırtıyla isteyen bir çocuk olmadım ben. Zaten her istediğim oyuncağa sahip olsaydım, asla büyüyemezdim biliyorum. Şimdi nerden çıktı bu ulaşamadığı oyuncaklar için hayıflanan kız çocuğu? Mesela kız çocuğu kendi barbi evinde yaşamak istediğini söyleyip duruyor kulağıma. Gözlerim halkalanıyorsa, bu kız çocuğunu avutmaktan yorgun düştüğümden. Zamanında alınmayan, artık modası geçtiğinde olacak dükkanlarda bulunmayan ne varsa peşine düşüp arıyoruz birlikte. Üstelik hangi dükkanda satıldığını da pek bilmeden.

İşin ilginç yanı hak da vermiyor değilim o kız çocuğuna, o kadar hızlı büyüyoruz ki!

Durum biraz karışık anlayacağınız. Şimdi o kız çocuğuna desem ki: ablanın evlilik öncesi sendromları nüksetti seninle uğraşamaz. Kız çocucğu daha da çok ağlayacak. Durumu kendisine özetlemeye çalışıyorum basit bir dillle: barbi evi + anne + dantel + tasarım raporu + komutanım + ütülü dantel + saten yorgan + ilk kez taşınan anahtarlık + türk kahvesi + literatür taraması + ev taşıması + kitaplar + yemek yapmalar + zor bu gelin olmalar!

02 Mayıs 2007

Tayyörlü Leydi


Bir reklam filmindeki açık renk tayyörlü, parlak saçlı kadın topuklu ayakkabılarının üzerinde itina ile salındırdığı kalçalarıyla, az biraz yalpalayarak dudağında yapmacık olduğu pek belli bir ifadeyle gelir; sahnenin orta yerine oturur. Bunca görsellik çok mu geliyor bize nedir? Arkada çalan cingılın bir önemi yoktur. Kadın giysileri bir sponsorun eseridir, kendisi bir güzellik merkezinin bir kuaförün eseridir. Belki de kötü kokuyordur bilinmiyor!

Ve ne ilginçtir ki bilinmezlerin çokluğu da yanı oranda bilinmez. Saat sabahın körü oluyor. Ve bu mevsim şaşkın da olsa ötüyorlar kuşlar o saatte. Pek bir sinirliler gözlerine gözlerine gelen güneşe de ondan ötüyorlar. Biz de gereksiz bir umutla seviniyoruz bu ötüşe. Gereksiz yere…

Akşam oluyor. Akşam dediğin devriyelerin sokağa dökülme vakti. Polislerin vakti. Ve üzgünüm ki en çok yaşamımın yerel polisleri yetkililer üzerimde. Her türlü hakları var! Cop kullanmayı bıraksalar da göz yaşartıcı bombaları esirgemiyorlar üzerimden.

Reklâm filmindeki o açık renk tayyörlü kadının yer almadığı bir koloni kuruyorum kendime. Ortak yaşıyoruz. Arkasını döneni lime lime edecek güçlerimiz var. Gerekirse lime lime ediyoruz. Koloni olarak biz bu oyunu pek bir seviyoruz.

O Açık renk tayyörlü kadına inat, üniforma misali bir siyah pantolon giyip sarı bir balkabağının içine hapsediyorum kendimi. Sonra yeşil oluyor kabak. Sonra kırmızı oluyor. Evimin dışını ellerimle mi boyamıştım ben? İçini de mi yoksa? Unutuyorum. Unutuyorum yaptıklarımı. Bu çok normal zira kabak başıma patlıyor.

O açık renk tayyörlü kadının da soruyor mudur yaptıklarını hesabı kendinden? O kadın benden beterdir üstelik kendi kendine sormaktadır kendi yaptıklarının hesabını. Kadın demeyin ona pek bir tepesi atıyor. Geçip gidiyor öylece ekranın orta yerinden. Salınarak; kalçalarını sallayarak… Geride topuklu ayakkabılarını gürültüsü kalıyor. O gürültü gelip rüyalarıma yerleşiveriyor sonra. Hşşşt! Gürültü etmeyin sahne arkasında bir kız çocuğu uyuyor!

D.A

01 Mayıs 2007

Bayram mı?

1 MAYIS işçi bayramı...

Seneler önce gerçekten bayram olan hatta resmi tatil ilan edilen 1 Mayıs günleri, karışıklıklarla, arbedelerle, hatta ölümlerle aynı adla anılmaya başlamış sonraları. 1977’de yaşananlarla birlikte kanlı 1 Mayıs bile denmiş adına.

Doğum tarihinde 1 Mayıs yazdığı için dayak yiyen bir arkadaşın hikâyesini de hatırlarım her 1Mayıs. Kim bilir belki; dayağı atanın babası da işçiydi, dayağı yiyenin de…

Bugün yaşananlardan sonra, kısa bir içinde gerçek olmasından korktuğum bir diyalog:

Çocuk: 1 Mayıs Bayramı’nda ne yapılır anne?

Anne: Çocuğum bugün öleceklere şimdiden Allah rahmet eylesin denir! Ha bir de büyüklere bayramlarda bayramınız mübarek olsun denir!