20 Temmuz 2008

TATİL -ecek -acak


Kaş’ta neler yapılacak?

4 günlük dalış eğitimi alınacak. Denizin tadına varılacak.

Dejavu’da gün batarken bira-patates keyfi yapılacak.

Her türlü deniz ürününe doyulacak, karides tavaya hayır denmeyecek.

Müthiş leziz fesleğenli spagettiler tadılacak

Uzunçarşı Caddesinde akşam yürüyüşleri yapılacak.

Bol bol kitap okunacak.(Kitaplar idefix'ten sipariş edildi bile. arabanın arkasında bir koli olacak sanırım)


Göcek-Fethiye-Dalyan’da ne yapılacak?
Çarşıda bol bol yürünecek

Antik Tiyatro gezilecek.

Günlerden Ptesi değilse Fethiye Müzesi ziyaret edilecek.

Kayaköy’e gidilecek. (Eski adı ile Levisi)

Günlük turlarla denize açılınacak.(Tersane Adası, Domuz Adası, Zeytin Ada, Hamam Koyu... Taşyaka Koyu'nda, Bedri Rahmi'nin bir kaya üzerine yaptığı balık resmi varmış.)

Karagözler ve Çalış Plajları, Boncuklu Koy da yüzülecek.

Ölüdeniz’e gidilecek (mümkünsde haftasonu olmasın) yamaç paraşütü yapanlar ağzı olarak izlenecek. Vakit olursa Belcekız ve Kıdrak ve bir de Katrancı ve Günlüklü Koyları’nda da suyun tadına varılacak.

Kelebekler Vadisi'ne deniz yolu ile gidilecek.

Fethiye'nin meşhur ''çemenli tost''u denenecek

(Yemek tavsiyesi Fethiye Çarşısı no:13-Meğri Restaurant imiş)

Dalyan’a uğranacak Çamur banyosu, İztuzu Sahili, Kaunos Antik Kenti, kral mezarları derken vakit yetecek mi? Mümkünse kanalda yol alı nacak, carettalar ziyaret edilecek.

Köyceğiz’de görmeye değer sanırım.

Göcek tekne turuna çıkılacak ve şahane lokantalarda leziz yemekeler yenecek

Vakit olursa Gökova ve Akyaka ziyaret edilecek.


Datça'da neler yapılcak?

Ovabükü, Hayıtbükü, Palamütbükü, o bükü bu bükü'ne gidilecek. Denize girliecek.

Ender Kaptan'la tekne turuna çıkılacak. Eşsiz koylardan cup cup suya atlanacak.

Deniz ve Esin'in tavsiyesine uyulacak ve fevzi'nin yerine gidilecek, eşsiz mezelerden tadılacak.


Dahası da yapılır bunların, azı da yapılır. Enerji yeterse, para yeterse, sevgili kocacığımın elindeki kitabını bırakıp şezlongundan kalkmaya gönlü olursa.... Sağlığımız, keyfimiz, huzurumuz yerinde olsun da...Valla tatilin planı güzel. Kendi güzel. Bekliyorum.Hevesle....



10 Temmuz 2008

Artıkın benim de bir Lap Top'um var

Hem de bu satırları onunla yazıyorum. heyoooooooo

03 Temmuz 2008

Tatil planımız

2-8 ağustos-Kaş
8 ağustos cuma fethiye Kayaköy
9 ağustos cumartesi dalyan
10 ağustos pazar ölüdeniz kelebekler vadisi
11 ağustos pazartesi göcek
12 ağustos salı göcek
13 ağustos çarşamba datça
14 ağustos perşembe datça
15 ağustos cuma datça
16 ağustos cumartesi datça

26 Haziran 2008

Geride baş ağrısı bırakan...


Bu büyük lokmayı yutarsın, yutamazsın. Bazen yaşamın kendisi büyükçe bir lokmadır, çiğner çiğner durursun. Yaşam bu yaşarsın, duramazsın. Kimi defa bir şeyi kabullenmek büyüklüğün şanındandır. Çalışır dururusun kabullenip duramazsın. Bazı sorunların çözümünde kabullenmek, farkında olmak ve durduğun yeri değiştirmek gerekir. Aynı yerdeyim, çaba sarfetmek işe yaramıyor. Kabullenemiyorum, olmuyor. Sürekli başa dönmekten sıkıldım. Geride baş ağrısı bırakan diyaloglardan sıkıldım. Bunun da bir kırılım noktası vardır elbet. Jeton düşer elbet. Düşer mi? Bilmem.....

Resim: Teşekkürler Hallice

24 Haziran 2008

Bir nefes İzmir


İzmir’in kavaaakları, dökülür yaprakları. Bizzat gittik, gördük, geldik. Efendim pek tatlı, ancak kısa bir bir tatildi. Anne babamızın elini öptük. Lezzetli yemeklerinden yedik. Karpuza doyduk. En önemlisi hasret giderdik. Bu hasret denen şey yaşla doğru orantılı olarak artan bir tad bırakıyormuş damakta. Öyle dedi annem. Anladım demek kolay yaşamak zor belli ki. Belki anne olunca. Kim bilir?

Pazar günü Alaçatı’da tüylerimi diken diken eden serin sularda yüzdüğüme kendim bile inanamıyorum. Kumruyu yediğime inanıyorum! He he…. Fotoğraftan bile kokusu geliyor şimdi. Hmmm mis gibi. Sakızlı dondurmanın ve Alaçatı’nın lavanta kokulu esintisinin fotoğraflarını çekmedim. Kimsenin canı çekmesin. Tanrı kimseyi bozkıra mahkûm etmesin.

İşin özü tadı damaklarda kalan bir üç gün geçirdik. Şimdi geri dönmeli mi tezin telaşına? İşin gücün telaşlına. Döndüm bile. Darısı bir dahaki tatile …

Giderek artan bir şekilde İzmir milliyetçisi olma yolunda ilerliyom Gari! (Teşekkürler Kocacım!)

16 Haziran 2008

Last Fm - Nice Fm

Efendim varsayalım ki ders çalışıyorsunuz. Değil dönüp dönüp dinlediniğniz albümler, kendinizden bile sıkılmışsınız. Müzik, müzikler, albümler,music falan filan diye adlandırdığınız klasöre dokunmadan açıyorsunuz tarayıcınızı "http://www.last.fm/" yazıyosunuz. Canınızın istediğini dinliyosunuz. Hemi de radyo gibi. Pek güzel pek. Bayıldım. Çağdaş arkideşime teşekkürlerimi sunuyorum. İş yerinde websense takılıyor ama evde bir numara oldu valla.

LAst Fm'in tek becerisi, radyo gibin çalıp çığırması değil tabi ki. Kendisi bir web 2.0 teknolojisi. (ekşisözlük deyimiyle- ota boka teknoloji demek :) ) Şarkıları "tag"lemek mümkün. Arkadaşınız olabiliyo. Profiliniz olabiliyo. Efendim, blogger için eklentisi bilem var. Şu anda blog yazarınız yüksek lisans çalışmaları ile pek bir meşgul olduğundan kendisi sadece müzik kısmıyla ilgileniyo. Ama bi blog eklentisi de canı istiyo hani. Bekleyiniz...

08 Haziran 2008

DERSANEKOLİK Mİİİ?

Bu halk dersanekolik olmuş!

Haydaaa niye ki?

Aldıkları üç kuruş maaşın yarısını dersaneye ödemekten zevk alan babalar var mirim!

Allah Allah!

Bir de çocuklar zevkalıyorlar çocukluklarını dersane ve ev araso paralamaktan!

Yaaa işte böyle.

“ÖSS’ye inat, yaşasın hayat!” diye ellerini betonlara gömen, slogan atan yürüyüş yapan çocuklar peydah olmaya başladı bir de. Nerden çıktı ki bunlar acaba?

Bu halk dersanekolik olmuş!Böyle kendiliğinden. Ondan dolayı canına tak etmiş çoıcukların yolara düşmüşler.Herhalde...

Yoksa bu işte milli eğitimle her seçim dönemi yap boz tahtası misali oynayanların bunda hiç katkısı yokmuş. Bu halk dersanekollik olmuş!

03 Haziran 2008

Aşık Didem der ki!

Güzelleme desen değil, destan desen olmaz, divan şiiirimi deseeem halk şirirmi deseeeeem bilemiyorum. Tatil fotolarına baktım, ağıt yaktım diyelim. Eline sazı alıp besteleyen olursa, türküsünü de çığırırım elbet!



Yıllardır çalıştım durdum,

Beş dakika mola verdim

Emek emek tezdir mezdir yaparken

Keyifleri yad ellere verdim.


Tatilin kokusu burnumda tüterken

Eski fotolara baktım da geldim

Bozcaada, Alaçatı, Ayvalık, Datça derken

Gözümden yaşı döktüm de geldim


Ne derdim var "methodology" ile

Bir derdim varsa o da kendim ile

İstatistiği bir bir sayıp dökerken

Geceleyin uykusuz kaldım da geldim


Çalış çabala bulursun belki bir pul

Ümit et yılma, sen değilsin ki tek kul

Deyin ki Didem'e kır dizini çalış

Çalış ki vaktinde bu dertten kurtul!

28 Mayıs 2008

We don't need nooo education.


Üniversitelerin kontenjanları arttırılsın! Arttırılsın buna bir itirazım yok. Daha fazla insan üniversite öğrenimi yapma şansı bulsun! Ne var bunda...Ve fakat içinden geçtiğim süreçlerin bana sordurduğu sorular var. Gerçi kimse yanıtlamıyor bu soruları. Soruları yanıtsız bırakmak bir cins erdem. Ama yine de soralım.
* Kontenjan artırımı yapılırken kontenjanı arttırılacak bölümlerin neler olması gerektiği araştırılmış, hesaplanmış, bir mantığa ya da gerekçeye oturtulmuş mu?Bu ülkede istihdam problemi ile karşı karşıya kalan çok sayıda farklı bölüm mezunu var. Fen bilgisi öğretmenliğinden mezun olup, milli eğitim açtığı 2 tane kontenjana yerleşebilmek için savaş veren yüz binler var örneğin.
*
Kontenjan artırımı yapılan okullarda öğretim elemanı sayısı yeterli mi?Ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okudum. Ben bile öğretim elemanı sıkıntısıyla karşılaştım. Diğer üniversitelerdeki durumu varın siz tahmin edin! Daha geçtiğimiz aylarda ülkedeki asistan- öğretim elemanı kadrolarını “donduran” da aynı karar vericiler değil miydi?
* Kontenjan artırımı için yeterli mali ve fiziksel kaynak sağlanıyor mu?Mesela;bir kara tahta olsun; bir de hoca olsun; hoca anlatsın anlatsın.... Herkes evine dönsün. Üniversite eğitimi, bu mantık ile yürüyen bir eğitim!se sıkıntı yok. Bu kolay. Veririz Hasan Ustaya iki sıra yapar, iki de sandalye yapar. Sıkış tıkış oturur çocuklar ama okurlar sonuçta. Olur olur çok güzel olur. Yahu bunu laboratuarı var. Bilgisayarı var. Yurdu var. Ulaşımı var. Yemeği var. Bütün bunların nasıl sağlanacağı hesap ediliyor mu? Yoksa yöntem olarak, üniversite kontenjanını dershaneye gidecek parası olan; yurdu, iyi yerde tanıdığı olan , bilgisayar laboratuarındaki yeri, erken gelen alır yöntemi mi benimseniyor?
Üniversiteden mezun olan ne iş yapacak peki? Sorusunu hiç sormuyorum. İstihdam paketini falan bir kenara bırakıyorum. Sosyal güvenlik yasa tasarısını başka bir tarafa bırakıyorum. Sonuç olarak hayata atılmaları 4 yıl daha geciktirilmiş, eğitilmiş gibi yapılmış bir gençlik ordusu ile karşılaşmak istemiyorum. Kim toplayacak bu akılları başa.... Bir şarkı anımsatıyor tüm bunlar bana. We don't need nooo education.....

25 Mayıs 2008

Dikiş diken Leydi


Şu an itibariyle aslına bakarsanız tezin bir bölümünü yazıyor olmam gerek. Lakin bir dar boğaz hadisesi ile karşı karşıya kalmış durumdayım. Ya da bambaşka bir analoji ile devam edecek olursak, insan gücüyle çalışan bir dikiş makinesinde tıngır mıngır dikmekte iken, ipe fabrika hatası, önlenemez gereksiz bir düğüm denk geldi de; çat diye kopuverdi iplik. İpliği yerine takıp yediden devam edeceğim. Ağır aksak, tıkır mıkır ben bu yoldan devam edeceğim.

E güzel. E peki gelin görün ki, sanki makinenin başında ağır aksak dikiş dikmekte olan bu leydi(hikayenin bu kısmında leydi analojisi kendiliğinden çıkageldi. Leydiler dikiş diker mi?) zaman zaman bozulmakta. Leydinin omuzları ağrımakta, dizleri sancımakta, midesi yanmakta. Teninin çeşitli yerlerinde kırmızı lekeler belirmekte. Ve leydi bu duruma dellenmekte. (Bir Leydi nasıl dellenbilirse siz hayal edin artık!) Uçuşan elbise kolları ile ellerini sağa sola savurarak dellenebilir pekala… İşte böyle.

Efendim ayrıca bu hafta sonu da Leydi planladığı çoğu şeyi yapamamış ancak planlamadığı pek çok güzel şeyle karşılaşmış durumda. Güneş bebeğe hoş geldin demek gibi mesela.

Leydi bu planlama olayına fena halde kafayı takmakta. Hâlbuki ne var kafayı takacak değil mi efendim. Zaman kendi ritminde kendiliğinden akmakta, su yolunu bulmakta. Yapmak istediklerim, yapmak istediklerim, yapmak istediklerim yapmak istediklerim şeklinde ekho yapıp duran cümlecikleri genellikle bir kenara atmakta. Sanırım bu konuyu bir bilene danışmakta fayda var diye düşünmekte Leydi. Sonra kelin kendine merhemi olmadığını anımsamakta. “Ben çok iyi bir veteriner olabilirdim.” diyen bambaşka bir konuda uzman, ve yaptığı işi de iyi yaptığını düşündüğü hocasını hatırlayıp, aklını başına toplayıp yamaya koyulmakta.

Az önce yuttuğum mide ilacı ile Leydiyi biraz rastlattı sanırım. Bu gece ardı ardına sıralı renkli bi o kadar da huzursuz edici, gürültülü ve kötü çekilmiş klipleri andıran, bir dizi rüya görmemeyi dileyerekten çekip gitti Leydi.

Bu haftasonu Güneş bebek dünyaya geldi. Berna anne oldu. Çok yağmur yağdı. Mehmet’in annesi ömrümde yediğim en leziz sarmaları getirdi. Ben 10 tane cici deneyip birini bile beğenip almadım. Leydinin kulaklarını çınlattım. Nasıl olacak bu işler? Derken, tezimin başına yollandım.

14 Mayıs 2008

Seçme Sınavlarından Saçmalar



Radikal gazetesindeki haber şöyle diyor.

YÖK Başkanı Özcan, gönlündeki ÖSS’yi açıkladı: Tek aşamalı olsun ancak yılın her anı yapılabilsin. İngilizlerin TOEFL sınavı gibi 120 doları veren, birkaç kez girebilsin Alan ve katsayılar tamamen kalksın. Fakülteler istedikleri puan türüne göre öğrenci alsın, yerleştirmeyi onlar yapsın. Sınav, kontrol edebilmemiz için sadece Ankara’da olsun.

Oku haberi delir.

Ey okuyucu burada bir koltuk var buyur;

3 çocuk yap otur.

Kaç çocuk aç, say otur.

Mevsimlik işi olan çocukları al, YÖK’ün önüne diz, otur.

Senelerini üniveristeye verenlerin, beş kuruşluk maaşlarını hesap et, çocuklarını 120 dolardan sınava sok, bak otur.

Bu ülkede emekli maaşı kaç para say, otur.

Bi emekli maaşında kaç 120 dolar var bul, otur.

Herkes istediği üniveristeye girebilsin. Köylere de üniversite aç, otur.

Binaya üniversite tabelası as, ödeneğini ye otur.

Bunca sene üniversite seçme hakkı yenilen meslek liselilerin ahını al otur.

Tası tarağı toplayıp yurt dışına giden beyinlerin arkasından bak otur.

Koltuğundan arada bir kalk, gerçeklere bak otur!

11 Mayıs 2008

Doğuranların ve doğanların günü kutlu olsun!

Vitesi birden ikiye atıyorum. Sabah sabah yola dökülmüşüm yine. Sabahları yüzümü güldüren radyo programı bir reklam narasıyla bölünüyor. Ve reklam Ali Poyrazoğlu'nun sesiyle arabamın camlarında yankılanıyor:"25 yaş altındaki tüm gençler!" "Efendim, buyrun benim!" diyemiyorum. Haydaaa... Vitesi bir kere daha arttırıyorum. Bir daha. Basıyorum gaza. Yirmilerin ikinci yarısına gidiyorum. Son hızla. Ve üstelik yüce türk düşünürü sezen Aksu'nun söylediği gibi annemi daha sık anımsıyorum ve hatta anlıyorum. "Eşek kadar" oldum yetmedi daha da büyüyorum.

Bugün benim doğum günüüüüüm. Ayrıca bi de anneler günü. Hani ne anlamı var o günü bu günü diyenlere de hak vermiyor değilim. Ama annemin "Ben seni kendime anneler günü hediyesi olarak doğurmuşum. İyi ki doğurmuşum!" deyişini duyup mest oluyorum. Ve her anneler gününde olduğu gibi anneneannemi bir kez daha hatırlayıp, boğazımda bir yumrukla yutkunup bir yaş daha alıyorum.

06 Mayıs 2008

Bir hayal kırıklığı yazısı

Yazmayı düşünüp düşünüp de vazgeçtiğim bir konu bu. Ne de olsan bazılarımız hayal kırıklığının adını bile söylemeye cesaret edemiyoruz. Bütün cesaretimi boğazıma batan kılçığa tutturdum yazıyorum.

Lise defterimin arasında duran ömrü kelebek kadar kısa bir şiir dergisinin yapraklarına yazılmış bir dörtlüğe tutkuyla bağlanmıştım bir zaman:

“Sen dostumsun benim gülünce yüzünde güneşler açan.
Bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam!”

Sonra başka zamanlara ilerledikçe peynir gemimiz., bir peyinirin içindeki delikler gibi boşaldı birer birer yüreklerimiz.

Hani bir zaman “kanka” dediğimiz, tenimizin bir yerini yırtıp da kan kardeş olmaya cesaret ettiğimiz... Ah bilemiyorum. Ya yanlış gemilere bindik ya da hep yanlış insanların suretine takıldı zihnimiz.

Bu satırları kimseye söylemiyorum. Özellikle kimseye değil! Ne bağıra çağıra kavga etmeye niyetim var, ne takâtim. Belki ki de benim bildiğim sözcüklerin anlamları değişti baştan aşağıya. Kapının önünde dikili ağacım da eskisi gibi durmuyor ki bak! Kuruyanını kestik, büyüyenine gözümüz gibi bakıyoruz işte. Yalan mı?

Geceleri uyumadan önce onu düşünerek dua ettiiğiniz birileri var mıdır? Bilmem... Belki boşuna bir çaba bu artık. Dua etmek boşuna. Birileri için uğraşmak da... Harcanan bütün emeklerin zayi olduğunu düşünmek... İstemiyorum bunu. İçerliyorum. Hem de çok, çok fena.

Daha önce yüksek sesle de söylemiştim bunu. Belki de yazmıştım. Yazmış olsam da , bir kere daha yazıyorum şimdi. Lügâtımda dostluk kavramının karşılığı boş duruyor çoktandır. Canım sıkılmıyor desem yalan. Bir pencereyi açık unutmuşçasına üşüdüğüm oluyor zaman zaman. En çok da içerliyorum. Yine de biten arkadaşlıkları kendi hatalarım hanesine yazıyorum. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var diyebilmek için!

Yalanlara pabuç bırakmadan, en iyi bildiğimi yaşamaya devam!

Not: Fotograf için FSA'ya teşekkürler!

01 Mayıs 2008

1 Mayıs 2008

Korku ile beslenen bir canavar büyüyüp dururken, üretenlerin elleri üstünde yükselen bir “Dünya” hayal edenlere, tüketenlerin ayakları altında ezilen bir “Dünya” sunuldu bugün. “İşçiyiz, Haklıyız, Kazanacağız!” diyebilmek … Ne mümkün!

Sınıf sınıf ayırırken emeğini ortaya koyanları bi durup düşünmek gerek. Zira, bir kesimin elleri ile pişirdiği ekmeği, diğer bir kesim üzerine sürüdüğü kan kırmızı reçellerle tüketmekte.

“Ahhh gün günden kötü geliyor kızım!” diye kaygılanan anneleri haklı bulmaktan dolayı buruk yürekler. Korkarım bir gün gelecek; torunlarımıza bu yaşadığımız günleri bile “daha iyi günlerimiz de vardı!” diyerek anlatacağız. Bir de üstelik korku ile beslenen canavar büyümeye devam edecek. Gerçek bayramlara...

30 Nisan 2008

Bir kafa kağıdı hikayesi

Dün sabah uzun zamandır “ertele ertele sakallı kertenkele” durumunda bulunan nüfus cüzdanlarımızı yenileme mecburi göreviyle Yenimahalle kaymakamlığının yolunu tuttuk. Çayyolu nireeee, Yenimahalle Kaymakamlığı nireee? “Oğlum bizim buralar heeeep bööööyle Mesudiye” diyerek etrafını gösteren teyzemizi anımsayarak, buraların beeeeeyle hep Yenimahalleye dahil olmasından sebep, aradık bulduk vardık varacağımız yere.

Daha önce kafa kağıdını değiştirenler bilirler efendim, bu işlem için muhtardan mühürlü imzalı nüfus kayıt örneği almanız gerekmektedir. Muhtara gidersiniz. Muhtar bi size bakar bi elindeki fotoğrafa bakar. “Bu eski yenisini çektirin!” ya da “Bu eski nüfus kağıdındaki ile aynı, siz gidin mahallenin fotoğrafçısı ile bir karşılıklı gülümseyin!” der. Eğer fotoğrafınız faullü değilse; ve eğer o mahallenin kayıtlarında bulunuyorsanız; (if then else, if then else.....) size nüfus kayıt örneğinizi verir. “Aman, resmin üzerindeki damga dağılmasın; üfleyin!” diye tembihleyerek sizi yolcu eder. Üfffff üfffff. (resim kurusun diye üfleme sesi)

Biz de bu yoldan gittik. Muhtara adres nakil belgemizi, aile beyan belgemizi, zart belgemizi, zurt belgemizi verdik Kaydımızı yaptırdık. Paramızı ödedik! Ama dün nüfus işlerinde öğrendik ki adrese dayalı nüfus bilgi sisteminde kaydımız bulunmuyor. Haydaaa! Niye bulunmuyor? Biz bütün gerekli işlemleri yaptık! Dedik tabii ama yine de bilmemkaçyüz metre ilerideki müftülük binasındaki bilmemne müdürlüğüne gitmememiz gerekti. Bu arada elimizdeki sıra kağıdı ve başımızın üzerinde de “5 dakika sonra işimiz biter!” yazılı baloncuklar patladı. Bu patlamada yaralanan olmadı.

Bilmemkaçyüz metre ilerideki, müftülük binasındaki bilmemne müdürlüğünde yarım saat bekledikten sonra, “yıkıldım, yıkılıcam” diyen eski bina içinde adresimizi bilgi sitemine kaydettirdik. Sırada beklerken şu soruları sorduk! E biz niye o zaman muhtara gittik? Muhtarın adres bilgi sisteminden haberi yok mu? E muhtar yetkili değilse niye biz muhtara adres bildiriyoruz? Bi de muhtar niye ücret alıyo? Ama gelin görün ki sokak adımız değişmiş. Bir ülkede bu kadar sık mı adres bilgisi değişir kardeşim!ikibin bilmekaç olmuş. Geri döndük nüfus müdürlüğüne sıra almış başını yürümüş tabii. Bekledik ha sıra geldi ha gelicek derken. Bize 6 kişi kala sistem kitlendi. Nası yaaa? Evet sistem çalışmıyor. On günü aşkındır gelip giden kafa kağıdını alamayan var. Amanın! “Anlatamıyorum patrona.” diyor bıkkınlıktan taşmakta olan birisi. İnsan on kere nüfus cüzdanı için izin istemez ki! Moraller bozuluyor. Bize de mi öyle olacak diye dertli dertli düşünürken. Ding dong 113. Tek banko çalışıyor. Olsun dert değil. Öğle vaktine yakın ismimi bağıran adamın elinden nüfus cüzdanımı alıyorum. Nüfusa kayıtlı olduğu yer hanesinde: Koca köyünden olmuştur yazıyor, en usturuplusundan. Gülüyorum. Resmen Koca köylü oluyorum!

Bu hikayeyi Nüfus cüdanı değiştireceklerin bilmelerinde yarar var. Aşağıdaki hususları ( bu husus sözcüğüne de bayılıyorum şekerim!) gözden kaçırmayınız.

  • Fotoğrafınız eski nüfus cüzdanındakinden farklı olmalı.
  • Fotoğrafınız asla fotokopi olmamalı.
  • 2 adet fotoğrafınız olmalı.
  • Bu fotolardan biri ile gidip muhtardan fotoğraflı nüfus cüzdanı örneği almalısınız. Belgenin geçerlilik süresi 6 ay)
  • Diğer fotoğraf nüfus cüzdan için özenle saklanmalı.
  • Adrese dayalı nüfus bilgi sistemine kayıtlı olmalısınız. (Nası olunur araştırınız.)
  • Kafa kağıdınızı "bizzat" kendiniz almalısınız.
  • Bekleme ihtimaline karşı yanınızda kitap, hatta azık ve erzak bulundurmalısınız.
  • Bütün bunlara dikkat etseniz de yine de aksiliklerin olabileceğini, Türkiye’de olduğunuzu unutmamalısınız. (Böyle durumlarda Şamil’s ibret mode tavsiye olunur!)

20 Nisan 2008

Muhteşem haftasonu

Efendim muhteşem bir haftasonu geçirdim. Cumartesi gününü özel kılan, seneler sonra, yaklaşık 16 yıl kadar, ilkokul öğretmenimle yeniden kavuşmam oldu. Hem de kendisine facebook aracılığıyla ulaştım. Şaşırtıcı değil mi?Herkes ilk aşkını, yok ilkokul arkadaşını bulur ben de ilkokul öğretmenimi buldum. Önce telefonla iletişim kurduk Gülten Hocam'la. Şehir dışına çıkacaklarını, döndüklerinde haber verecğini söylemişti. Önümüzdeki haftlarada memelekette yazı geçirmek üzere Ankara'dan tekrar ayrılmadan önce, bu cumartesi onları evlerinde ziyaret ettim.Çok mutlu oldum çok. Üstelik beni kapılarda pencelerde beklemişler iki değerli insan. Ne diyeyim ben yahu. Kurabiyeler, kekler hazırlamış bir de Gülten Hocam. Ben de elimde fotograflarla görmeye gittim onları. Ömürlerinin otuz küsür senesini eğitime vakfetmiş, değerli, aydınlık, güzel insanların ellerini öptüm. Yahu nasıl mutlu oldum anlatamam.

Pazar gününü özel kılan ise, Nergis'in bizim için planladığı dağ evi keyfiydi. Efendim bizi kendi elleriyle alıp, Çamlıdere'ye dek götürdü. Temiz havalar aldırdı. Baylar mangalı yaktılar. Sönünce bi daha yaktılar :) Bize de bayanlar olarak sofraları kurup örtüleri sermek düştü.

Hem bir araya geldik hem de çam ağaçlarının uğultusu ve kuş sesleri eşliğinde şehirden uzak misler gibi bir pazar geçirdik. Güneşten ve rüzgardan yanaklarımız yandı al al oldu. Çiğdemleri yakalayamadık ama, çayırlara mor bir fırça darbesiyle çizilmişcesine yayılan başka çiçeklere yetiştik. Nergiscim gene unuttum ben bu çiçeğin latince adını adını neydi yahu?

17 Nisan 2008

Açık Ders Malzemeleri Projesi-Türkiye


MIT’nin başlattığı Açık Ders Malzemeleri Projesinin bir benzeri dün benim de katılımımla gerçekleşen bir tören ile ODTÜ’de hayata geçti :)) Açık kaynak konusunun toplumu inanılmaz bir hızla şekillendirdiği günleri yaşarken bu geç kalmış bir adım olarak bile değerlendirilebilir belki. Ama yine de; öğrenci: “Hocam ders notlarını alabilir miyiz?”, Hoca: “Not tutsaydınız çocuğum!” diyaloglarının yaşandığı günlerden bu günlere gelmek güzel tabii.

Öte yandan her ilde mantar gibi patlayıveren üniversitelerin ders içeriklerinin ve müfredatlarının standartların yükseltilmesi/yükseltilebilmesi için de önemli bir adım bu. (Üniversite yönetimi, fiziksel koşullar ve kaynaklar gibi unsurların yanı sıra eğitmen kalitesi ve şu anda bu listeye eklemediğim pek çok farklı unsuru unutmadım.) Üniversitenin kapısından girmek isteyenlerin kolauy kolay giremediği düşünülürse, üniversitede okutulan bir dersin içeriğine açık olarak erişilebilmesi güzel bir adım.

Proje’de Educommons yazılımı kullanılmış. Teknik desteği ODTÜ bilgi işlem sağlarken, bu proje TUBA, TUBITAK ve 50’ye yakın üniversitenin desteği ile gerçekleşmiş. Tabi projenin verimli bir şekilde işleyebilmesi için öğretim elemanlarının derslerini bu oratama aktarmaya istekli olmaları ve bu konuya biraz çaba göstermeleri gerekiyor. Ayrıca böyle bir sistemin işlerliğinin ve devamlılığının sağlanması da hem teknik altyapı hem de içerik yöentim sisteminin yönetilmesi bakımından hiç de kolay değil. Projenin hedeflerine ve iyi niyetlerine ulaşması temennisi ile... Ayrıntılı bilgi için:

Açık Ders Malzemeleri Projesi

Öğretim Teknolojileri Destek Ofisi

Educommons

MIT Open CourseWare

14 Nisan 2008

MENİSKÜS


Boyumun uzadığı sıralarda beni yaklayan, üniversitede bir dönem coşan ve o günden bu güne peşimi bırakmayan diz ağrılarım sonunda adını buldu. MENİSKÜS. Kendisi çoklukla futbolculara layık görülmekle birlikte aslında her türlü insan evladı için evla bir rahatsızlıkmış. Geldi beni buldu.

Menisküsün gelip beni bulması çok kolay olmadı tabi. Ya da şöyle demeli, kendisinin teşhis edilmesi pek kolay olmadı. Üniversitedeki ortopedi uzmanı bir adet ilaç yazaraktan, röntgen çekmeyi bir kenara bırakınız, iki gözüyle dizime bakaraktan yolcu etmişti beni. Sonra bir arkadaşım vasıtası ile ciddi bir diz muayenesinden geçmiştim. Egzersizlerimi alıp defteri kapatmıştım. Epeyce bir süre egzersizleri yaptım. Sonra bıraktım. Efendim her ne ise geçenlerde azan diz ağrılarım ile birkaç hafta birlikte yaşamayı öğrendikten sonra, başka bir ortopedist arkadaşımın muayenesi sonucu bunun bir patellar kondromalazi mi yoksa menüsküsel bir araz mı olduğunun anlaşılması için MR çekilmesine karar verildi. Bu amaçla, iş yerinden izinler alındı. Kapı kapı gezildi. Allah'tan araba kullanabiliyorum da gezebiliyorum öyle dar zamanlarda ve fakat gelinsin görülsün ki; bu sol diz ile debriyaj pek iyi anlaşamamaktalar. Buna balataların ne dediğini haftaya arabamızın servis muayenesinden sonra öğreneceğiz. Şimdi gelin süreci birlikte irdeleyelim.


Kapı 1: Hacettepe Hastanesi
Sonuç: "Sağlık güvencenizin ödeyeceği MR ı çektirmek isterseniz Eylül'ü beklersiniz. Yok efendim 100 YTL verirseniz Haziran ortası gibi bağlarız bu işi." dediler.
Cevap: Ölme eşeğim ölme.

Kapı 2: Dışkapı SSK Hastanesi
Sonuç: "Alt katta görüntüleme merkezimiz var. Ama sadece bel emarı çekiyoz. Sizinki neydi? Haaa sol diz ise, tek tek basaraktan Etlik SSK'ya gidiyosunuz. En yakın randevuyu 3-4 aya verirler.Sağ diz iseeee, size bi güzelik yaparız."
Cevap: Hadi ordan!

Kapı 3: Telefonla aranan Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Sonuç: "En yakın MR'ı 3 aya veriyoruz hanfendi. Sizinki nerden çekilcekti?"
Cevap: Yok ben bi yerimden çektirmiycem. Hadi size iyi günleeer. ÇAT

Kapı 4: Dışkapı SSK acil- Günlerden Cumartesi
Sonuç: "Acilden MR yazamıyoruz!"
Cevap: Yani acil bir şekilde oraya gelen hastaya öööyle gözle bakıyonuz ona göre tedavi veriyonuz. E tabi tanrının verdii görüntülemeden iyisini bulcak değil ya insanoğlu. Tövbe estafurullaaaaaah!

Kapı 5: Çağ Hastanesi ile telefon görüşmesi
Sonuç: "Hanfendi 25 lira muayeney alıyoruz. anlaşmalı MRmerkezine sevk ediyoruz. 25 de ona alıyoruz. Saat kaça vereyim randevuyu?"
Cevap: En yakın ne zamana verebiliyosanız verin!

Sonuç olarak özel hastanedeki muayeneden 20 dakika sonra MRımı (sahiplendim kendisini) çektirmiştim. Süreci anlatmak üzre yukarıdaki satırları yazarken, en az çivisi çıkmış sağlık sistemi kadar, durup dururken başıma iş açan yırtık menüsküsümden de tiksindiğimi belirtmek isterim. Yerde yapılması gereken egzersizleri iş yerimin hangi hijyenik koridoruna yatıp da yapsam diye düşünmekteyim şimdi.
Kıssadan hisse: Sağlık sistemi diye bişey yoktur! Sağlıktan kıymetlisi hiç yoktur!

Hoplar iken zıplar iken yırtılımış benim Menüsküs
Didem suçu kendinde ara da öyle sağlık sistemine küs
Egzersizleri yapmam diye diretmekten hayır olmaz.
Kilo almayı bi kenara bırak 2 kilo versem fena olmaz.

07 Nisan 2008

Karınca


Kaç zamandır yazmadığım kadar yazasım var. Genzime atılan düğümün kilidini ancak kelimeler çözebilir belki. Bir problem cümlesi yazmak istemiyorum artık Verilenler istenenler koyu yeşile boyalı bir tahtada sıra sıra dizilsinler istiyorum kendiliğinden. Ve bu problem benim bildiğim yolla çözülsün. Öğretmen diğer çözüm yollarını da kabul etsin istiyorum.

Karıncalar dördüncü kattaki evime kadar teşrif ettiler. Onları elime alasım yok. Halbuki elime alsam; şöyle dizsem satırların üstüne; herkes için bir anlam ifade edecekler belki. Anayasanın bilmem kaçıncı maddesini yazacaklar, sevdiğim türkünün ikinci sayfa notasını, annemin kan tahlili sonucunu yazacaklar. Ya da ben bütün bunları bir tarafımdan atıp, tıktır tıkır ederekten, gürültüm kendi kulağımı delerekten, düğmelere basaraktan yazacağım. Konuştuklarımızdan bir blog yazısı yapacağım. Yaşadıklarımı bir kenara atacağım.

Şimdi gelip biri dikilse karşıma… Dese ki:“Şu karıncalar iyi organize olmuş yaratıklar. Acaba onlar da emekli oluyorlar mıdır dersin?”. “Git başımdan” derim ona “Defol git başımdan!”. Yerine göre ağır konuşmasını da bilirim hani! Çocukluk etme. Çocukluğunu nerde unuttunsa oraya git. Git orda dikil. Dikildiğin yerde dimdik dur. Sonra yıkıl!

Oysa yıkılmak yok.Gösterişli eyaletlerdeki gösterişli binalar gibi bir taraflarına tonlarca dinamit yerleştirecekler de öyle yıkılacağım sanıyorsan,yanılıyorsun. Yıkım dediğin öyle bir hamlede olmaz her vakit. Karıncanın hareketi denli
ufak ve sesiz gelip çöreklenir içine gün be gün. E yaşlanmak dediğin de bu değil mi zaten? Yaşamak dediğin de eş anlamlısı zannımca.

Nerden geldi bu karınca mevzusu şimdi buraya bilmem ki? Karınca dediğin ekmek kırıntısını bulmaktan sevinçli, kaçıp gidiyor işte bi yelerle. Ekmek kırıntılarını onun için hazırlayanlara "müteşekkir"! Her halinden, yürüyüşünden belli. Bu ekmekler de çok kırılgan oluyor canım. Kırılmadan edemiyorlar. Ne yapsam yapayım kırılıp duruyorlar. Üzerinize afiyet biraz bana çekmişler.

Kim yazmıştı şu dizeyi yahu? “Kalbimiz incedir kırılır. Çıt çıt” Kim yazdıysa…Neyse….Bi nefeste üfürüvereceğim karıncaları oldukları yerden. Yazısını bozacağım. Ve neyse diyeceğim. Neyse ikinokta, nasıl bitirileceği bilinemeyen cümlelerin sonuna getirilir. Söylemek istediğiniz, içinizde kalan yada bir darboğaza kısılıp da yerini bulamamış bi’şeyler varsa onları ustalıkla saklar. Cümleyi bitiriverir. Neyse…

Proje bitti. Yani inşallah. Terhis oldum. Arada bir sefer görev emri gelir. Yine gideriz. Olur öyle şeyler. İnternete bağlı bir bilgisayarım olmasını özlemişim. Masamın başına oturdum. Msn resmimi değiştirip “KATARA” oldum. Elime fincanımı aldım. Can sıkıcı gazete haberlerini okudum. Di’ li geçmiş zamanda cümleler yazdım. Tamamladım!

31 Mart 2008

Tez hocam "bu hafta sonu ne yaptın?" diye sorarsa...

Bu hafta sonu bir Gurme edasıyla geçti. Bahar yorgunluğu mudur, tembelliği midir bilemiyorum ama ders mers çalışamadım. Yemek yaptım. cumartesi günü pazarda mis gibi yeşilllikleri görünce tutturdum yeşillik yiyelim diye. Sonuçta ortaya aşağıda yer alan pazı dolması çıktı. Süper leziz oldu valla.

Tarif: 1 demet taze pazı kaynar suda haşlanır. Damarları çıkarılır. Soğan (1 adet irisinden), maydonoz (1 avuç kıyılmış), bulgur(1 kupa), domates(3 tane rendelenmiş) ve biber salçası(1 tatlı kaşığı) ve tabii tuz ve karabiber ile iç hazırlanır. Pazılar muska şeklinde sarılır. Üzerine isteğe göre sarmısaklı yoğurt konur afiyetle yenir!
Pazar günü de fırında somon yaptım. Tarife gelince: somonlar zeytinyağı karabiber tuz ve limon ile terbiye edilir. Soğanlar kılçık doğranır. Zeytinyağı ile yağlanmış cam fırın kabına konur. Üzerine 10-12 adet mantar doğranıp serpilir. Üzerine balıklar yeleştirilir. Balıklara ufak çentikler atılarak bu çentiklerin içine sarmısaklar ve tabe karabiberler batırılır. Su konmaz. Tepside önce folyo ile ağzı kapatılarak sonra da üzerlerinin kızarması için folyo çıkarılarak, yüksek ateşte (280-300) pişene dek fırından çıkarıp çıkarıp bakarak pişirilir. (Çok acıkmıştık süreye bakmak aklımıza gelmedi de...)

Ha bir de Anıl'ın doğum günü için planladığım ama cumartesi günü yapamadığım tiramisuyu pazar günü yaptım ve Anıllara gittim. (İYKİ DOĞDUUN ANIIIIL!) Gerçi tiramisu gidene kadar harap ve bitap düştü. Yağmura yakalandı. Arabanın arkasına bisiklet zımnbırtısı takılırken arabada bekledi. Çukurlardan kaynaklı sallantılardan zarar gördü. Küçük Deniz'in ve anne ve babasının kalplerini temsil eden pudra şekerinden özenle yaptığım 3 kalp eridi gitti. Ama tadı yine de müthişti. Tiramisu fotom yok. Tarifi de portakalagacı'ndan aldım. Tavsiye ederim.

Ayrıca pazar günü gerçek mantardan ev yapımı kremalı mantar çorbası yaptım. Ama şimdi tarifi yazamıycam. İki satır çalışayım da, tez hocama "bu hafta sonu ne yaptın?" dediğinde verecek bir cevabım olsun.

22 Mart 2008

Trafik cezam (birinci tekil şahıs)


Posta kutumuza düşen "gidin trafik cezanızı muhtardan alın!" konulu kağıdı görünce, "hayırdır inşallah!" dedik. Bendeniz için pek de "hayırlı!" olmadığını, muhtardan, elden teslim aldığımız kağıdı inceleyince anladık. Bendeniz ilk trafik cezamı yedim efendim. Hiç kaçarım da yok üstelik sabah 8:48 de yenmiş bir ceza ancak benim olabilir. Çünkü sevgili kocacım o saatte işte oluyor. Suçu ona atamıyorum. Güzergah desen o da benim işe gidiş-geliş güzergahım. Suçu ne yapıp yapıp Emrah'a atmalıyım diye uğraşırken, kısa süreli bir aydınlanma ile nerede nasıl kırmızıda geçtiğimi hatırladım. (Kırmızıda geçtim ya da kırmızı da kaldım mı demeliyim?) Çünkü o kavşaktan ben geçerken henüz ışık kırmızı değildi. Sola dönenler şeridi kapattığından orta yerde kalakaldım. Kornaları duymamazlıktan gelerek, yaveeeş yaveeeş ilerleyerekten iş yerime vaktinde intikal ettim! Ettim etmesine de ilk trafik cezam da evime intikal etti. Olacak iş değil yahu! Üstelik ilk kez başıma geliyor böyle bişiy. Öksüz oğlan hırsızlığa çıkmış ay akşamdan doğmuş. Neyse... Ülkemde bazı kurumlar yavaş işleyor olabilir. Ancak tarfik cezası kurumu pek bir hızlı işliyor. Dikkatli olunuz! (Eskişehir yolunda makas yapanlara trafik cezaları koçanlar halinde gidiyor mudur acep?)

16 Mart 2008

Bir yanlışlık olmuş!

"Belediye'den delirten uygulamalar" başlıklı yazımda Eskişehir yolunda toplu taşım için ayrılan şeridi, diğer şeritlerden ayırmak için yola dikilen beton bloklardan söz etmişti. O yazıyı okuyan oldu mu bilmiyorum ama, bloklar o tarihten sonra söküldü. Sanırım benden başka itiraz edenler de oldu. O beton bloklardan epeyce yerleştirilip bitirilmiş olmasına rağmen, şimdi bildiğimiz usulle, kaldırım taşları kullanılarak, yeniden düzenleme yapılıyor Eskişehir yolunda. Ha bir de yol yamuk yumuk, ymadangeçilmiyor ama kaldırım çalışmaları durmaksızın devam ediyor. Bu kaldırım olayı bitmeeeeeeezzzzzzz.

09 Mart 2008

Ertesi Güne Kalan Bir Kadın Yazısı

Sevgili anneanem, kızım, kardeşim, arkadaşım.

Bu ülkede kadınsan; sen de anneannem gibi erken yaşta evlenip, çoluk çocuğa karışmışsındır. Hayatında hiç sosyal güvencen olmamıştır, belki hiçbir yerde çalışmamışsındır. Geceleri başını yastığa koyduğunda sızlayan dizlerinden anlamışsındır, ne kadar çok çalıştığını. Kızlar, oğullar sahibi olmuşsundur. Bir de değil, birden fazla üstelik. Yamadığın çorapları bir çocuğunun ayağından diğerine giydirmişsindir. “Bugün ne yiyecek bu çocuklar?” diye düşündüğün de olmuştur. “Ana ciğeri, kopek ciğeri!” diye isyan ettiğin de… Ya da babaannem gibi kuma gelmiştir üstüne de ince hastalıktan teslim etmişsindir canını. Hesabını soran da olmamıştır.

Bu ülkede kadınsan; sen de annem gibi evinin direği olmuşsundur. Kendinden kısıp çocuğuna aldığın muhakkak olmuştur. Belki çok çocuk doğurmamış, belki tarlada çalışmamışsındır. Ama mutlaka kıymeti bilinmemiş emeğinin. “Ev kadını” deyip geçmişlerdir sana. Bir “eline sağlık” denmesini dört gözle beklemişsindir. “Adam” yerine koyan olmamıştır. Ya da belki hem çalışmış hem çocuklara bakmışsındır. Belki okumuş öğretmen olmuşsundur, tenefüs çaldığında kendi çocuğuna bakmaya eve koşmuşsundur. Şanslıysan, emekliliğinde bir nefes alabilmişsindir belki. Aldığın emekli ikramiyesi kendine başını sokacak bir ev almaya yetmemişse bile yine de yaşayıp gidiyorsundur.

Bu ülkede kadınsan, arkadaşımsan, kardeşimsen. Sokakta bir erkeğin tacizine mutlaka maruz kalmışsındır. Bir laf atan, sarkıntılık eden mutlaka olmuştur. Gece geç vakit eve girmekten ya korkmuşsundur, ya buna bir yasak konmuştur. Mutlaka dumuşsundur o sözü. Birinin başkasına orospu diye hakaret ettiğini mutlaka duymuşsundur.

Ya abin ya baban izin vememiştir okumana. Eğer okuyacak kadar şanslı isen, aynı yollardan gelip de aynı sınıfta okuduğun erkek arkadaşlarınının senden daha zeki olduğunu iddia ettiğine şahit olmuşsunudur. “Eksik etek” olmuşsundur. “Saçı uzun, aklı kısa” olmuşsundur. “Elinin hamuru ile erkek işine karışma”na izin verilmemiştir. Hayatında bir kez gördüğün bir adamın karısı olmuşsundur belki kim bilir? Okulunu bitirip de kendi evini kurma hayalini kurmuşsundur belki. Ya paran yetmemiştir, ya da senin adına bir karar veren mutlaka bulunmuştur.

Bu ülkede kadınsan, şanslıysan, seçip seçilebiliyorsan; kadının anneliğine müsade etmeyen sosyal güvenlik tasarılarını meclisten geçiren “kadın” milletvekilleri sen seçmişsindir. Ya da başının şekliyle, eteğinin boyuyla uğraşırken, emekliliğinle, sütünün parasıyla, geçiminle, kreşinle, çocuğunun okuluyla, senin işinle ilgili düzenlemeleri çatır çutur değiştiriveren bir iktidara oyunu bizzat sen kendin vermişsindir üstelik.

Eğitim hakkını dişiyle, tırnağıyla, hem okuyup hem çalışarak kazanan; aydınlık, anlayışlı bir aileye mensup olmaktan ötürü şanslı, eğitimli bir kadınım bugün. “Erkek gibi kadındı” denerek anılan anneannemin beş çocuğunu tek başına yetiştirirken verdiği kavganın sonlarına şahit oldum .Yaşam azmini ve gücünü örnek aldım. Annemin öz verisinin, o en fırtınalı anları göğüsleyen halinin hayranı oldum. Ve bir ilk göz ağrısı olarak, onun ilk sızılarınn müsebibi.

Çok şanslı olduğumu düşünsem de zaman zaman, kadın olmanın “zor zanaat” olduğunu biliyorum. Dünya’nın neresinde olursan ol pek de fark etmiyor üstelik. Bir kadın olarak bu devrin şekillendirdiği kendi kavgamı yaşayıp gidiyorum işte şimdi ben de. Dünya’nın her yerinde bir şekilde, ezilerek, örselenerek kendi kavgasını yaşayan bütün kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun. En çok kadınların emeğiyle yetişen yeni nesillerin daha aydınlık günlere uyanması temennisi ile...

01 Mart 2008

Belediyeden delirten uygulmalar-Bölüm 2008

Doğma büyüme bir Ankara’lı olarak Belediye’lerin yediği haltlara sinirlenmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Sanırım taaa ilkokul yıllarıma dayanıyor. Evimizin önündeki yokuşta, açılıp kapatılmayan çukur yüzünden meydana gelen kazalardan tutun da; defalarca yenilenen eşek kadar kaldırımlara; zamanında gelmeyen çöpçülerden, caddenin bir tarafını kendi alanında kabul edip diğer tarafını hiçe sayan belediye uygulamalarına değin (ki bu uygulama annemlerin evinin olduğu caddede hala sürmektedir. (Bizim evin bulundu bölge Çankaya Belediyesi’ne, yolun karşısı Mamak Belediyesi’ne dâhildir. Elinde süpürgeyle sokağı süpüren çöpçünün önündeki çöp parçası yanılır şaşar, rüzgârla caddenin karşı tarafına uçarsa, sorumluluk alanından çıkar. Ve orada kalır.) bir sürü belediye sinir germe uygulamasıyla yıllardır yüz yüze kalmaktayım. Ben büyüdüm, şehir büyüdü, eski çamlar bardak oldu, ancak bir türlü şu belediyeler adam olmadı. Gene sinirleniyom. Gene sinirleniyom.

Hani bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ve kaldırım yükseklikleri arasındaki ters bir orantı olduğunu savunan bir söz vardır. İşte tam da bu sözün “cuuk” diye oturduğu bir durum yaşanıyor son zamanlarda Ankara’da. Belediyeler yine bi haltlar karıştırıyor ve şehrin içinde ne kadar yol varsa onları ayırmak için beton bloklar koyuyor yolun orta yerine. Deli oluyorum yaaa. Resmen deli oluyorum

Bu önce Çetin Emeç Bulvarı-Ayrancı hattında yer alan çelik halatların sökülmesiyle başladı. “Oooh kopan halatların yerine yenisini yapacaklar sanırım.” derken, trafiğin en kalabalık olduğu saatlerde yolu, o dandik kırmızı/tutuncu kukalarla daraltaraktan, kocaman beton bloklar koydular yolun ortasına. Bir de çoğunlukla yanmayan ancak yine de şekilli olmaktan bir adım geri kalmayan o “yeni” sokak lambalarından dikiverdiler. Oldu bitti! Bitince yolu ikiye ayıran bir kocaman gri duvar oluştu.

Şimdi o gri duvarladan Eskişehir yoluna da yaptılar. Çok hızlı çalışıyorlar Allah var. İki ‘ haftada yapıp bitiriverdiler Eskişehir yolundakileri. Üstelik sadece yolun geliş ver gidiş şeritlerini birbirinden arasına toprak doldurdukları o iğrenç duvarlarla ayırmak yetmedi, toplu taşım için kullanılan sağ şeridi de yoldan o koca duvarla ayırdılar.70 km hızla sağ şeritte seyreden bir arabayı ortadan ikiye ayıracak kadar güzel oldu Allah var! Bi de üzerine kedigözlerini dizdiler. Şeklin dibi oldu!(Bakınızı Armadanın Karşısında bir türlü tamamlanmayan iğrenç yapının önündekiler. )

Yanlı olmamaya, akılcı olmaya çalışıyorum. Mantık arıyorum yapılan işlerde (büyük hata!). Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği, sonradan şehir olmalıktan kurtulamamış bu Orta Anadolu kentinin, bu memur ciddiyetli! yerin, Başkentin giderek artan bir iğrençlikle içine edilişine tahammül etmekte zorlanıyorum. E tabi sonra bana haklı olarak “ya sev ya terk et” diyorlar.

Bu yazıyı kafamdaki sorularla bitirmek istiyorum. Yanıtı olan varsa, varsın beri gelsin!

  1. Yolları ayırmak için kullanılan yöntemler için bir literatürde bir standart var mıdır? (Kızılay’daki zincir şeklindeki uygulamayı tenzih ederim!)
  2. Yolun iki şeridini beton bloklarla ayırmanı başka bir ülke, şehir, ya da kıtada uygulaması var mıdır? Var ise bunun mantıklı bir sebebi var mıdır?
  3. Bu kaldırımları “şöyle yapalım, böyle yapalım” kararını kim almalıdır? Mesela bir binayı şöyle yapalım böyle yapalım, şekilli parti binaları yapalım derken mimarlardan mühendislerden destek alınır benim bildğim. Şehirde böyle büyük değişiklikler yaparken bir meslek grubundan, kişiden, kurumdan, kuruluştan danışmanlık alınır mı? Alınırsa hangisinden alınır? Bu işlerde imzaları olanların canları hiç sıkılmaz mı ? (mimar, şehir bölge planlamacı ve kaldırım mühendislerinden yanıt bekliyorum.)
  4. Bütün bu işleri denetleyen bir denetim mekanizması yok mudur? Şehre yapılan her bi şey rahmetli anneannemin değişiyle “Allah yapısı” mıdır?Yada şehirde yapılacak değişiklerle ilgili olarak o şehirde yaşayanların hiç mi söz hakkı yoktur? (bakınız yaklaşan yerel seçimler ve belediye sınırları konusu)
  5. Eğer bu yol ortasına dikilen ufak gökdelenler, ki renkleri ve biçimleri itibariyle gerçekten yoldan ayrılması, özellikle geceleri çok zor oluyor, ölümlü trafik kazalarında bir artışa neden olabilir mi? (ben en çok bundan korkuyorum.)
  6. Eskişehir yolundaki bu uygulamanın araçları karşı şeride geçmekten alıkoymak, ölümlü kazaları azaltmak için yapıldığı söyleniyor. Sebep bu ise, bu da trafik ile ilgili denetleme mekanizmalarının çalışmadığını alenen göstermez mi? (cevabını bildiğin soruyu sorma!)
  7. Bu tür uygularlara hukuki yollardan müdahale etmek mümkün müdür? (Biz göremedik, torunlarımız görür inşallah!)

25 Şubat 2008

Öğretmen Arkadaşlar

Akşamları eve gelip, ne zaman ayağımın sızısını şöyle koltuğuma dayasam ve elime kumandayı alıp, “iki Tv seyredeyim kafayı dağıtayım” desem, aynı şey başıma geliyor. Üzüntüm, sinirim, stresim katmerleniyor. Şehit cenazelerinin görüntüleri… Zaten iş yerinde dönüp dönüp bu konuya gelmekteyiz. Neyse… ard arda “dizi dizi inciyiz,can sıkmada birinciyiz” nidaları atarak sıralanan haberlerden birisi, beni bu koltuğun başına bu blog yazısını yazmak üzre sürükledi işte. TV’yi kapattım, bilgisayarımın başına geldim.

Bir dönem İlkyar ile yaptığımız etkinlikler sırasında öğrencilere meslek seçiminin öneminden, kendilerini tanımaları ve kendilerine uygun mesleği seçmeleri gerektiğinden söz ediyorduk. Meslekleri tanıtan dersler veriyorduk. Öğretmen-hemşire-doktor-polis dışında hiçbir meslek grubundan haberdar olmayan çocukların ufkunu genişletmekti amaç. Ancak gelin görün ki kendim de inanmıyordum zaman zaman bu ülkede insan kendi mesleğini seçmesinin, sevdiği mesleği icra etmesinin mümkün olduğuna.

Aranızda mesleğini tercih ederken “bilinçli” adımlar atabilmiş, aileden bilinçli, doğuştan bilinçli, şansından bilinçli kimseler varsa onları tenzih ederim efendim ama, benim için meslek tercihi bilinçaltı/hükümetler üstü bir olaydır! Şöyle ki; 2008 yılında bir milli eğitim bakanı çıkar ve der ki; “Alınan kararlar öğrencilerimizi olumsuz etkilememesi için kademeli olarak uygulanacaktır”. Ama eskiden böyle bakanlar olmadığından, onlar aldıkları kararı o yıl uyguladılar. O sene sınavı teke düşürdüler, adını değiştirdiler. Ettiler edemediler, sınav sorularını çaldırdılar. Bizi direk Eğitim Fakültesine gönderdiler. Bizde mürekkep yalamanın sevdasında yanıp tutuştuğumuzdan olacak, bulduğumuz ilk mürekkebi yaladık gitti! Okuduk okul bitti. Ama dert bitti mi? Bitmez.

Ne yalan söyleyeyim okul biteli 3 yıl oldu, hala üniversite tercihim sırasında mıncık mıncık oynanan eğitim sitemi nedeniyle yediğim bu kazığı hatırlamakta ve sindirmekte zorlanmaktayım. Üstelik de ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okumuş olmama rağmen, hatta belki de sırf bu yüzden!

Gelelim filmin ikinci perdesine. Eğitim fakültesi mezunlarının durumuna değinelim. Az önce ekranda tayin olduğunu öğrenen genç öğretmen adayı hüngür hüngür ağlamaktaydı sevinçten. Zira 2 yıldır öğretmen olmayı beklemekteydi. Olamamaktaydı. Olamaz efendim. KPSS denen o sınava girecek, mega süper, harika puanlar alacak ki rakiplerini geride bıraksın. Yok efendim o da yetmeyecek KPSS dershanesine gidecek. Gecesini gündüzüne katacak. Hatta o bile yetmeyecek, üst düzey bir yerlerden torpil bulunacak. İşte o vakit gidecek de mesleğini icra edecek. Ölme eşeğim ölme! Ki bu eziyeti çekenler eşek değil, bu ülkenin gençleri üstelik! Üstelik gittikleri yerde sorun bitmeyecek. Katmerlene katmerlene kırk kat baklava misali olacak, dadından yinmeyecek!

Bu ülkede 69 tane Eğitim fakültesi var1. Bence yetmez. Bizim evin önüne de açalım. Hatta o kadar çok açalım ki, herkes Eğitim Fakültesi’nden mezun olsun, eve gelen "sıhhi tesisatçı" dahil herkes pedagojiden, sınıf yönetiminden, rehberlik ve danışmanlıktan bir miktar anlasın. Gerekli efendim gerekli bunlar. Hatta branşına göre benim gibi bilgisayardan, fenden, fizikten, kimyadan hatta spordan, resimden, müzikten anlasın. Artsın, kültürümüz artsın. Ama bu işi bilenler asla gerçek kadrolarında çalışamasınlar. Hatta eğitim fakültesi mezunlarına diğer devlet kadrolarına alımlarda “salak” muamelesi yapılsın. Özel sektördeki durumlar başka bir yazının konusu olarak kalsın. Bir ipte bunca cambaz oynasııın! Oynasın!

Aklımı başıma toplayıp sinirlerime hakim olmak; “iktidar sahipleri”nin bez parçasına dolanan paçalarını kesmek, onların "şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid etmleri"ni önlemek; yeni atanan öğretmenlerin sınıflarındaki en “tembel” öğrencileri sırasıyla her hafta bir olacak şekilde YÖK başkanı yapmak; başımızdan üstünden uçup giden değerleri tutmak için başka adımlar atmak gerektiğini hatırlatmak; yetiştirilemeyen öğretmenler yüzünden yeni nesil için çalan tehlike çanlarını susturmak istiyorum! Hatta bazen Roma’yı yakmak istiyorum.Derkeeeeen, yazımını bitiriveriyorum buracıkta.Daha elimde bitirilecek bir Eğitim Bilimleri- tezi var zira…. Öğretmen arkadaşlarıma selamlarımla!

1 Erden, M (2007) Öğretmen Eğitiminde Bilgi Toplumuna Uyum Sağlama Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi Uluslararası Öğretmen Yetiştirme Politikaları ve Sorunları Sempozyumu

24 Şubat 2008

GÜZ KUMPANYASI'NDAN ALBÜM

Bugün sizlere bir albüm haberi ile seslenmek istiyorum değerli okurlar. “Güz Kumpanyası “ ilk albümünü Kalan müzik etiketiyle çıkardı.

Doğrusu Emrah elinde albümle ve çıkıp gelinceye dek albümden haberim olmamıştı. Dinledim ve mest oldum. Albüm pek bir lezzetli olmuş. Herkesin ellerine sağlık!

ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu’nda, topluluk barakasında yapılan çalışmalar meyvesini verdi işte. Aslında topluluk üyeleri, ulusal-uluslararası festivallere katılıyorlardı, ODTÜ’de konserler veriyorlardı. Kalan Müzik’ten çıkan albüm ile daha geniş bir kitleye seslenme fırsatı yakalayacaklar şimdi. Berrin'in tereyağ diye adlandırdığım pürüzsüz ve İlay'ın bana her daim Burdur Türkülerini çağrıştıran ince sesini, müzikten anlayan başka kulaklar da duyma fırsatı bulacaklar.

THBT’deki ve İLKYAR’daki çalışmalarımız sırasında zaman zaman aynı sahneyi paylaştığım (tam televizyondaki şarkıcıların laflarına benzedi!) arkadaşlarıma başarılar diliyorum!

16 Şubat 2008

Yemek blogu olmak istiyom


Yaşamda arada bir nefes almak, araya bir virgül atmak, dostlarla açıktan mektuplaşmak gailesiyle başladığım blogumu, artık değiştirmek istiyorum. Akademik konulara eğileceğim bir blog hazırlayayım dedim, olmadı. "Blog yazacağına tez yaz Didem, hem de tez yaz Didem!"Ee ben de düşündüm taşındım bir yemek blogu olmaya karar verdim. Aslında bana bıraksan gezi blogu olucam da. E artık o da büyüyünce... Karta kaçar mıyız? Kaçarız olsun.

Neyse... Bugünkü yemeğimizin adı ise şöyle: "Kocanın kolesterolünü düşüren karnıyarık!". "Çıtır" tabir ettiğim sevgili eşimin kolesterolünün üst lmitlerin de üstünde çıkması vesilesi ile içinde kırmızı et barındırmayan, bizat Ege'den kopup gelen zeytinyağı ile harmanlanmış, buharda pişirilmiş patlıcan ile imal edilmiş bir karnıyarık yaptım bugün. İçindekilerin miktarını sormayınız. Her şey göz kararı! Bi de bu kolesterol olayı kararını bulsa, pek mutlu olucam vallahi!
imza: Desperate blogger!

14 Şubat 2008

Güne böyle başladım!


Güne bu yazıyla başladım. Kalbim güm güm attı. Filmlerde patlayıcıların patlamasın saniyeler kalınca yanıp sönen eküçük ledler vardır ya; bu yazı işte tam öyle yanıp sönüyordu ekranda. 14 şubat 2008 gününün anlam ve önemini belirten durum benim için budur efendim.
Not: Tabi bunda gündemin bu noktada tutmaya çabalayan sevgili eşimin de payı var. E insan gündemi bir sürprizle dağıtır de mi? Yok! Neyse...
Son söz: bir insanı sevme ve akademik dünyalara girme deliliğini gösteren herkesin günü kutlu olsun! Ne mutlu bize...

09 Şubat 2008

Gündemin başını bağlamak!


Başörtüsünü çenesinin altından bağlayan bir anneannenin torunuyum. Onun kendi elleriyle hazırladığı namaz başörtüleri ve yemeniler ile dolu çekmeceler var evimde. “Durmuş Usta ile karısı Hacı’dan gelmiş, hadi al başörtünü de mevlüde gidelim!” dediğinde, onun basamaklara dikkatle basışını gözleyerek yola koyulurduk, başımızı örter kur’an dinler eve dönerdik. Annem başını hiç örtmedi. Bahçeyi süpürürken başına bağladığı yemenisi hariç. Onun dışında hiç tanımadığım öz babaaanem de örtermiş başını. Babaannem diye biliğim ikinci babaannem de örterdi. Dedem rahmetli hacıydı. Bizim evde başötürtünün kenarından çıkan saçlar, lafı edilmeyecek kadar önemsiz ayrıntılardı.


Gelin görün ki, son günlerde alevlenen, alevlendirilen, bu başörtüsü/türban (adına ne derseniz artık) konusu yani geride bıraktığımız on yılda iyice gürbüzleşen bu polemik nedeniyle başörtüsünden nefret etme derecesine geldim. Kendimi dizginlemeye çalışıyorum. Çocukluğumuzdaki bu huzurlu zamanları hatırlamaya çalışıyorum. Biz ilkokuldayken kimse”Benim annem başörtülü, ya senin ki?” diye sormazdı. Şimdi bakıyorum da çocuklarda bu pompalanan gündemin nimetlerinden nasibini almış durumda. “Onlar bizden değil yavrum!” cümlesini zihinlere kazır şekilde yetiştiriyorlar anneler çocuklarını. Ve işte bu nedenle gelecekte bir gün işler öyle bir noktaya gelecek ki; bugün “uzlaşma” dedikleri şeyi sağlayabildiğini sananlar; çocuklarının, torunlarının birbirlerini yemesini, ezip geçmesini, hiçe saymasını, düşmanlaşmasını izlerken, başörtülerinin kenarlarıyla silecekler göz yaşlarını. Üstelik biz bu filmi daha önce de görmüştük!


Yükseköğretimde eğitim hakkı, eşitlik sözleriyle harmanlanarak gelip gündeme oturan bu konu, özellikle eğitim sistemi üzerine oynanması nedeniyle daha da tehlikeli bana kalırsa. Gözlerini kapatanlar şöyle bir baksınlar, sözümona haklarını savundukları genç kızların, çocukların durumlarına. Önce başka konuların başını bağlasınlar. Nasıl mı?


Mesela, ülkemin Başkenti’ne çok da uzak olmayan bir YİBO’ya (bilmeyenler için Yatılı İlköğretim Bölge Okulu) gitsinler. Çocukların okul bahçesinde haremlik-selamlık sıra oluşuna şahitlik etsinler. Daha 10 yaşındayken “Ben kızlarla oynamam!” diyen bu çocukların yaşadıkları bu ortamdam çıkıp “sağlıklı” birer birey olarak topluma kazandırıldığını hayal etsinler. Tabi eğer hayal güçleri buna yeterse...


Oradan çıkıp “Ben okumak istiyorum. Ama babamın parası yetmiyor!” diyen yetenekli, başarılı kız çocuklarının; tarikatlarca, “abla” ve “abi”lerce; pardüseler, başörtüler ve tabi karşılığında burslar armağan edilerek “topluma kazandırılışını” bir görsünler. Tabi eğer canları bunları görmek isterse...


“Türban gündemi” dediğiniz, gerçeklerin başını örten ve toplumu ortadan ikiye bölmeye yönelik olarak bilinçli olarak hazırlanmış bir zehirli bir kap yemek gibi. Yemek isteyenler buyursun yesinler. Bu konu en az başötürtünün kenarından çıkan saçlar kadar, lafı edilmeyecek, önemsiz . Zihinimizi bulandırmayın!


Yasalarda, yönetmeliklerde değişiklikler yaparak genlerin eğitim hayatını mıncık mıncık eden sevgili büyüklerime Cenab-ı Allah’tan akıl fikir niyaz ederim. Bu akşam kendilerinin hayrı de için iki satır kur’an okuyacağım. Başım açık olarak!

03 Şubat 2008

Akademik Bilişim 2008

Geçen perşembe (31 ocak) AkademikBilişim 2008 vesilesi ile Hatice ile birlikte Çanakkale'deydik. Çanakkale, buzları erimeyen bir şehirden gelen beni, özentiden deliye döndürmek için olsa gerek, günlük güneşlikti. Pek güzeldi pek. Şehitlikleri, truvayı gezmek mümkün olmadı ama, dönüş yolunda uçaktan Çanakkale Boğazı'nı kuşbakışı gözlemek mümkün oldu. (Bir de buzlu karlı yollarda yapılan bir gece yolculyğu var ki sormayın gtsin. Okan ve Fatih'le aynı otobüste gittik o yolu.) Daha doğrusu İstanbul aktarmalı uçuş nedeniyle, "Asya ile Avrupa'yı birbirinden ayıran" Marmara Denizi'ni adaları ve bütün boğazları tepeden görmek... Çanakkale'ye uçan tek havayolunun Atlasjet olması, "acaba bu son uçağa binişmiz olur mu?" korkusunu yaşattıysa da; bir dizi aktarmadan sonra, sağ salim eve döndük. Ayrıca, neredeyse bizim evin salonu kadar salonu bulunan ve ancak görenlerin tahayyül edebileceği kadar "küçük" havaalanı, "Burası Çanakkale, bi yerden bi yere 5 dakkada gidersiniz!" cümlesini açıklamaya yetip de artıyordu bile... Çanakkale'de balık yenirmiş efendim. Yedik, öğrendik. Ha bir de peynir helvası. Höşmerim değil.
Bu kadar gördük, gezdik, yedik içtik haberinden sonra bir de konferanstan söz edelim. Böyle bir organizasyonun olması güzel. Her yıl farklı bir ünversitede gerçekleşen organizasyon bilgi paylaşımı için hoş bir ortam. Ancak gelin görün ki; insanları bir araya toplamak "iletişebilmek" için yine de yeterli olamayabiliyor. Allahaşkına artık sunum tekniklerini öğrenmeyeni üniversiteden mezun etmesinler! Yahu bir tane görseli olmayan sunumlar. 8 punto sayfa dolusu yazılar. Daha giriş kısmını anlatırken sürenin dolmasına hayretler içinde bakan konuşmacılar. Sonuç! İzleyici olarak "la havle" çekiyorsunuz. Elden ne gelir! İşin üzücü yanı. Bu insanlar bişeyler üretiyorlar, akademik çalışmalara imza atıyorlar. Sonra gün geliyor üniveristelerde hoca oluyorlar. O zaman, ders anlatırken de bu sunumlara benzer bir manzara ortaya çıkıyorsa, işte o vakit yandık.

21 Ocak 2008

Yeni bir blog daha


Bugün itibariyle, bi cesaret, uzun zamandır planladığım, ingilizce "educational" blogumu kurmuş bulunmaktayım. Devamı gelirse çok güzel olucak diye umut ediyorum. Belki gün gelir "best educational blog award" bile alırım. Buyrun tıklayın efenim: teklörntektireyn

17 Ocak 2008

Saat sabahın sekizi. Kargalar kahvaltısnı etmeden iş yerimdeyim yine. Gelecekte burası ile ilgili olarak en net hatırlayacağım şey bu olacak sanırım. Ancak iş yerinde olmak kimi zaman hayat kurtarıcı olabiliyor. İş yerinde olmak nasıl hayat kurtarıcı olur saçmalama deyip, sinirlenmeyin hemen. Konuyu buradan yaşadığım bir olaya bağlayıp, oradan da bu tezimi destekleyip, sinirlerinizi yatıştırcağım nasıl olsa.

Önceki gün biraz rahatsızlandığım için mesai bitimine bi kaç saat kala koşarak evime gittim. Kendimi kanepeye attım. Ev sıcak demedim, üzerime battaniyeyei çektim. Televizyonun karşısına yerleştim ki; böyle izlerken izlerken uyuyayım, dinleneyim. Fakat durum hiç de öyle olmadı. “Kadın programı” adı altında kategorize edilen programlar henüz bitmemişti. Kanallar arasında dolanırken, ne yapıyor bunlar acaba diye takıldım, biraz izledim, izledikçe sinirlendim. Sinirlendikçe uykum kaçtı. Uyku yalan oldu. İşte burdan konuyu giriş bölümündeki cümleye bağlıyorum. Allahtan işe gidiyoruz da bu hayat karartıcı programların şerrinden korunuyoruz. Özellikle ev hanımlarına sesleniyorum burdan; ya iş bulun ya da televizyonun fişini çekin. Zira bu ekran içinde yaratıklaşan insanlar, televiyonun sadece fişi takılı iken bile etkili olabiliyorlarmış.


Efendim bu programların geçmişi sanıyorum bir on yılı buldu. Belki azdır, belki fazladır bilemiyorum. Önce insanların kendi yaşadıklarını, anılarını anlatmalarıyla ve "halk!"tan yardım istemeleriyle başlayan programlar, sonra aile içi şiddetten, çarpık ilişklilere kadar herşeyin anlatıldığı, ağızlara sakız edildiği programlara dönüştü. Süreleri uzadı. Sunucuları çeşitlendi. Hatta insanları “mutlu bir izdivaç” ile taçlandırmak isteyen bu sunucular zaman zaman çöpçatan rolünde karşımıza çıkmaya başladı. Hatta öyle uç noktalara vardı ki iş; eşler stüdyo bastı, stüdyolar namus cinayetlerine sahne oldu. Ama anlaşılan o ki bu durumdan hiç mi hiç rahatsızlık duymayan, zevk alan ve bu işten para kazanmaya devam eden koca bir “camia” var. Olmasa, herhalde, bu programlar çoktan reyting canavarının kurabiye misali yediği programlar listesinde kendi yerlerini almış olurlardı. Programları sunan “kadınlar”, isimlerini burda bloguma yazmanın bir gereği olduğunu düşünmüyorum, sosyo eknomik olarak kendilerinden "apayrı" bir seviyede bulunan bayan konuklarına isimleriyle ve emir kipinde seslenerek: “sen hiç mi akıl edemedin bunu Ayşeee!” diye bağırma patavatsızlığında bulunamazlardı. Bir yargıç, hakim, hüküm verici edasıyla; tekrar ederek içlerini boşalttıkları "değer"leri ağızlarına sakız etmekten çoktan vazgeçmiş olurlardı. Konukların gagalandığı sahneler, "ismini vermek istemeyen izleyici" alt yazısı, “boyun altında galsın Sülümaaan!” diye bağıran teyze manzarları biterdi. Kocasıyla arasında problem olan kadınların ekrandan “Ben sana televiyona çıkıp, seni rezil idicem dedim di değmi yaaaa!” diye bağrındığı sahneler son bulurdu. Bulmamış. Demek ki var bubun da bir seveni.


Efendim, bu programların iğreçlik seviyelerine daha fazla değinmeden; konuyu şöyle bağlayıp noktayı koymak niyetindeyim. İşe gidin, komşuya gidin, güne gidin. Giderken televiyonun fişini çekin. İşi garantiye alın. Bunlara uymayın. Aklınızı koruyun.

09 Ocak 2008

Geç kalan haberler


Kaç zamandır bloguma tek bir satır karalamamışım. Oysa biliyorum ki blogu takip edenler var. Özetleri yazayım:

Ev sahibi arıza yaptı, arıza yapmamıza sebep oldu, taşındık. Taşındığımız sabah kamyon evin önüne çekilirken kar yağmaya başladı. Bahtsız bedevinin kulaklarını çınlattık. Bi akrabalığımız olup olmadığı konusunda yorumlarda bulunduk.

Eşim, kardeşim, annem ve ben bütün enerjimizi sarf ederek bir gün içinde yerleştik. Pazartesi sabahı yeni evimizde uyanıp, çarşamaba sabahı İstanbul’a doğru yola koyulduk. Sonra bendeni zevime geri dönüp, tek başıma yeni evimde uyandım. Annemleri bir gece misafir ettikten sonra, yalnız geçirdiğim ilk gece Ankara’yı zangır zangır sallayan bir deprem oldu. Yine bedevileri düşündüm. Bu arada telekom ADSL’imi bağlamadığı için internetsiz kaldım. Yazamadım.

Eve taşındığım ilk günler “burası çok uzak” diye huysuzlandım. Zır zır zırladım. Eve gelemedim. Yıprandım. Beni sokaklardan topladı canım sevgilim. Bu günler boyunca her akşam bi posta perde taktım. Boyun yaklaşık 2 cm kadar uzadı. Hala perde sorununu kafamda çözebilmiş değilim. Her sabah perdelere bakıp, ne zaman kısaltıcam bunları diye düşünerek uyanıyorum.

E tabi insan her şeye alışıyor. Ben de alıştım evime. Uzak biraz ama sıcak. Hem de sıpsıcak, sıcacık, sıpsıcacık. Kelimenin gerçek anlamıyla da mecazi anlamıyla da sıcak bir evim var artık. Ooooh! Hatta ömrümün en sıcak kışını geçiriyorum. Evimle dışarısı arasında 40 dereceye yaklaşan sıcaklık farkları oluyor. Tişört+atlet çok geliyor. Gelsin!

Yeni evin yeni ihtiyaçları oldu, dolayısıyla birkaç hafta sonu eksik tamamlamaya ayrıldı. Hala da şunu şöyle koysak, şunu şöyle yapsak diye bakınıp durmaktayım. Neyse... Anlaşıldığı üzere evimden memnunum. İşime gelince, uzayan projeden elimin birazını çekip, ofise döndüm. İnternete kavuştum. Özlemişim vallahi!

10 Aralık 2007

En Büyük Asker


Umutcum askere gidiyor. Dağıtım sonucunu öğrenirken kendim askere gidecekmiş gibi heyecanlandım. Hiçbirşey korktuğu gibi olmadı. Umarım devamında da istediği gibi olur herşey. Askerlik zor iş, kendimden biliyorum!
Şimdi bize "en büyük asker bizim asker!" diye atıp atıp tutmak düşüyor görev olarak. Ha bir de kekli pastalı börekli ziyaretler yapmak. Belli mi olur, belki bayramda ziyarete bile geliriz.
Umutcuğuma bu zor görevde kolaylıklar diliyorum. Sağlıkla git, sağlıkla dön Umutcum!
Not:Umut gidince ben şimdi Emrah'ı kime şikayet edicem yaaa? Bu görevi biri devralsın lütfen!

08 Aralık 2007

Sıdıka Saka


“sıdıka saka'ya tıkladığımda yeni yazılar görmek istiyorum, ilgili kişinin dikkatine!“ yorumunun bir Cumartesi akşamı yorgun dimağımı silkelemesiyle kendime geldim. Aslında tüm sorun kendime gelemeyişimden kaynaklanıyor ya neyse…

Haftalardır süren taşınma sürüncemesi nedeniyledir ki, evet tam üçüncü Cumartesimiz de ev arayarak geçti. Avukat görüşmeleri çin harcanan zamanı dahil etmiyorum. Üstelik henüz herşey netleşmiş de değil. Hala sürüncemede olma özelliğini koruyor. Ev sahibemiz parasına kıyar da taşınma masraflarımızı bir zahmet edip karşılarsa taşınacağız. Yok efendim karşılamazsa… Neyse ortada bir adamsendeci, vurdumduymaz tam Türk usulü bir durum var. Ve bu Türk usülü durum benim şu anda oturduğum ve ilk kez kendi evim olmuş olan evimde hiç bir şeye dokunmak istemeyişime, haftasonlarımı bu uğurda feda edişime, huzursuz bıt bıtcı ve stresli bir insan oluşuma, başka işlere konsantre olamayışıma, yatıp kalkıp “ev sahibi, emlakçı, kira, depozito, evden eve nakliyat” gibi az kullanılması daha sağlıklı sözcükleri sıkı sık telaffuz edişime sebebiyet vermekte. Bi süredir bi miktar dellenmekteyim. Cumartesileri “pik” yapıyorum üstelik.

Bir de bu koşuşturmaca içerisinde bitmemekte ısrarlı bir en başından defolu proje var ki, o da ayrı bir alem. Ayrıca, bir de bu arada dokunmakta, odaklanmakta, yazmakta ve planlamakta güçlük çektiğim tez de var. Hayır bişey yaptığım yok. Arada ödediğim kallavi kredi borcunu da anmadan geçemeyeceğim. Kafam rahat değil. Bi de bu arada çocuk yapmak falan konularıyla ilgili muhabbeteler geçiyor. “Evet evet fazla ertelemeyin canım” şeklinde “yeni evliye nasıl psikolojik baskı yapılır?” başlıklı kongrelerden börtlemiş cümleler, üzerine vazife olmayan kişiler (yakınlarımı tenzih ediyorum, uzaktan alakasız kişiler, herkes alınmasın olur mu?) tarafından telaffuz edilmekte. Stres katsayım katlanarak artmakta. “Size neeee!” diye bağıramamaktayım. Bütün bu yukarıda listeli sebeplerdendir ki, yazmayı ertelemekteydim. İki satır keyifli Ayşe Arman tarzı yazı yazayım da okuyucuyu şenlendireyim diye beklmekteydim. “Evet sevgili okurlarım bu yazıyı şu anda tatilde bulunduğum yerden, otel odamdan yazıyorum. Yazımı gazeteye gönderir gödermez o ekşından bu ekşına gark olacağım" şeklinde devam eden cümleler hayal etmekteydim, etmekteyim. Durum: yarın mümkünse kuaföre gidicem, saçı başı kestirip boyatıcam. Belki iyi gelir. Ha bir de yılbaşı bileti aldım. Durum durum bu durum, gelin gelin bizde oturun.

Yeni yazılar bekleyen tüm okuyucularım, RTÜK sebebiyle argo ve küfür katsayısı sınırlanmış, usturuplu bir blog yazmaya çalıştım sizlere bu akşam vakti. Hale-ti ruhiyesi (ingilizce mood tabir edilen) ev sahibinin iyi saatte olsunlarıyla sabote edilmiş bulunan yazarınız Sıdıka saka iyi geceler diler.

Not:Yazıyı renklendiren hırka Sıdıka Saka kişiliğimin kimliği niteliğinde olup, bizzat tarafımdan 3,5 numara şiş ile imal edilmiştir. Renk ve desen çeşitliliği ile dünya üzerinde bir örneğinin olmayışı, kendi el emeğim oluşu, iplerin anneannemin anısı oluşu ve bir dönemi temsil edişi özellikleri bakımından bence louvre müzesine konacak denli değerlidir. Buradan sizlere sunmaktan büyük gurur duyarım!