Dün akşam Erkin Koray konserindeydik.
Dip sahneyi sevdim.
Biranın 10 lira olmasını değil.
Erkin Baba'nın ilerlemiş yaşı ile sahnede durmasını sevdim. canlı dinlemek güzel.
"Neyse biz bunu boş verelim!" demesi değil.
Güzel bir akşamdı.
Daha da güzel olur muydu? Elbette!
Kalite kötü ama atmosfer hakkında fikir verebilir. Buyurun izleyin!
27 Şubat 2010
08 Şubat 2010
Kızılcahamam Dönüşü
Bu yazı Umut’un Paris dönüşü yazısına ithafen değil, ders çalışmaktan ve bilgisayar başında mesai yapmaktan omzu kolu, bileği sırtı, beli bıkını tutulan bütün herkese ithafen yazılmıştır.
“Ellimizde-altmışımızda gideceğimiz yerler!” diye düşünmeyin. (Ümit kulakların çınlasın!) Benim ve sevgilimin çeşitli nedenlerle gerilen ve tatiiiil tatiiiiil diye bağıran bünyelerimize bu değişiklik iyi geldi.
(Bu kısım Gezelim Görelim ses tonu ile okunacak! Bir de şekilsiz kareli gömlek giymişim farz edin. Tam Nuray Ablam gibi olmuşum.) Kışın günü, kısa ve sıcak tatil en güzel nerede yapılır sorusuna yanıt: termal turizm. Bu açıdan, Afyon, Kütahya ve Kızılcahamam seçenekleri arasından, hem orman içinde bulunması, hem de evimize 90 km mesafede (Ölçtük herhalde!) bulunması nedeniyle Kızılcahamam Patalya Otel öne çıktı. Biz de yola çıktık.
Canım sevgilim (ki kendisi ilerleyen yıllarda tam anlamıyla bir gezelim görelimin yapımcısı olacağını bilmiyor.) her zaman olduğu gibi yine bana GPS muamelesi yaptı. Ben de GPS’lere taş çıkartacak şekilde her zamanki gibi tarif ettim yolu. Anadolu bulvarından İstanbul yoluna bağlan, go go go go. Kızılcahamam okunu görünce dön. Otel Soğuksu Milli Parkı’nın içinde.
İçinde içinde. (Buraya da bir Cem Yılmaz "mutluluk içimizde" göndermesi yapayım!) Vallahi içinde. Parkın içinde en güzel yerinde. Şaka gibi ama milli parın içinde zabellaaaah gibi otel var. Şaşırdım mı? Yooo! Bu ülkede yaşarken insan 28 yaşına gelinceye dek hem milliyi, hem parkı, hem inşaatı, hem izni, hem de bunların arasındaki ilişkileri doğal karşılamayı öğreniyor.
Neyse efem konumuz bu değil. Beni otele çeken en büyük sebep kar yağarken ya da dışarıda hava eksi bilmemkaç dereceyken içinde cup cup yüzebileceğiniz bir sıcak su havuzun olması idi. Bkz. Alttaki fotograf. Hakikaten Cumartesi günü açan kış güneşi altında sıcak sularda cup cup yüzmek bünyeye ilaç gibi geldi. Zaten tatil bir sudur! İç iç kudur!
Otele varır varmaz çantaları odaya attığımız gibi oteli keşfe çıktık. Ayağımıza galoşlarımızı giydik sorduk: “Soyunma odaları nerede?” Yanıt: “Soyunma odası yok! Odanızdan telik ve bornozunuzla iniyorsunuz!” Hönk! Ferhan Şensoy’un “Oteller Kitabını”nın kulaklarını odamızdaki 2 adet single yatağı gördüğümüzde çınlatan sevgilimle ben bu hareketle ikinci dalga çınlamayı atmosfere saldık. Üçüncü dalga çınlama ise odamızdaki temiz ama yarı nemli bornozları gördüğümüzde salındı. Dördüncü dalgayı bizzat ben “bir gün içinde tek boznoz verebiliyoruz efendim!” cümlesini salıveren resepsiyoniste şaplattım.
Gerilmeyeceğim efendim. Hayalini kurdum ben bu kafa dinleme olayının. Gerilmeyeceğim. Ben gerilirsem kocam bam teli olacak. Ondan sonra kahkaha aterken etrafı çınlatan sesi, bir gürleme olaraktan otelin duvarlarında yankılanacak. Olacak iş değil. Sakin olalım. Mayomuzun üzerine bişeyeler geçirelim. Nemli bornoz ıslak bünyeyi bozmaz. Gel gidelim cup cup yapalım.
İşte bu aşamadan sonra boyut değiştirdik. Sanki bir penguenler cumhuriyetine gelmiştik. Evet evet penguenler cumhuriyeti! Açık havuz, kapalı havuz, fin hamamı, sauna, türk hamamı, 40 derecelik kür havuzu; yok efendim güzellik salonu, özel jakuzi, sularında çiçeklerin yüzdüğü uzak doğu müziklerinin çalındığı jakuzili salonlar gibi envai çeşit “su” aktivitesinin bulunduğu yerlerden oluşan otel, penguenlerce istila edilmiş sanki. Herkesin sırtında bir bornoz, kafasında bir bone, ayağında bir telik. Kaymadan yürümek için küçük adımlar atarak yürüyen bir sürü insan… Sürekli bir parmak arası terlik efekti, şipidik, şipidik, şipidik, şipidik… İnsan öyle de kolay adapte oluyor ki cumhuriyete; havuza bakmaya inen ayağı galoşlu normal giyimliler, dakkasında uzaylı muamelesini hak ediyor. “Ay bunlar da kim ayol?”
Asansördesin bornozlusun! Hiç tanımadığın insanların yanında kulak memelerinden sular damlatarak, terlik şapırdatarak geziyorsun. Sonra akşam yemeği vakti gelince bu penguen milleti ne kadar taşlı pullu varsa giyinip, ne kadar parfüm varsa sıkınıp geliyor. “Hani, hani kulak memenden su damlıyodu?” diye soramıyorsun, kulağından pırlantası damlayan asortiklere. Bu durum topluca soyunmalıyız tektip bornoz ile yaşamalıyız diye düşüdürttü bana. Burası muz cumhuriyeti mi? Hayır efendim penguen cumhuriyeti! Şipidik!
Bütün bu sulu fasiliteler bitip odaya çıkınca şöyle bir içim ürperdi gibi oldu.“Açayım şu iki singıldan dabıla dönme odanın klimasını!” dedim. Yanıldım! Yok! Ne bir on/off, ne bir radyatör, ne bir petek ne bir havalandırma, ne de bir klima! Resepsiyonu aradım tam gaz. "Odalarımız alttan ısıtmalı efendim, ama yine de ben bir baktırayım." Nası yani? Bizim odanın altını mı açacaksınız ocak misali? Kocaman 4’lü bir setüstü var da sanki, bir gözünü açacak hasbam! Çare kapının çalması ile alttan değil, kapıdan geldi. Üç gözlü devasa elektrik ocağı odada yerini aldı. Odanın sıcaklığı fena değildi zaten, sıcak sudan çıkan bünye zamanla adapte oldu. Elektrik ocağı, ıslanan ve bir yenisini alamayacağımız konusunda altı çizilerek bilgilendirildiğimiz bornozları kurutma işinde çalıştı.
"Biz nasıl bir memleketin evladıyız yahu? Topluca yıkanmak nasıl bir gelenektir?" diye düşünerekten geçirdiğim bu tatil bana iyi geldi. (Bir de masaj kısmı var ki, onu anlatmayacağım. Zira anlatılmaz, yaşanır!)
Otel ile ilgili öneri ve değerlendirmelerimi alt alta not düşerek, Ankara’nın “elit” kesiminin oluşturduğu diğer otel sakinlerine selam ederek, yazıma son vermek istiyorum.
Kendinden habersiz muhaberimiz Kızılcahamam Patalya Otel'den bildiriyor.
“Ellimizde-altmışımızda gideceğimiz yerler!” diye düşünmeyin. (Ümit kulakların çınlasın!) Benim ve sevgilimin çeşitli nedenlerle gerilen ve tatiiiil tatiiiiil diye bağıran bünyelerimize bu değişiklik iyi geldi.
(Bu kısım Gezelim Görelim ses tonu ile okunacak! Bir de şekilsiz kareli gömlek giymişim farz edin. Tam Nuray Ablam gibi olmuşum.) Kışın günü, kısa ve sıcak tatil en güzel nerede yapılır sorusuna yanıt: termal turizm. Bu açıdan, Afyon, Kütahya ve Kızılcahamam seçenekleri arasından, hem orman içinde bulunması, hem de evimize 90 km mesafede (Ölçtük herhalde!) bulunması nedeniyle Kızılcahamam Patalya Otel öne çıktı. Biz de yola çıktık.
Canım sevgilim (ki kendisi ilerleyen yıllarda tam anlamıyla bir gezelim görelimin yapımcısı olacağını bilmiyor.) her zaman olduğu gibi yine bana GPS muamelesi yaptı. Ben de GPS’lere taş çıkartacak şekilde her zamanki gibi tarif ettim yolu. Anadolu bulvarından İstanbul yoluna bağlan, go go go go. Kızılcahamam okunu görünce dön. Otel Soğuksu Milli Parkı’nın içinde.
İçinde içinde. (Buraya da bir Cem Yılmaz "mutluluk içimizde" göndermesi yapayım!) Vallahi içinde. Parkın içinde en güzel yerinde. Şaka gibi ama milli parın içinde zabellaaaah gibi otel var. Şaşırdım mı? Yooo! Bu ülkede yaşarken insan 28 yaşına gelinceye dek hem milliyi, hem parkı, hem inşaatı, hem izni, hem de bunların arasındaki ilişkileri doğal karşılamayı öğreniyor.
Neyse efem konumuz bu değil. Beni otele çeken en büyük sebep kar yağarken ya da dışarıda hava eksi bilmemkaç dereceyken içinde cup cup yüzebileceğiniz bir sıcak su havuzun olması idi. Bkz. Alttaki fotograf. Hakikaten Cumartesi günü açan kış güneşi altında sıcak sularda cup cup yüzmek bünyeye ilaç gibi geldi. Zaten tatil bir sudur! İç iç kudur!
Otele varır varmaz çantaları odaya attığımız gibi oteli keşfe çıktık. Ayağımıza galoşlarımızı giydik sorduk: “Soyunma odaları nerede?” Yanıt: “Soyunma odası yok! Odanızdan telik ve bornozunuzla iniyorsunuz!” Hönk! Ferhan Şensoy’un “Oteller Kitabını”nın kulaklarını odamızdaki 2 adet single yatağı gördüğümüzde çınlatan sevgilimle ben bu hareketle ikinci dalga çınlamayı atmosfere saldık. Üçüncü dalga çınlama ise odamızdaki temiz ama yarı nemli bornozları gördüğümüzde salındı. Dördüncü dalgayı bizzat ben “bir gün içinde tek boznoz verebiliyoruz efendim!” cümlesini salıveren resepsiyoniste şaplattım.
Gerilmeyeceğim efendim. Hayalini kurdum ben bu kafa dinleme olayının. Gerilmeyeceğim. Ben gerilirsem kocam bam teli olacak. Ondan sonra kahkaha aterken etrafı çınlatan sesi, bir gürleme olaraktan otelin duvarlarında yankılanacak. Olacak iş değil. Sakin olalım. Mayomuzun üzerine bişeyeler geçirelim. Nemli bornoz ıslak bünyeyi bozmaz. Gel gidelim cup cup yapalım.
İşte bu aşamadan sonra boyut değiştirdik. Sanki bir penguenler cumhuriyetine gelmiştik. Evet evet penguenler cumhuriyeti! Açık havuz, kapalı havuz, fin hamamı, sauna, türk hamamı, 40 derecelik kür havuzu; yok efendim güzellik salonu, özel jakuzi, sularında çiçeklerin yüzdüğü uzak doğu müziklerinin çalındığı jakuzili salonlar gibi envai çeşit “su” aktivitesinin bulunduğu yerlerden oluşan otel, penguenlerce istila edilmiş sanki. Herkesin sırtında bir bornoz, kafasında bir bone, ayağında bir telik. Kaymadan yürümek için küçük adımlar atarak yürüyen bir sürü insan… Sürekli bir parmak arası terlik efekti, şipidik, şipidik, şipidik, şipidik… İnsan öyle de kolay adapte oluyor ki cumhuriyete; havuza bakmaya inen ayağı galoşlu normal giyimliler, dakkasında uzaylı muamelesini hak ediyor. “Ay bunlar da kim ayol?”
Asansördesin bornozlusun! Hiç tanımadığın insanların yanında kulak memelerinden sular damlatarak, terlik şapırdatarak geziyorsun. Sonra akşam yemeği vakti gelince bu penguen milleti ne kadar taşlı pullu varsa giyinip, ne kadar parfüm varsa sıkınıp geliyor. “Hani, hani kulak memenden su damlıyodu?” diye soramıyorsun, kulağından pırlantası damlayan asortiklere. Bu durum topluca soyunmalıyız tektip bornoz ile yaşamalıyız diye düşüdürttü bana. Burası muz cumhuriyeti mi? Hayır efendim penguen cumhuriyeti! Şipidik!
Açık Havu Gündüz (sıcaklık -2)
Açık Havuz Gece (sıcaklık ?)
Bütün bu sulu fasiliteler bitip odaya çıkınca şöyle bir içim ürperdi gibi oldu.“Açayım şu iki singıldan dabıla dönme odanın klimasını!” dedim. Yanıldım! Yok! Ne bir on/off, ne bir radyatör, ne bir petek ne bir havalandırma, ne de bir klima! Resepsiyonu aradım tam gaz. "Odalarımız alttan ısıtmalı efendim, ama yine de ben bir baktırayım." Nası yani? Bizim odanın altını mı açacaksınız ocak misali? Kocaman 4’lü bir setüstü var da sanki, bir gözünü açacak hasbam! Çare kapının çalması ile alttan değil, kapıdan geldi. Üç gözlü devasa elektrik ocağı odada yerini aldı. Odanın sıcaklığı fena değildi zaten, sıcak sudan çıkan bünye zamanla adapte oldu. Elektrik ocağı, ıslanan ve bir yenisini alamayacağımız konusunda altı çizilerek bilgilendirildiğimiz bornozları kurutma işinde çalıştı.
"Biz nasıl bir memleketin evladıyız yahu? Topluca yıkanmak nasıl bir gelenektir?" diye düşünerekten geçirdiğim bu tatil bana iyi geldi. (Bir de masaj kısmı var ki, onu anlatmayacağım. Zira anlatılmaz, yaşanır!)
Otel ile ilgili öneri ve değerlendirmelerimi alt alta not düşerek, Ankara’nın “elit” kesiminin oluşturduğu diğer otel sakinlerine selam ederek, yazıma son vermek istiyorum.
- Otel’in bulunduğu doğa mükemmel, mimari açıdan tam bir skandal. Anlatılacak gibi değil! Zevksizlik, uyumsuzluk akıyor. Kür merkezi ile oteli birbirine bağlayan yerde laf olsun diye konmuş engelli rampası gözümden kaçmadı. Sağlam adamı rampanın başından bıraksanız, sonunda sakat olur!
- Kür merkezindeki sıcak su havuzu manzarası ve suyuyla süper!
- Açık hava sıcak su havuzu da harika! Hele arkadaşlarla birlikte gittim mi, gece ne eğlenitlir o havuzda beaaa! (bkz Pamuksu Otel!)
- Yemekler, 10 üzerinden 4,5. (Ben de kendime göre Vedat Milorumdur!)
- Çalışanlar süper kibar, pozitif ama genel bir organizasyon eksikliği var.
- Ve otel bu hizmete oranla biraz pahalı.
01 Şubat 2010
01-02-2010
Kallavi bir blog yazısı yazmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. O zaman bugün bir e-postadan, bir makaleden öte oturup sivil bir blog yazısı yazayım. Havadan sudan bahsederek başlayayım söze.
Önce kar yağdı. Kar yolları kapadı. Üzerine yağmur indi. Ve ardından güneş açtı bu sabah. Böyle havlarda hep dersi asmak ister canım. Dersi asmak... Dışarıda güneş varken benim derste ne işim var? Otururum ağacın gölgesine, alırım elime kitabımı, okurum. Yaşım gereği bir aşık olma çabası içindeyimdir. Bir satır okur bin satır hayal kurarım. Güneş çıkmış ya işte şubatmış, nisanmış derdim olmaz. Aylardan mayıssa eğer, erguvanlar açmışsa, ya da iğdeler insanı kendinden geçiren bir kokuyla bezemişse sokakları. Tutmayın beni o vakit Tutmayın! Kaçarım!
İş yerindeki ajandama tarih atarken uyandım hayalimden. 01/02/2010. Tarihi atarken sıfır ve bir ve ikilerden oluşan bir sistemin içine düşmüş buldum kendimi. İşte masamdayım yine, masama sığamıyorum. Her allahın günü şu deftere tarih atarken "Aynı köşeye at şu tarihi!" diyorum Kendi sözümü kendim dinlemiyorum. Ben bir tarih atıyorum, tarih bir çentik atıyor. Ödeşiyoruz.
Dersi asmanın mümkün, işi asmanın na-mümkün olduğu, kaçlık olduğunu bilmediğim sisteme mensup olduğum bu gün; kendisi bir bahar gününden kaçıp gelmiştir. Anneciğimin ellili yaşlarının ilk yarısını devirdiği bu gün, telefonda burnunu çekmekteyken konuyu usataca değiştirdiği bu gün... Bahardan kaçıp gelmişse. Tuttum. Hiç kaçırır mıyım?
27 Ocak 2010
Takıldım mı, tam takılırım
Bu şarkıya takılmış vaziyetteyim. Kendimi hem "poor", hem "misguided" hem de "fool" hissetmemin sebebine sevgilim bu sabah bir açıklama getirdi. İşe gelirken yol boyu bu açıklamayı düşündüm. Karar veremedim. en iyi ben bu şarkıyı bir daha dinleyeyim. Hatta siz de dinleyin!
"Poor Misguided Fool"
As soon as you sound like him
Give me a call
When you're so sensitive
Its a long way to fall
Whenever you need a home
I will be there
Whenever you're all alone
And nobody cares
You're just a poor misguided fool
Who thinks they know what I should do
A line for me and a line for you
I lose my right to a point of view
Whenever you reach for me
I'll be your guide
Whenever you need someone
To keep it inside
Whenever you need a home
I will be there
Whenever you're all alone
And nobody cares
You're just a poor misguided fool
Who thinks they know what I should do
A line for me and a line for you
I lose my right to a point of view
I'll be your guide in the morning
You cover up bullet holes
As soon as you sound like him
Give me a call
When you're so sensitive
Its a long way to fall
You're just a poor misguided fool
Who thinks they know what I should do
A line for me and a line for you
I lose my right to a point of view
As soon as you sound like him
Give me a call
When you're so sensitive
Its a long way to fall
Whenever you need a home
I will be there
Whenever you're all alone
And nobody cares
You're just a poor misguided fool
Who thinks they know what I should do
A line for me and a line for you
I lose my right to a point of view
Whenever you reach for me
I'll be your guide
Whenever you need someone
To keep it inside
Whenever you need a home
I will be there
Whenever you're all alone
And nobody cares
You're just a poor misguided fool
Who thinks they know what I should do
A line for me and a line for you
I lose my right to a point of view
I'll be your guide in the morning
You cover up bullet holes
As soon as you sound like him
Give me a call
When you're so sensitive
Its a long way to fall
You're just a poor misguided fool
Who thinks they know what I should do
A line for me and a line for you
I lose my right to a point of view
02 Ocak 2010
BLOG-luyorum, BLOG-luyorsun, BLOG-luyor, BLOGLUYORUZ
Evet blogluyoruz ve bu yaptığımız eylemin pek çok etkisi oluyor. Dolayısıyla, bu çeşitli yönlerden bir araştırma konusu teşkil ediyor. Ne zamandır da aklımda dolanıp duruyor. Neden blogluyoruz ki acep? Bu sorunun yanıtını bir kaç kez kendi blogumda vermeye çalıştım, şimdi de HCI (Human- Computer Interaction) dersi kapsamında bir araştırma ile soruya yanıt aramaya çalışıyorum. Bloguma yolu düşenler lütfen bakmadan geçmesin. Cevap verilen her anket bonus sevap kazandırır :)
Ankete ulaşmak için tıklayın
İlgili bloga ulaşmak için tıklayın.
Ankete ulaşmak için tıklayın
İlgili bloga ulaşmak için tıklayın.
19 Aralık 2009
Kek gibi...
Dolapta çürümesinden endişe duyduğunuz 5 adet elmayı çıkarın. Soyun küçük parçalar halinde dilimleyin. Komposto yapmaya niyet ederek başlayıp, kek yapmaya karar vermeniz önemli. Bu nedenle elmaların içinde elma çekirdekleri de olsun. Sonra, elmaların üzerine 2-3 yemek kaşığı toz şeker ekleyerek kendi suyunda yumuşayıncaya dek pişirin. İçine bir miktar tarçın ekleyin. Ev misler gibi tarçınlı şekerli kokuyla dolsun.
Daha sonra internete girin. Önünüze gelen tüm kek tariflerini okuyun. Sonra mutfağa girdiğinizde hiç birine uymayan kaşağıdaki tarifi uygulayın. Sonra da bu baya güzel oldu unutmayayım diye bloga yazın.
2 yumurtayı, yarım su bardağı şekerle çırpın. Köpürtün. Köpüklerin kaçmasından endişe ederek, fazla karıştırmadan yarım su bardağı kadar sıvı yağı, yarım su bardağı kadar sütü, 1 mandalinanın suyunu, yarım paket vanilyayı, 1 paket kabartma tozunu ve aldığı kadar unu ekleyin. Unutmayın, köpükler unla karışık kabartma tozu ile kavuşacak ki; kek kabarsın. Mikserle çırptığınız, unlarını mutfağa saçtığınız kek kıvama yaklaşınca; tencerede pişmiş olarak sizi bekleyen elmalı karşımın 3 kaşığını kekin içine atın. "Ceviz varsa o da konur bu keke!" diye düşünün. Bu ilk deneme olduğundan "Alimallah cevizler ziyan miyan olur!" diye cevizi eklemezseniz de olduğunu keki deneyince görürsünüz zaten.
Sonracııma yağlayıp, unladığınız kelepçeli kalıbın içine keki dökün 175 derecede önceden ısıttığınız fırında yaklaşık 25-30 dakika pişirin. "Pişti mi acep?" diye bakmak için içine çöp batırın. (Çöpü bulmak için uğraşırken balkon kapısını açık bırakın ki ev soğusun.) Kek biraz soğuyunca ise çıkarıp, ters çevirin. Size uygun gelen bir yüzeyi seçip, daha önce pişirdiğiniz elmaları yayın. Üzerini hindistan cevizi ve şekerle süsleyin. Akşam akşam bir de kekin fotografını çekin. Bloga koyun.
Keke gelince… Eğer size değer verip, habersiz sizi ziyaret eden dostlarınz olursa, ikram edersiniz. Yok “eviniz uzak” bahanesiyle gelen giden olmazsa, oturup kendinize yersiniz. Denedim. O da oluyor. Böyle durumlarda keke birşey olmuyor da insan kendini "kek gibi..." hissediyor.
Daha sonra internete girin. Önünüze gelen tüm kek tariflerini okuyun. Sonra mutfağa girdiğinizde hiç birine uymayan kaşağıdaki tarifi uygulayın. Sonra da bu baya güzel oldu unutmayayım diye bloga yazın.
2 yumurtayı, yarım su bardağı şekerle çırpın. Köpürtün. Köpüklerin kaçmasından endişe ederek, fazla karıştırmadan yarım su bardağı kadar sıvı yağı, yarım su bardağı kadar sütü, 1 mandalinanın suyunu, yarım paket vanilyayı, 1 paket kabartma tozunu ve aldığı kadar unu ekleyin. Unutmayın, köpükler unla karışık kabartma tozu ile kavuşacak ki; kek kabarsın. Mikserle çırptığınız, unlarını mutfağa saçtığınız kek kıvama yaklaşınca; tencerede pişmiş olarak sizi bekleyen elmalı karşımın 3 kaşığını kekin içine atın. "Ceviz varsa o da konur bu keke!" diye düşünün. Bu ilk deneme olduğundan "Alimallah cevizler ziyan miyan olur!" diye cevizi eklemezseniz de olduğunu keki deneyince görürsünüz zaten.
Keke gelince… Eğer size değer verip, habersiz sizi ziyaret eden dostlarınz olursa, ikram edersiniz. Yok “eviniz uzak” bahanesiyle gelen giden olmazsa, oturup kendinize yersiniz. Denedim. O da oluyor. Böyle durumlarda keke birşey olmuyor da insan kendini "kek gibi..." hissediyor.
12 Aralık 2009
Sayıklamalar.....
Sevgili günlük,
Seni ihmal ettim biliyorum sevgili günlük. Böyle sitem etme ne olur! Buraya iki satır karalayamadığım zamanlarda, senden fazla uzağa gittim sayılmaz. Blog denen dünyanın akademik olarak ne anlama geldiğinin peşine düştüm günlük. Bu yüzden ilerleyen günlerde sana ve takipçilerime daha çok iş düşeceğe benzer. Mesela yakın zamanda burada yer alacak anketi doldurmak gibi.(yakın zamanda yer adı aldı. Yoksa benim araştırma- araştırma raporu bu dönemki emeklerim yanabilir. Yanarsa kokusu teeee dünyanın öbür ucundan zibilyon km öteden duyulabilir. Yananları estetikle Kean imirzalıoğluna çevirme yetisi sadece sadece dizilerde olduğuna göre, bünyem kendini dizi izlemeye verebilir.)
Bu sene grip virüsleri bi azdı ki sorma günlük. Bi illet bişey oldu Allah seni inandırsın. Bana mesela ikidir geliyorlar. Hayır kendilerinin girp mi nezle mi yoksa soğuk algınlığı mı olduğunu bilemiyorum. Bilgi akışından kirlenmiş bünyemin ikinci kere sarsıldığını, yorgunluktan, değil bir şey üretecek; kolumu kaldıracak takatim olmadığını biliyorum. Doktor farenjit dedi. Ama ODTÜ medikonun güvenli ortamında en az saksıdaki menekşeleri kadar sesisz ve bundan sonraki hayatını bitki formunda geçirse daha iyi olacak izlenimi yaratan doktora güvensem mi güvenmesem mi bilemiyorum. Enerjimi geri istiyorum sevgili günlük. Hem enerji, hem şevk, hem zevk-ü safa, hem şen-ü sihhat istiyorum. İsteyenin bir yüzü kara ise solaryuma gerek kalmasın istiyorum.
Zaten yapmak istediklerime yetişemiyorum. İsteklerim enerjimi, zamanımı ve paramı çoktan aşıyor. Bir de böyle üzerine hasta olunca sinirleniyorum sevgili günlük Değerli pisikolocik günlük okurları, insanın hatsa olunca bi de sinirli ve huysuz olması normal midir? Peki ya Arkadium'daki eczanede hem c vitaminin hem de taylol hot'un tükenmesi normal midir?
Hani böyle kaset sarar da ne şarkıya benzer ne söze benzer garip sesler peydah olur ya... Benim yazdıklarımda öyle oldu sevigli günlük. Enerjim bitiyor. Kaset sarıyor. Annem çantama taylol hot koymuş. gidip içeyim. Kaset daha da sarmadan bu sayıklamalara bir son vereyim.
Not: Bu yazıdaki yazım hataları daha sonra yazar bir pil misali şarj olunca düzeltilecektir.
Seni ihmal ettim biliyorum sevgili günlük. Böyle sitem etme ne olur! Buraya iki satır karalayamadığım zamanlarda, senden fazla uzağa gittim sayılmaz. Blog denen dünyanın akademik olarak ne anlama geldiğinin peşine düştüm günlük. Bu yüzden ilerleyen günlerde sana ve takipçilerime daha çok iş düşeceğe benzer. Mesela yakın zamanda burada yer alacak anketi doldurmak gibi.(yakın zamanda yer adı aldı. Yoksa benim araştırma- araştırma raporu bu dönemki emeklerim yanabilir. Yanarsa kokusu teeee dünyanın öbür ucundan zibilyon km öteden duyulabilir. Yananları estetikle Kean imirzalıoğluna çevirme yetisi sadece sadece dizilerde olduğuna göre, bünyem kendini dizi izlemeye verebilir.)
Bu sene grip virüsleri bi azdı ki sorma günlük. Bi illet bişey oldu Allah seni inandırsın. Bana mesela ikidir geliyorlar. Hayır kendilerinin girp mi nezle mi yoksa soğuk algınlığı mı olduğunu bilemiyorum. Bilgi akışından kirlenmiş bünyemin ikinci kere sarsıldığını, yorgunluktan, değil bir şey üretecek; kolumu kaldıracak takatim olmadığını biliyorum. Doktor farenjit dedi. Ama ODTÜ medikonun güvenli ortamında en az saksıdaki menekşeleri kadar sesisz ve bundan sonraki hayatını bitki formunda geçirse daha iyi olacak izlenimi yaratan doktora güvensem mi güvenmesem mi bilemiyorum. Enerjimi geri istiyorum sevgili günlük. Hem enerji, hem şevk, hem zevk-ü safa, hem şen-ü sihhat istiyorum. İsteyenin bir yüzü kara ise solaryuma gerek kalmasın istiyorum.
Zaten yapmak istediklerime yetişemiyorum. İsteklerim enerjimi, zamanımı ve paramı çoktan aşıyor. Bir de böyle üzerine hasta olunca sinirleniyorum sevgili günlük Değerli pisikolocik günlük okurları, insanın hatsa olunca bi de sinirli ve huysuz olması normal midir? Peki ya Arkadium'daki eczanede hem c vitaminin hem de taylol hot'un tükenmesi normal midir?
Hani böyle kaset sarar da ne şarkıya benzer ne söze benzer garip sesler peydah olur ya... Benim yazdıklarımda öyle oldu sevigli günlük. Enerjim bitiyor. Kaset sarıyor. Annem çantama taylol hot koymuş. gidip içeyim. Kaset daha da sarmadan bu sayıklamalara bir son vereyim.
Not: Bu yazıdaki yazım hataları daha sonra yazar bir pil misali şarj olunca düzeltilecektir.
05 Aralık 2009
Felek Bahane
Ve beklenen albüm çıktı. Celal Sezer'in ilk solo albümü: Felek Bahane. Hâla almadınız mı?
Bazı insanlar vardır. Onları tanımak yaşamınızda fark yaratır. Celal benim için işte o farklı insanlardan. Emeklerinin karşılığını almasını temennisi ile...
ilk parçanın hastası oldum! "Tabib olan yara bağlar."
23 Kasım 2009
08 Kasım 2009
Biten Hırka Procesi :)
30 Ekim 2009
Demir tozları

Öyle bir konu ki neresinden tutsam elimde kalıyor. Ufalanıyor... Demir tozları gibi...
Facebook hesabımda içinde küfürler bulunan guruplara davet edildiğimi bildiren iletiler görüyorum. Küfrü eden arkadaşım. Küfre maruz kalan ırka mensup olan da arkadaşım. Böyle iletileri gördüm mü, çatır çatır sayfalarca cevap yazmak istiyorum o arkadaşa. Ama yazmak konuşmak gibi değil. Konuşmaksa, her zaman mümkün olmuyor. Bir seksen sonrası uyuşukluğu musallat oluyor bünyeme. "Delete" diyip geçiyorum.
Ya da ne bileyim, bambaşka bir amaçla açılmış bir mail grubuna, bambaşka bir arkadaşım: "Bilmemne gazetesi yeni devlet kurulması için anket düzenlemiş. Hayır oyu ver!" emir kipinde mailler atıyor. Fesuphanallah! Bırak mail atmayı, sayfalarca yazmak, binlerce şey söylemek istiyorum. Yazsam olmuyor. Söylesem olmuyor. Kafamın içide durmadan şu cümle dönüp duruyor. "Kendisi mensubu olduğu mezhep dolayısıyla acı çektiğini, yerine göre dışlandığını, ötelendiğini söyleyen bir birey, nasıl olur da bir ırk ile ilgili olarak bu kadar..."
Ne boktan konu! Boktanlığı konunun ciddiyetsizliğinden, önemsizliğinden kaynaklanmıyor. Aksine, o kadar hassas bir mevzu ki, herkesi hemen en uçlara çekebiliyor. Dün aynı masada karşılıklı oturabilen insanları, karşı karşıya getirebiliyor. Boktanlığı da burdan kaynaklanıyor işte... Herkesin damarı aynı yerden geçiyor. O noktaya bastım mı, başlıyor kırk yerden, elli yerden kanamaya... Kanamayanın yarasını da birileri kaşıyor zaten.
Uçlara çekilen demir tozları gibi. Demir tozları... Nefesi kuvvetli bir zat-ı muhteremin "hüf" demesi uçurmaya yetecek onları. Ve eğer daha kuvvetlice uçlara çekilirlerse belki de delip geçecekler yollarına çıkanları! Ve üstelik hiç de güzel bir desen çıkmayacak ortaya... O desen ki siyah değil, hep kırmızı.
Labels:
düşündüklerim,
güncel
25 Ekim 2009
KendiM için!

Ulen hep mi kağıtlara yazar insan be!
Bir defter tut kendine,
Bir izin ver.
İki satır melankoli de olsa...
Kendin için!
Tanıdık bir sokak arası olsa...
İlk gençliğinin canlı tanığı
Geniz yakan bir tad
Bir eksoz dumanının geride bıraktığı
Şikayet etmek!
Ah etmek,
Dert etmek kendine...
Ulen var ya, "böyle olmayacaktı!" demek.
Sağ ayağının altında kalmışsa zamanın
Ayağını çeksen bir türlü
Çekmesen...
Çekilecek dert değil!
Bir gitmesini öğrendi mi insan
Durmak bilmiyor!
Çarptığının aslında
Kendinden bir duvar olduğunu bilmiyor.
Freudyen ve bilmiş bir yaklaşımla
Şunu söyleyebilirim net ve özet olarak.
Nasıl öğrenmişsen oyunun kuralını
Öyle oynuyorsun işte
Mesela ben oldum olası
Başladığım gibi bitiririm manzumeleri.
Ulen hep mi kağıtlara yazar insan be!
Bir defter tut kendine,
Bir izin ver.
İki satır melankoli de olsa...
Kendin için!
İnsan kendine yazar mı
Yazdımsa bunu...
Kendim için!
22 Ekim 2009
İlginç İşler CAPTCHA
11 Ekim 2009
Sarı çiçek
Mayıs'ın 11'inde evimizin canlısı olmaya Özge & Bilge sayesinde hak
kazanan sarı çiçeğim, bütün yaz açtı ve açmaya da devam ediyor. Adını bilemiyorum petunya? sardunya? begonya? Bilen varsa beri gelsin.

Sarı çiçeğim şu anda hayatla herhangii bir yerde herhangi bir şekilde savaşmakta olan bütün herkese gelsin. En çok da Bilge ve Özge'ye... Esen kalın.
kazanan sarı çiçeğim, bütün yaz açtı ve açmaya da devam ediyor. Adını bilemiyorum petunya? sardunya? begonya? Bilen varsa beri gelsin.

Sarı çiçeğim şu anda hayatla herhangii bir yerde herhangi bir şekilde savaşmakta olan bütün herkese gelsin. En çok da Bilge ve Özge'ye... Esen kalın.
09 Ekim 2009
Hadise!
Özetler:
Dersler başladı. Önüme yığın yığın makaleler döküldü. Yeni bir defter tutmaya koyuldum. Derslerime girdim. Derslere girdiğimi ilan ettim. Bu yola adım attığımı kendime itiraf ettim. Perşembe günü İstanbul'a gittim. Bu sabah sabah işe erken gittim, akşam geç geldim. Hem mesaimi yaptım, hem dersime girdim. Makalelerimi okudum. Sevdiğim diziyi izledim. Hatta Emrah'a ördüğüm şapkayı örüp bitirip, bi kısmını söküp, yeniden örmeye koyuldum. Bir eğitim bitirdim. Birisine başladım. Bir makale yazmaya niyet ettim. Haftasonuna plan yaptım. Dolapta kalan patlıcanları pişiremediğime yandım. Geceleri İnce Memed'den 2 sayfa okudum, sonra uyuyakaldım.
Çok değil bundan altı ay önce ben adam olamıycaaaam, işe yaramazın tekiyim diye ağlanıp sızlanıp dururken şimdi işlerin başımdan aşmasını, aklıma gelen fikirlerin taşmasını, hatta pelerinimin böööyle rüzgarda salınmasını görür gibiyim. (Ha gün gelir pelerinim gökdelene takılır onu da biliyorum. Ancak bu kaygı ile hareket etmemeye özen gösteriyorum.)
Bugün yaşadığımız her bir duyguyu, ortaya koyduğumuz her bir hareketi, kendimize biçtiğimiz rolü yetiştirlme tarzımıza bağlı olarak açıklayan aşaırı freudyen bir yaklaşımla şunu söyleyebilrim. Kökleri çocukluğa dayanan böyle bir hadiseyim.
Dersler başladı. Önüme yığın yığın makaleler döküldü. Yeni bir defter tutmaya koyuldum. Derslerime girdim. Derslere girdiğimi ilan ettim. Bu yola adım attığımı kendime itiraf ettim. Perşembe günü İstanbul'a gittim. Bu sabah sabah işe erken gittim, akşam geç geldim. Hem mesaimi yaptım, hem dersime girdim. Makalelerimi okudum. Sevdiğim diziyi izledim. Hatta Emrah'a ördüğüm şapkayı örüp bitirip, bi kısmını söküp, yeniden örmeye koyuldum. Bir eğitim bitirdim. Birisine başladım. Bir makale yazmaya niyet ettim. Haftasonuna plan yaptım. Dolapta kalan patlıcanları pişiremediğime yandım. Geceleri İnce Memed'den 2 sayfa okudum, sonra uyuyakaldım.
Çok değil bundan altı ay önce ben adam olamıycaaaam, işe yaramazın tekiyim diye ağlanıp sızlanıp dururken şimdi işlerin başımdan aşmasını, aklıma gelen fikirlerin taşmasını, hatta pelerinimin böööyle rüzgarda salınmasını görür gibiyim. (Ha gün gelir pelerinim gökdelene takılır onu da biliyorum. Ancak bu kaygı ile hareket etmemeye özen gösteriyorum.)
Bugün yaşadığımız her bir duyguyu, ortaya koyduğumuz her bir hareketi, kendimize biçtiğimiz rolü yetiştirlme tarzımıza bağlı olarak açıklayan aşaırı freudyen bir yaklaşımla şunu söyleyebilrim. Kökleri çocukluğa dayanan böyle bir hadiseyim.
04 Ekim 2009
Mevsim sonuna notlar...
Bir yaz biterken, ilk procrastination eserimi vereyim şu bloga :) Böylece doktora öğrencisi olmanın bir kuralını yerine getireyim... Bu bayat şakaları bir kenara bırakıp yazmayalı ne çok şeyi yazmaya karar verip yazmadığımı bir düşüneyim. Va bu karmaşık düşünme eylemi esnasında karmakarışık yazıvereyim.

Koca bir yaz geçti. Tatili görmedeeen yaz geldi geçti (namesi ile söylenecek) Yine de Bir Antakya bir Adana bir de İzmir gördüm ya o da yeter. Ha bir de İstanbul'u her ay bi-iki görüyorum. Nereyi görüyorsun derseniz. Yanıt veriyorum : Gişeler- otoyol- 2. köprü -mecidiyeköy- profilo plaza- 2. köprü- gişeler - otoyol- gişeler :) Bir de evlere şenlik otel var. Penceresinden İstanbul böyle görünüyor. Denizi görebilisen, o bonus sayılıyor.

Onun dışında default olarak tanımlı Torbalı bayram gezmemizi yaptık. İyi de yaptık. Torbalıda yer alan ve evlendiğimiz otele adını veren "Metropolis"i gördük. Müze kartımızın hakkını verip Efes'i gezdik. Şirince'de keyif yaptık. İyi de yaptık. İnsan geri dönüp bakınca gezip gördüklerini güzel hatırlıyor. Ya da bana öyle oluyor :)

2009 yazı nasıl bir mevsimdi diye soracak olursanız. Pek çok soru soruyorsunuz canım sizde...

Koca bir yaz geçti. Tatili görmedeeen yaz geldi geçti (namesi ile söylenecek) Yine de Bir Antakya bir Adana bir de İzmir gördüm ya o da yeter. Ha bir de İstanbul'u her ay bi-iki görüyorum. Nereyi görüyorsun derseniz. Yanıt veriyorum : Gişeler- otoyol- 2. köprü -mecidiyeköy- profilo plaza- 2. köprü- gişeler - otoyol- gişeler :) Bir de evlere şenlik otel var. Penceresinden İstanbul böyle görünüyor. Denizi görebilisen, o bonus sayılıyor.

Onun dışında default olarak tanımlı Torbalı bayram gezmemizi yaptık. İyi de yaptık. Torbalıda yer alan ve evlendiğimiz otele adını veren "Metropolis"i gördük. Müze kartımızın hakkını verip Efes'i gezdik. Şirince'de keyif yaptık. İyi de yaptık. İnsan geri dönüp bakınca gezip gördüklerini güzel hatırlıyor. Ya da bana öyle oluyor :)

2009 yazı nasıl bir mevsimdi diye soracak olursanız. Pek çok soru soruyorsunuz canım sizde...
13 Eylül 2009
İş - İşçi
Geride bıraktığımız hafta yolum iş ve işçi bulma kurumuna düştü. İş ya da işçi aradığımdan değil. Ayrıldığım şirketin personeline ödemediği maaşların bir kısmını "devlet" ödeyecek. Benim de içeride kalan zavallı minicik, kuş kadarcık maaşımı alabilmem için bir dizi işlem adımının ardından, son adım olarak, belgeleri iş ve işçi bulma kurumuna teslim etmem gerekti. Mevcut işten ıkınıp sıkılarak izin aldım. Düştüm İşkur'un yollarına...
Huyumdur, insanların ellerine ve ayaklarına bakarım. Ellerin ve ayakların insanlar hakkında çok ipucu verdiklerine inanırım. Hiç de yanıltmazlar üstelik. O gün benimle birlikte iş ve işçi bulma kurumunun aheste atan numaratörününün başında bekleyen işçilerin de ellerine ve ayaklarına baktım. Belki yüzlerinden daha da çok.

Aynı şirketin maaşlarını alamayan otuzu aşkın işçisi olarak gelmişlerdi oraya, elleri apaçık çok çalıştıklarını söylüyordu. Öyle kalem tutan cinsinden değil. Nasırlı, yaralı, kir içinde çalışan ellerdi hepsi. Ayakkabılar, çamuru eksilmeyen yerlerde yaşadıklarını anlatıyordu. Belki bir başkasından gelme, bir numara büyük ayakkabılar diyordu ki: "Derdim karnımı doyurmak, gösteriş değil!"
İşkur'da sıram gelmek bilmedi. Beklerken akşamı ettim neredeyse. Kitabımı da almamışım yanıma. Nice fikir sökün etti zihnime:
Şirketi için devletten bu desteği alan adamın ayakkabıları kirli değil şimdi. Kirlense, eğilip siliverecek yanından ayırmadığı koruması. Birisi başına şemsiyesini açıverecek. Elbisesi toz olmayacak, ayağı yaş görmeyecek. Oğlu, tıpış tıpış gidecek gavur memeleketteki ünlü okuluna. Karısı, akşama ne pişirsem derdine düşmeyecek. Kim bilir belki yeni bir şirket kuracak; yine binler, milyonlar kazanacak; gelirini 3 kuruş gösterip; 1 kuruş vergi verecek; devletin vergi indirimlerinden yararlanacak; "şirketinin memlekete yaptığı katkıdan ötürü" övugüler alacak; ömrü yeterse...
İşçi dersen, olur da yeni bir işe girerse, daha maaşını almadan ödeyiverecek verginin en kallavisini. Ve sonra o vergilerden kırpılıp geride kalanlardan, şirkete kaptırdığı parasını alabilmek için uğraş verecek yeniden! Oğlu dersen öğretmeninden fırça yiyecek, eğitime katkı payını bu hafta da getirmediği için.
Belki de bütün bunlar bu koca el heykelinin önünde toplanıp, hep bir ağızdan sesimizi çıkarmayı bilmediğimiz içindir. Belki de 12 Eylül 1980'den sonra dünyaya geldiğimiz için!
Huyumdur, insanların ellerine ve ayaklarına bakarım. Ellerin ve ayakların insanlar hakkında çok ipucu verdiklerine inanırım. Hiç de yanıltmazlar üstelik. O gün benimle birlikte iş ve işçi bulma kurumunun aheste atan numaratörününün başında bekleyen işçilerin de ellerine ve ayaklarına baktım. Belki yüzlerinden daha da çok.

Aynı şirketin maaşlarını alamayan otuzu aşkın işçisi olarak gelmişlerdi oraya, elleri apaçık çok çalıştıklarını söylüyordu. Öyle kalem tutan cinsinden değil. Nasırlı, yaralı, kir içinde çalışan ellerdi hepsi. Ayakkabılar, çamuru eksilmeyen yerlerde yaşadıklarını anlatıyordu. Belki bir başkasından gelme, bir numara büyük ayakkabılar diyordu ki: "Derdim karnımı doyurmak, gösteriş değil!"
İşkur'da sıram gelmek bilmedi. Beklerken akşamı ettim neredeyse. Kitabımı da almamışım yanıma. Nice fikir sökün etti zihnime:
Şirketi için devletten bu desteği alan adamın ayakkabıları kirli değil şimdi. Kirlense, eğilip siliverecek yanından ayırmadığı koruması. Birisi başına şemsiyesini açıverecek. Elbisesi toz olmayacak, ayağı yaş görmeyecek. Oğlu, tıpış tıpış gidecek gavur memeleketteki ünlü okuluna. Karısı, akşama ne pişirsem derdine düşmeyecek. Kim bilir belki yeni bir şirket kuracak; yine binler, milyonlar kazanacak; gelirini 3 kuruş gösterip; 1 kuruş vergi verecek; devletin vergi indirimlerinden yararlanacak; "şirketinin memlekete yaptığı katkıdan ötürü" övugüler alacak; ömrü yeterse...
İşçi dersen, olur da yeni bir işe girerse, daha maaşını almadan ödeyiverecek verginin en kallavisini. Ve sonra o vergilerden kırpılıp geride kalanlardan, şirkete kaptırdığı parasını alabilmek için uğraş verecek yeniden! Oğlu dersen öğretmeninden fırça yiyecek, eğitime katkı payını bu hafta da getirmediği için.
Belki de bütün bunlar bu koca el heykelinin önünde toplanıp, hep bir ağızdan sesimizi çıkarmayı bilmediğimiz içindir. Belki de 12 Eylül 1980'den sonra dünyaya geldiğimiz için!
07 Eylül 2009
Sessiz NOKTA
Benim de belli kabullenmişliklerim var. Bu gavurların “show must go on!” dediklerine benzer bir şey. Kabul edeceksin! Yutkunacaksın ki, böylece daha fazla boğazına batıp durmasın.
Ama bazen benim de kabullenemediğim oluyor. Bunları kadın olmaya bağlamamalıyım, “gelişmekte olan bir ülke”de yaşamamaya hiç bağlamamalıyım. Gelişmekte olan bir ülkede yaşayan bir kadın olmaya hiç mi hiç bağlamamalıyım. Sermaye sahibi doğanlardan olmadığıma bağlamamalıyım. Falan filan!
Bir noktada kurtuluş kabullenmekten geçer! Bir noktada insan kendisine saygı duyulduğunu bilmek ister! Nokta
30 Ağustos 2009
Mutluluğun Mimarisi

"Mimaride bizi cezbeden ve bir yaptı "güzel" sıfatıyla onurlandırmamıza yol açan denge, bir insanda akıl sağlığı ya da mutluluk diye nitelendirebileceğimiz bir ruh durumuna denk düşer. Tıpkı binalar gibi biz de pek çok karşıtlığı içimizde barındırrırız. Binalarda olduğu gibi bizde de bu karşıtlıklar başarıyla dengede tutulabilir, birlikte var olabilir. "
Allain de Botton'un Mutluluğun Mimarisini adlı kitabını okuyorum. Yukarıdaki paragrafı döndüm döndüm bir daha okudum. (Görüş yazarın görüşü ve tabiki ki aksi de savunulabilir pekala. Öte yandan, bu paragraf beni yaşadığım şehir hakkında düşünmeye itti.
Yaşadığım şehirdeki binaları düşündüm. Dengesiz binaları... Yani ne bileyim *ATO'nun satın aldığı yarım kalan ikizleri, Armada'nın ta kendisini ve karşısındaki şekilsiz çelik yığınını ya da yeni yapılan ve zerre kada haz etmediğim "Gordion" alışveriş merkezi binasını ve yanındaki zebellahları ve ve ve ve... Bu şehrin dengesini bozan ve "güzel"liğinin içine eden daha neler neler... Eğer bir şehri karşıtların varlığına inanmayanlar yönetiyorsa, bu şehirlerin yaşayanların ruh sağlığıın da çine etmesi kaçınılmaz gibi. Bakınız İstanbul ve hatta bakınız Türkiye ve hatta bakınız Dünya!
*Düzeltme: İkizleri TOBB satın almış ATO değil. Olsun! ATO'nun köşeye yaptığı bina da iğrenç. Onun hemen gerisindeki arap mimarisi esintili cami de iğrenç. Sonracığıma... Ulus'taki şehir çarşısının yerine roma kalıntılarının tepesine yapılan çarşı da iğrenç. Diyanet İşleri binası da iğrenç. Millet vekili lojmalarının yerine yapılan binalar da iğrenç. Bu böyle sürer...
22 Ağustos 2009
Mert Sandalcı

Az önce TRT'de biir belgeselde tanıştım kendisiyle. Mert Sandalcı. Türkiye'nin en büyük kolleksiyoneri denebilir kendisine.
Aslen inşaat mühendisi imiş. 2. köprünün inşaasında şantiye şefi olarak çalışmış. Açılış günü protokolde kendi ismini ve görememiş ve o gün bir daha inşaat mühendisliği yapmamaya karar vermiş. Sonra nasıl olduysa bu kolleksiyonerlik işi ile ilgilenmeye başlamış. Kitaplar yazmış . Nelerle mi ilgilenmiş:
Türkiye eczacılık tarihi üzerine topladıkları ile bir kitap yazmış.
Osanlıdan günümüze biranın tarihi üzerine çalışmış. Ve o çalışması bugün bir sergi haline gelmiş ve müzeye dönüştürülmek üzereymiş. (sergiyi kaçırmışız.)
Osmanlıda çok sesli müzeik üzerine yaptığı kolleksiyondaki fotoğraflardan bazılarını gördüm. İnanılmazdı....
Takdir ettim. Ayrıca bakınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




