25 Şubat 2006

İDİL

Antalya dönüşü! Demek Eylül 2000 miş. Yağmurlar başlamıştı zaten. Varlık dergisinin sayfalarını çevirerek varıyorum Ankara'ya. Aşağıdaki dizeler yer ediyor aklımda. Geçen günkü baş ağrılı akşam üzeri gidip aldım işte Akgün Akova'nın "Sevdiğim Kadın Adları Gibi" adlı şiir kitabını. Sırf bu şiiirin hatırına. Yoksa ne İdil diye birini tanıyorum. Ne İdil beni.

İdil

baban
yorgun bir tilki gibi uyuyor
ve doğduğu ormanın
avcılara satıldığını görür düşünde

annen
derin bir yara izi gibi uyuyor
eline bir bıçak geçse
kimden başlayacağını bilmiyor

kız kardeşinin uykusu
senden kalan solmuş bir giysi gibi
yanıt arıyor geceleri
"kuşlar neden ağaçların en uç dallarında uyurlar"
sorusuna

erkek kardeşin
açık bi' dolap kapağı sanki
içinde patlak bi' futbol topu
yırtık bi' Hayat Bilgisi defteri
ve kırık not yağmurları

sen uyurken
yaralarını sardığın için sevgili İdil
bazı sabahlar güneş geç doğuyor
ve yıldırım gibi içine düşen duygular
salyangozlar gibi
ağır ağır terk ediyorlar seni

aşk denilen şey
onların bıraktığı
fosforlu izler
yüreğin duvarlarında

Akgün Akova / Varlık Dergisi Eylül 2000 sayısı

23 Şubat 2006

20'lik diş


Akşam üzeri başımda yer edinen şu baş ağrısının tek müsebbibi 20 lik dişim değil elbet. Gün boyu dersine girdiğim, her davaranışları ayrı abartılı çocuklarımın da bu işte payı büyük. Şükürler olsun ki ders dediğin bitiyor. Geriye bir tortu kalıyor yazık ki. Böyle akşam vakitleri bir cansıkıntısı baş ağrısının elinden tutup geliyor işte.
Herneyse...
Bloguma uzunca bir aradan sonra yazdığım satırlar da pek bir sıkıntılı oldu. E insanlık hali. Heyheylenmek de olası. Bak hala çocuklar bağırıyor kulağımın içinde. Oysaki sağ kulağım uğulduyor bir yandan. Yanağım şiş. Anlayacağınız bu 20 lik diş zor bir iş.

12 Şubat 2006

Gece yarısı expresi

"Gece yarısı expresi" adını çok duydum. Türkleri kötüleyen film tanımlamasıyla hafızamda yer eden filmi izlemek farz olmuştu çoktandır. Oturdum izledim. İşin kötü yanı, filmde olan olaylardan bir tanesi için bile; "hadi canım bu bizim ülkemizde olmaz!" diyemedim. Bazı sahneler gerçekten çok kötüydü. Kanlıydı, karanlıktı, bile bile yapılmıştı, aşikardı.
Her gün haberlerde bu filmde yer alanlardan kat be kat korkunç sahneleri izliyorum ben. Hem de yaşandıktan kısa bir zaman sonra. Gece yarısı expresinin makinistliğini yapanların bu sahneleri yaşatanlarla aynı hamurdan oluşu şaşırtmıyor beni nedense. İnsanlardan sabun yapıldığını duyduğum bu dünya beni şaşırtmıyor. Üzgünüm!

05 Şubat 2006

Talebe =? Öğrenci

Aktif öğrenme stratejilerinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde, dikkat çekici bir kaç cümle...

"...Genç kuşaklar Batı'nın bit pazarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen olmuş talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan."
(Cemil MERİÇ,İletişim Yayınları 2004, Bu ülke, sf:99)

01 Şubat 2006

YÜRÜMEK


Elimde bir nazım Hikmet şiir kitabı var. Staj yeri arıyorum kendime. Yaşım desen onaltı bile değil. Babam panikle elimdeki kitabı saklamamı istiyor! "Aman kızım başına bi bela almayasın." Ne yaşananlar var dağarcığında kim bilir babacığımın?
Bugün dağarcığımda Nazım Hikmet şiirleri ile yaşıyorum ne mutlu bana. İçimde bi yerde yankılanıp duruyor Usta'nın dizeleri. Yürekten, gülerekten yürümek.....

YÜRÜMEK

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!..

Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!..

Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...

Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek...

29 Ocak 2006

Çarşamba Kestaneleri

Geçtiğimiz çarşamaba akşamki kestane partisinden söz etmemek olmaz! Ankara kar altındaydı hani. Yolar kapanmıştı. Otobüsler güzergah değiştirmişlerdi. Şehirde kimsenin burnunu dışarı çıkartmaya niyeti yoktu! Ama arkadaşlarım zorluklardan yılmadan geldiler. Evimi şenlendirdiler. Ayaklarına sağlık. Songül desen taaa Of'tan kalktı geldi. Fuat desen Denizli'den...
İşte o akşamın muhteşem fotografları!


(Serdar'ın dediği gibi daha da çoğalmak dileğiyle!)


(Sağladığı lojistik börek desteği için anneme sonsuuuz teşekkürler:)


(Ve işte kestaneyi çizenler:)

Okul biteli 6 aydan fazla oldu. Toplantılar yapılırken zaman zaman eksikler, gelemeyenler oluyor. Bir yandan çoğalırken, bir yandan azalabiliyoruz. Şairin dediği gibi "Bitmeyen işler yüzünden." Dileğim odur ki; az da olsa görüştükçe güzel gülüşleri paylaşmak dileğiyle. Çarşamba, kestane falan hepsi bahane!

27 Ocak 2006

Karikatürize Didem

Karikatürize insanlarız. Yalan olduğunu iddia eden varsa beri gelsin. İşte kanıtı. Üniversiteye hazırlanırken bir arkadaşımın çizdiği karikatürler!
Sayısal 6 zikikleri!
Bu karikatürlerdeki bütün karakterler gerçektir:)











Karikatürleri çizen arkadaşım Erkan'a namı diğer "Laz"a teşekkürler!

24 Ocak 2006

Sevgili Hayat


Hadi tiyatro’ya gidelim diye ne çok söyledim... Devlet tiyatrolarının Eylül kitapçığı, Ekim kitapçığı, Kasım, Aralık... derken; bugüne aldım biletleri. Heyhat! Bugün de kar yolları kapadı.

Perdeyi aralayıp yoldan araba geçiyor mu diye epey bir kolaçan ettik annemle. Sonra giyindik sarındık taktık eldivenlerimizi ve düştük yollara. En kötü bir kar yürüyüşü yapmış oluruz. 50. adımda şöyle bir geriye bakıp; “yahu dönsek mi acaba? Bu gidişle yarınki matine zamanına anca tiyatroda oluruz.” dediysek de; dönmedik yolumuzdan. Girdik kol kola; düştük yollara.

Sakarya Caddesi'nden birer bardak sahlep alıp, elimizde tütün bardaklarımızla tiyatroya ulaştığımızda; tiyatronun sokaklar kadar tenha olmayışına sevindik! Tam o sırada salondan fuayeye doğru bir kara kedi atladı! Ortalarda koşuştu. Kara kediyi fare sanan telaşlı teyzeler koyuverdiler çığlıkları. Hayvancağız kendini dışarı atmanın telaşında, Yeni Sahne’nin kısa bir zaman sonra yıkılacak camekanlarına vurdu başını. Bir değil, iki değil. Güvenlik görevlisinin kapıyı açmasıyla, kendini karlara atan kedicik rahat bir nefes aldı.

Oyunun Adı: Sevgili Hayat. Aslında oyunun premierine gitmeyi çok arzu etmiştim. Cenk (Güray) Hoca’nın ve aynı sahneyi paylaştığımız diğer müzisyen arkadaşların oyunun müziklerinde emeği olduğunu duyunca iyice heveslenmiştim oyunu görmeye.

Sevgili Hayat henüz perdeler açılmadan Ege müzikleriyle arz-ı endam etti. Bir de baktım ki sol ayağım benden habersiz tempo tutuyor. Oyun boyunca şarkılar aldı götürdü bizi. Rum şivesiyle kurulan cümleler söylenen şarkılar pek güzel idi! Hele Eleni’nin (Aslı Kılan) çıplak sesle söylediği o şarkıdan bahsetmemek oluuuur?

Sevgili Hayat oyunuyla Ankara’nın yolları kapayan kışına inat; bir bahar vakti gittik Smirnos’a. Deniz kokusu geldi burnumuza. Martı sesleri duyduk. Yazlık elbiseler içinde eteklerimiz uçuştu! Mübadele yıllarının İzmir’ine, Eleni ve Lena’nın yaşamlarına dokunduk. Ve malum ya zamanı gelince oyun bitti! Biz de iyisi mi ellerimize eldivenlerimizi takıp Canım Annem’le yola koyulduk!

Dönerken karlarla aydınlanan yollarda, kulaklarımda sesler uğulduyordu:
“Dostlukların da kaderi vardır Lena!”
“Kadınlar yaşamları boyunca gözlerde hep ilahi aşkı ararlar.”
“İnsan toprağa bağlıdır. Doğarken de ölürken de aynı toprakta olmak ister!” diyordu birileri. Ve dilim "Bir gemim var amman adalara yaslanır." diye bir şarkı tutturmuştu çoktaaan!

23 Ocak 2006

Kar altında yoksun bir Leyla

Bina sıcak. Üçüncü kata doğru adımlarımı hızlandırırken, soğuktan üşümüş parmaklarım yavaştan kendi rengine dönmeye başlıyor. Başımdaki bereyi alıp çantama tıkıştırıyorum. Çantamın diplerinden cep telefonumu bulup; sesini kapatıyorum-kimsenin aramayacağını bilsem de....

Kapıyı yavaşça itekleyip, rengi griye dönmüş halılara basarak sessizce ilerliyorum. Binanın büyük pencerelerle ışıyan tarafına yerleştirilmiş masalardan birinde yer buluyorum kendime. Hışırtılar arasında kışlık giysilerimden kurtuluyorum. Bu arada gözler süzüyor beni. Onca sessizliğin arasında gürültünün sebebi sayılırım ne de olsa!

Gıcırdayan bir tahta iskemleye yerleşiyorum. Ve pencereden dışarı fırlatıyorum bakışlarımı. Karın yükü altında dallarını eğmiş çam ağaçlarının oluşturduğu o manzaraya, manzaranın biraz gerisinde bastığım halılardan daha da gri o şehre bakıp; derin bir nefes alıyorum. Kış soğuk. İçim sıkkın. Bir süre öylece kalıyorum...

ODTÜ Kütüphanesi’nin o sıcak, uğultulu ama sessiz 3. katından kim bilir kaç kez baktım ben o manzaraya. Yine kar yağıyor Ankara’ya. Şimdi orada olmasam da, aynı manzarayı görüyor gibi oluyorum.

Nerden geldi şimdi kütüphane aklıma? Cumhuriyet Gazetesi’nde Leyla Erbil’ e ilişkin bir haber okudum. Yazarın rahatsız olduğunu öğrendim. Okunacak listesinde dolabımın kapağına iliştirdiğim “Hallaç” akıma geldi. Sonra ODTÜ Kütüphanesi’nin raflarından aldığım bütün diğer Leyla Erbil kitapları. “Karanlığın Günü”, “Tuhaf bir Kadın”, “Mektup Aşkları” “Gecede”, “Eski Sevgili”... Yeniden okumak istedim hepsini. Sırayla. Bir kez daha. Ne çok sevmiştim onları ben kimi satırara takılı kalıp tekrar tekrar okurken.

Ah! Ödünç alınarak okunmuş kitapların bende bıraktığı o yoksunluk hissi... Halbuki arada bir dokunup sevmek istiyor insan kitaplarını. Karıştırmak, bir iki sayfasını okumak, özlem gidermek. Ve sonra onlara ayrılan yere özenle yerleştirmek.

Ankara, kar, kitap, ODTÜ, Leyla Erbil, özlemek, yoksunluk... Derken.... Birazdan çıkacağım karla kaplı Ankara sokaklarına. ODTÜ’nün bana kattığı güzel insanlardan biriyle özlem gidereceğim. Bir kitapçıya uğrayıp kendime “Hallaç”ı alacağım. Velhasıl, yazarların kar altında kalan kozalaklardan bile daha çok üşüdüğü bu yerde, kendimi bir yoksunluktan kurtarmanın telaşına düşeceğim.

21 Ocak 2006

GONE WITH THE WIND


Rüzgar gibi geçti!
Fimin adı dillere pelesenk olmuştu da, filmi görmek kısmet olmamıştı. Filmi bugün Umut'cuğumun evinde izledik. Pizzalar güzeldi. Zaten ortam samimi ve sıcak :) Herşey güzel başladı. Önce kabarık etekler uçuşmaya başladı ortalarda, kocaman şapkalar ve beli 50 cm yapan korseler belirdi. Manzaralar deseniz pastel renklerde ve her biri ayrı güzel fotograf karesi.
Tatlı tatlı başlayan hastalıklı aşklar ve savaş hikayesi ilk CD nin bir türlü bitmemesiyle bizde yavaş yavaş yan etkilerini göstermeye başladı. Sonuç olarak film 4 saat sürdü! Filmin tümünü anlatacak değilim. Oturun! Sabredip izleyin! Görün! Buna değer!

Bu filmden alınacak dersler: (liste uzatılabilir, hatta filmden bile uzun olabilir!)
-Ölecek olsan da sevgiliyi, kocayı, karıyı kimseye emanet etme!
-Parayı çok seven insandan, özellikle kadından, uzak dur!
-Geçmişin boklu defterlerini kapatmakta yarar vardır; hastalıklı ilişkilerin ömürleri yemesine izin verme!
-Bağlanacak bir avuç toprağın, bir dikili ağacın olsun!
-Mümkünse çocuk yap ama ata bindirme!
-Kadın dediğin güzel olmaktan beğenilmekten hoşlanır kardeşim! Ama artık beli 50 cm olan kadın yok bu biline!
-Dünya dediğin .rospuların ve .ezevenklerin dünyası olabilir, iyi niyetli ol ama yine de dikkat et!

11 Ocak 2006

Kuş gribine duygusal bir yaklaşım!

Ne katliam dolu bir tatil yaşıyorum Allahım! Ben günleri katlediyorum. Müminler kurbanları. Ve yetkililer! de kuşları katlediyorlar. Benim günlerimle kurbanların katloluşu dünyaya geldim geleli görmeye alışık olduğum türden. Ama kuşların katledilmesi ilk defa başımıza geliyor. Hatta bu öyle bir durum ki; Uzakdoğu’dan sonra Dünya ‘da ilk defa bizim başımıza geliyor!

“Uzak Doğu’dan buraya gelinceye dek bu kuş gribi denen virüs başka hiç bir ülkeye değmeden geçti de ille bizde mi o kadar hayata teğet geçti? Öyleyse neden?”

Merak eden tarafım kendi kendine soruları sıralayadursun; üzülüyorum bu yaşananlara... Ekranlardaki o görüntüler hakikaten dayanılır cinsten değil. Canlı canlı yakıyoruz hayvanları. Nerde kalıyorsa insanlığımız? Bütün bu harala-gürele içinde, önlemler almanın, salgınla başa çıkmanın ve daha insani bi yolu olmalı! OLMALI!

Bilenler bilir; Hayvan sevgisini karikatürize eden El Mayra adlı bir çizgi film karakteri vardı. Şehirde doğup büyüyen bir çocuk olmama rağmen, bahçeli evlerde büyümenin getirdiği “El Mayra” vari bir çocukluk yaşadım ben. Çok hayvanım oldu: kedi, köpek, kuzu, tavşan, ördek, hindi, tavuk, muhabbet kuşu, balık ve hatta kara kaplumbağası.

Mesela bahçemizde yaşayan paçalı karı-koca tavuklarımızın bir kümesi yoktu da akşam ezanında evleri olan karton kutuya kendiliklerinden girip yatıyorlardı. Hafta sonlarında bizimle birlikte anneanneme araba ile seyahat ediyorlardı. Köyden gelirken bana hediye edilen o yavru ördeği bahçede az kovalamadım ben. Kırmızı leğene su koyup az yüzdürmedim canlı ördeğimi. Ellerimle az beslemedim.

Minicik birer yavru iken aldığımı hindilerin komşu evlerin çatısına uçacak kadar büyümeleri anneannemi her kızdırdığında bize telefon ediyordu kadıncağız bir kızgınlıkla: “Alın şu hindilerinizi artııık!”

Dolayısıyla çok taze yumurtalar yedim ben. Kümesten yumurta almışlığım da var. Bahçede yumurta aramışlığım da.

Ne yazık ki bütün bunlar mazi oludular artık! Çocuklarımız, bu gidişle anca hayvanat bahçesinde görecekler tavukları, ördekleri, kazları. Biz de “Aman çocuğum!” diyeceğiz. “Virüslü onlar. Yaklaşma ölürüsün!”

Bana kalırsa insanoğlunun o yıkıcı katledici tarafı yarattı bu ölümcül virüsleri. Hatta belki de kendi ellerimizle yaptık onları kim bilir. Kendi ellerimizle saçtık virüsleri masun hayvanların üzerine; tüm dünyaya yaysınlar diye. Öldürmeye, yakıp yıkmaya meraklı tarafımızın eseri işte tüm bu yaşananlar.


Düşünüyorum da iyi ki bahçede kışları ekmek attığımız serçelerden ve kumrulardan başka bir hayvanım yok. Daha da çok üzülecektim sonra. Daha da çok içim acıyacaktı. Zaten kaç gündür aklıma takılıp duruyor: Ankara’nın simgesi Kuğulu park’taki kuğuları da katledecekler mi acaba? Onları da o zarif duruşlarına inat; çirkince öldürecekler mi? Belki... Belki o kuşları yaşamdan silecekler ama, çocukluk anılarımdaki yerlerinden asla...

Kuş gribine duygusal bir yaklaşımla diyorum ki: Böyle bir şey bir daha hiç yaşanmasa!

06 Ocak 2006

Kurban bayramı, tatil ve hayaller.



Haydeeee bugün son, yarın çekiliyooo! Evet bu tatil gerçekten bana – ve tabi bir çoğumuza-piyango gibi gelecek. Mesela sabah uykusu! Şöööyle yorganla yastıkla keyif içinde oturmak, kitap okumak. Sabahları radyonun neşe içinde evin sınırlarını doldurması.Kikir kikir, hatta bazen 9/8 lik göbekler atarak, güne başlayıp uzuuuuun upuzun kahvaltılar yapmak, anacığımla sohbet ve çay keyifleri ....

Bu tatile ilişkin ne kadar çok da hayal biriktirdim. Bu biriktirdiklerimin devrilen domino taşları misali senkronize bir halde hayal kırıklıkları olarak bana geri dönme ihtimali de yok değil, ama olsun hayal hayaldir! Kurmadan olmuyor!



Sabah uykusu uyumaktan söz ettim, kitap okumaktan... Cemil Meriç-Bu ülke okunacak önce, İhsan Oktay Anar-Amat okunacak, bulunursa İngeborg Bachmann MALİNA okunacak –bulursanız sevinirim!- Evimde zaman geçirmek istiyorum özellikle! Yolunu unuttuğum mutfağın yolunu yeniden bulmak ve yemek pişirmek istiyorum. Tatlı, meyveli ekmekler için kuru üzümleri alıp hazır ettim bile. Sonra, el işleriyle uğraşmak... Tekir kediler misali yumakları salonun ortasına dökmek. Söz verdim anacığıma şapka öreceğim mesela....




Öte yandan ben kendimi biliyorum. Hem zaten bu benim ilk bayram tatili deneyimim de değil. Ne zaman işim gücüm bitip de evde zaman geçirmeye başlasam; huzurum 3-4 gün sürüyor. Biyolojik saatim sabahın 7’sinde uyandırıyor beni. Evin içinde deli danalar gibi dolanıp yapacak iş arıyorum kendime. Annemin bayram temizliği çılgınlığına ortak olmak beni çılgına çeviriyor. Sonra bayram gezmeleri misafirler. Huzur içinde iki satır okuyayım derken kapının çalması... Misafirlere hiç sevmediğim halde çay demlemek, severek türk kahveleri pişirmek.... Tatlılarla dolmaları birbirine değdirmeden aynı tabağa askeri bir intizamla yerleştirmek... Tatil hayallerinin tatlılar, dolmalar, misafirlerden mamul bir sis bulutunun içinde silinip gitmesi.

Bi de her bayram tatilinde arkadaşlar, dostlar, sevdiklerim memleketlerinin yolunu tutuyorlar! Sevdiklerinin yanına doğru. E tabi haklı olarak. Göbek bağı Ankara’nın göbeğine atılmış yılmaz bir Ankara bekçisi olarak içerliyorum bu işe. Hem de her seferinde.

Özetle bugün planlarla ve hayallerle dolu bir başlangıçta duruyorum! Durduğum yerden herkese iyi tatiller ve mutlu bayramlar diliyorum.

03 Ocak 2006

Bir hey hey vakti!

Bu yazı 29/10/2001 tarihinde yazılmış. İnsanlara, sözlerine, edimlerine kızdığım heyheylendiğim, ne yapacağımı bilmediğim günlerde karalanmış bir yazı işte... Birbirimizin yaşamlarını kendi pencerelerimizden uzattığımız zehirli sarmaşıklarla sarıp sarmalayışımıza bir ithaf belki! Sevgi ve şevkat ihtiyacımızın alet edilişine gösterdiğim bir başkaldırı... Bütün bunları elmalı mandalinalı bir söylemle ifade etmiş olmam şimdi gülümsetiyor beni. Bu satırları bir tarihte canım arkadaşım Özge'yle de paylaşmıştık. Kulakları çınlasın!



Sanırm kimileri “elmanın öte yarısı” nı arıyor. Biz kadınlar böyleyiz. Yaşamımız elmanın öte yarısını aramakla geçiyor- oturduğumuz semtteki bütün manavların yerini biliyorum ben bu yüzden-. Ne zaman bir ilişkiye başlasak telli duvaklı gelinliklerin gümüş çerçeve içerisinde komidinin üzerine; parfüm şişelerinin tam da yanına konmuş bir fotografı geliyor gözümüzün önüne.
Bu belki bir güven, bir tutunacak dal arayışı. Aradığın insanı bulmak sığınacak bir liman, sıcacık bir omuz başı ne bileyim işte sevgi, şevkat, huzur... Bütün bunları bir arada bulabileceğini sanarak kendini kandıran bir umut, bir yaşama tutunma çabası.
Oysa biz kadınlar birer kazanovayız. Her limanda bize el sallayan bir sevgili bırakmak bizim de hoşumuza gidiyor aslında. Kabarık etekli, sarışın, genç ve güzel kadınların filmlerdeki sahnelerini gerçek hayatta yaşama fantazisi bizimki. Gemi limandan ayrılırken suya bırakılan ipek bir mendil.
Limanda bıraktıklarımızı yaşadıklarımızı asla unutmadan öteki limanda “aranan insan”ı bulmak umudu içimizi yakarken, çekip gidiyoruz başka limanlara.
Sonra şartların sürüklediği limanda diğerlerinin, toplumun, herkesin, konu-komşunun; onayladığı, sevdiği, beğendiği, kıskandığı, içten içe nefret ettiği birini takıp kolumuza, giriveriyoruz o küçük gümüş çerçevenin içine. Yerimiz parfüm şişesini yanı; o da eğer varsa...
İşte bunun adı mutlu son. Soba sıcak. Ev mandalina kokulu. Kestaneler kebap. Çoluk çocuk daha ne ister insan! Konu açıldığında durum hep böyledir. Her yer günlük güneşlik; ortalık aydınlıktır. Kimse soğuktan, geceden, kopup giden ilişkilerden, unutulan arkadaşlıklardan, yanmayan sobadan, acıkmış arsız çocuklardan, etrafı kötü kokuların sardığı cehennem sıcağı yaz gecelerinden dem vurmaz. Film kimi sahneleri makaslanark gösterime girer.
Sonra bir de görünmez mahkeme vardır; saadet yuvalarının orta yerine kurulu. Mutlu sona itiraz edecek olursan derhal devreye girer. Yargıç hemen kalkıp “seni de görürüz iki sene sonra, biz böyle söyleyenleri çok gördük” deyiverir. Çileden çıkar insan, çıkar ama nafile.
Bilmiyorum! Ben de bilmiyorum. Yaşamım manav manav gezip elma alarak mı yoksa mandalina kabuklarını sobanın üzerine dizerek mi geçecek ben de bilimiyorum. Zaten elmayı oldum olası severim. Şu aralar alıp elime elmamı sokaklarda yiyorum.

02 Ocak 2006

Yeni bir yıl-24


Yeni bir yıl...

Aralık dediğin, Ocak dediğin, yıl dediğin, ay dediğin hepsi birer kurmaca. İnsanoğlunun zamanı tanımlama çabasının ürünü. Her biri için sözlük anlamı bir tek ama kim bilir kaç tane işlevsel tanımlama “operational definition” barındırıyorlar o üç beş harfin içinde. (Sanırım son demlerini yaşadığım research dersinin fazlaca etkisinde kaldım.)

Yeni bir yıla girerken geride bıraktığım yılın kendimce bir muhasebesini yaptım. E ne de olsa baba mesleği değil mi?

Çok üzüldüm. Çok yorgun hissettim zaman zaman. Yaşamın yükü omuzlarımdan taşıp yerlere dökülüyor gibi oldu. Destek aldım. Destek oldum dostlara. İlk kez cübbe giydim sırtıma sonra. Bir de kep taktım başıma (anneme jest olsun diye) Sahneye çıktım. Türkü söyledim. Konser sundum. Türküler öğrendim. Kitaplar okudum. Ders dinledim. Ders anlatım. Bir sürü çocuk kucakladım. Parasız kaldım. İş aradım. İşe başladım. Yüksek lisansa kabul edildim. Defalarca sınava girdim. Defalarca sınav yaptım. Yeni insanlar tanındım. Yeni arkadaşlıklar kurdum. Yeni yerler gördüm. Yeni yemekler tattım. Denizle kucaklaştım. Bazı zaman umutsuzluğa düştüm. Bazı zaman kendime yeni umutlar edindim.

Ve en güzeli âşık oldum.

Yeni bir yıla başlarken içinde sağlık, mutluluk, huzur, sevgi bereket, bolluk sözcüklerini barındıran nice dilekler diledi herkes. E tabi ben de. Bu yeni yıla ben, mutlu olmak için önce bunu istemek; sonra da emek sarf etmek gerektiğini bilecek kadar büyümüş biri olarak giriyorum. 23 yaşındakilere “vaaauw ne kadar da büyük” diye düşünerek baktığım günleri anımsayıp gülüyorum. Sanırım 2006 yılı ile birlikte 24 oluyorum

26 Aralık 2005

GELİN


Gelin…
Karşıdaki eve yeni taşınan gelin, zaman zaman bahçeyi süpürürken görüyorum onu. Oyalı yemeninin altından bakan kara gözleri bir görünüp bir kayboluyor!
Aslında bir adı var ama yeni gelin olduğu için herkes gelin diyor ona, ağız birliği etmişcesine. Doğrusu onun da bundan bir şikayeti yok. Kendi adı söylenmişcesine dönüp bakıyor “Gelin” deyince.
Haziran ortasında evlenmiş Gelin. Aralık sonunda olduğumuza göre, kendi ismini geride bırakıp “Gelin” olalı pek olmamış. “Cicim aylarının bitmesine az kalmış.” diyenlere “Zaten öyle bir ay hiç olmadı ki!” diye yanıt veriyor. Kaynanasının eziyetinden kurtulup kendi başına ayakta duran bir yuva kurmanın telaşında fır dönüyor evin içinde.
Karnındaki küçücük; ama onun şimdiden kocaman bir sahiplenmişlikle “bebeğim” dediği çocuğu için yelek örmeye başlamış. Birlikte bakıyoruz örneğine. Bir ters bir yüz.... Yaşamın örneğini işliyoruz işte yeleğe. bir ters bir düz....
"Kaçtır motosikletle kaza geçirdi bizim adam.” diye anlatıyor. Adam dediği de henüz yeni yirmilerini yaşayan kocası. Ekmek telaşında. Hüzün bürüyor Gelin’in içini belli ki! Ah bir de sigortalı bir iş bulabilse... Tutunacak dalı olmayan bir çocuk-kadın olarak savaşıyor işte yaşamla. İşten çıkmadan önce arıyor kocası onu: kuzinenin üzerinde güğümü kaynatsın da; suyu ısıtsın diye! “Bir istediğin var mı?” diye soruyor. “Sen gel yeter!” diyor Gelin. Daha ne istesin?
Gelin kapı komşum benim. Doğrusu etkilendim. Kızdımsa da içten içe “Aceleniz neydi?” dedimse de içim cız etti. Kemalettin Tuğcu romanlarına komşu bir Nuri İyem resmi gibi hissettim oracıkta!
Konuştuk Gelin’le; benim izinli olduğum bir gün mısır ekmeği yapıp yiyeceğiz beraber. Üstelik kuzinede pişireceğiz ekmeği. Muhetemelen o hünerli elleriyle; yanmadan tutacak kızgın tavayı. Ben ellerinin yanmayışına şaşarak bakacağım. Ha bir de cesaretine, aceleciliğine, yaşama böyle içten gülümseyişine....

21 Aralık 2005

Ankara - Çatlamış Eller


Gözünü sevdiğimin Ankara’sı yine ayaz, yine soğuk... İki damla kar düştü toprağa; o da buz oldu, çatılardan sarktı yine. Ankara’nın bu soğuk, zor, sıkıntılı, puslu kışı her seferinde “Bu şehri seviyor muyum acaba?” diye sorgulamaya itiyor beni. Ne kadar sızlansam da, atıp tutsam da bu soruya kesin bir yanıt veremiyorum. Ne de olsa baştan sona bir ömrü bu şehirde yaşadım ben. Doğrusu alışamadığım bir sürü şey var bu şehre dair hala. Mesela, Ankara’nın ayazı ellerimi çatlatıyor!
Tarık Dursun K’ya ait bir kitabın kapağı. (Kitap anneannemin ihtilal görmüş kitaplığından kalma) Yoksullukla yoğrulmuş yaşamları anlatan bir kitaptı. Ama benim asıl vurulduğum kitabın kapağındaki o çatlamış eller. O çatlamış ellerin tuttuğu sarma tütün, dudakların sigaranın üzerinde bıraktığı o ıslak iz. En az Ankara’nın ayazı kadar sert, bir o kadar yaralayıcı...

17 Aralık 2005

Internet bana neler yaptın? (cross over)


Yıl 1998, lise son sınıf öğrencisiyim. Pek bir kılıksızım o zamanlar:) Lisemizin Dünya Bankası desteğiyle kurulmuş bilgisayar laboratuvarında kör topal yürüyor işler. Bir söylentidir gidiyor: "Okula internet gelecek". İnanmıyor gibi görünsek de pek bir heyecanlandırıyor bu haber bizi. 1995 yılında Windows 95'in çıkışını pür telaş yaşayan sınıfımızın internet hevesi kursağında kalıyor. Ağız tadıyla okulda bi "chat" yapamadan mezun oluyoruz.

Ne yalan söylemeli okulda çat çut yapamadım ama ülkemizin büyüüüüük KİT'lerinden olan bir devlet kurumunda yaptığım staj boyunca az adımlamadım internet caddelerini. Lise son sınıfta okuyan 17'li yaşlarını yaşayan biri olarak yapılacak ne kadar yaramazlık varsa yaptım orada. Figen'ciğim ayrıntılarıyla hatırlar yaşananları. Bahçeli'de verilen randevuyu. Bütün chat yapanarın tesadüfen! "bir kamu kuruluşunda çalışıyor" olmalarını hatırlar. Kulakları çınlasın! Onları başka zaman daha uzun yazmalı anlaşılan.

Hatırlıyorum da o vakitler "internet nedir?"diye bir ödev de yazmıştım. O koca binada o oda senin bu oda benim RJ45'leri "çakarken", sekiz kablonun sırasını avucuma not alırken, ki hala ezbere bilmem kablo sıralamasını, yaptığımın aslında ne olduğunu çok sonra üneversitede "CISCO-networking basics" dersini alırken anladım. Özetle; internetle hayatımı cross over bağladım :)

İnternetin hayatımla olan bağları, odamdaki kırmızı telefondan bir de ADSL marifetinin çıkmasıyla iyice perçinlendi. Zaten üniversitedeki derslerin bir kısmını forumla, maille, online discussion ile yürütmüş olan ben; internetle iyiden iyiye haşır neşir olmaya başladım.
iyi de ettim! internetin hayatıma kattığı çoook güzellikler var.

Gelin görün ki, son 1 aydır bir türlü düzelmeyen problemler nedeniyle sıkkınım. Bağlantım kopuk. Bıkkınım. ADSL Modemimi aldım elime; yollara düştüm bugün. Düşünüp duruyorum doğrusu. Sorular sıralanıp gidiyor aklıma:
Bu modem kaça tamir olur?
Hocam mail atmış mıdır acaba?
Online banka şubesine ulaşamazsam nasıl, ne zaman, yaparım ben bu havaleyi?
Eskiden biz nasıl yaşıyorduk internetsiz yahu?
Özetle, "internet bana neler yaptın?"

14 Aralık 2005

YÜKLÜ GÖMLEK

Yıpranışmış bir erkek
Gömleğinin yakasında kalıyor
Bütün parçalanmışlıklarım,
Yıpranmışlıklarım,
Saçımın bir teli!
Hangi yalan temizleyebilir
Bu saatten sonra aklımdan geçenleri ?
Onca zaman geçti.
Saatler aleyhime örgütlenmişti.
Ne varsa,
Şiirler
Filmler
İçli türküler
Aç açına içilen,
İçilmekte olan,
İçilecek,
Tütütünler
İzmaritleri geride bıraktığım aşkların
“lovely”
Bir türlü dönmüyor mu diliniz buna.
Özentili bir senaryo işte bu
İtirazım var!
Serzenişim buna!
Fazla esinlendiniz uydurmalardan
Çok fazla, hem de çok
Artık hiçbir hamal çıkamaz “Çıkrıkçılar Yokuşu”nu
Sırtında çok eskiden eğrilmiş
Çok eskimiş bu gömlekle
Bu “ağır” yükle.

14 nisan 2003

12 Aralık 2005

İLKYAR


Yaşamımdaki varlığından mutluluk duyduğum bir vakıf İLKYAR. Her projenin ardınadan bambaşka duygularla geri dönüyorum evime. Ve her projeden sonra bi kaç satır karalıyorum yaşanalara dair. İşte son projeden bana kalanlar...
Ve İLKYAR neler yapar? Kimdir? Nedir? diye merak edenlere:
İlkyar- İlköğretim Okullarına Yardım Vakfı www.ilkyar.org.tr

ZİLLER ÇALAR

Ziller çalar durmaksızın ülkemin her yerinde. Köyünde kasabasında şehrinde... Ziller çalar. Bir kulağımızdan grip diğerinden uçar gider. Hepsi tanıdık melodiler. Hepimiz çocuk olmadık mı?
Şimdilerde pek sık duyuyorum ben bu zil sesini! Kulaklarım çınladığından değil. “Öğretmen” sıfatı eklendi ya ismimin hemen önüne. Ülkemin başkentinde, hoparlörlerden fışkıran metalik zil sesleri bölümlüyor yaşadığım zamanları. Tatlı çocukluk geride kaldı.
İster delilik deyin yaptığıma, ister maceraperestlik... İster “dertsiz başına dert arıyorsun!” deyin. Susmayın’ söyleyin! Ne derseniz deyin! Dayanamadım gittim işte! Ülkemin dağlarına, yollarına... Dağlara, yolara sıkışmış okullarına. YİBO’ larına. Bambaşka zil sesleri duymaya. Bambaşka çocukları kucaklamaya... Deliler gibi özlüyorum çocukluğumu.
Günler birbirini kovalayıp gidiyor. Zamanımız telaşlarda, sevinçlerde, hüzünlerde, kırgınlıklarda, koşuşturmalarda geçip gidiyor. Öyle anlar geliyor ki; zaman düz bir çizgi oluyor attığımız adımların altında. Her ilkyar projesi işte; bir çentik atmak zamana sanki. Bu çentikten emeğin, sevginin akması. Başka zamanlarda sıkışmış yürekleri bu duygunun sarması. Bambaşka çocukları, kocaman masum bakışları kucaklamak! Hepimiz masumduk değil mi çocukken?
Düzce Yığılca YİBO’ da çocuklar... Aynı toprağın suyuyla, acısıyla, toprağıyla, güneşiyle yoğrulmuş benzer yüzler karşılıyor bizi. Akşam vakti olmuş. Ellerinde çiçekleriyle üniformalı kızlar beklemişler bizi yanaklarında ellerindeki çiçeklerden daha güzel gülüşlerle. Küçüktük! Ah ne çok gülerdik ve ne de güzeldik!
Strateji oyunlarını çözmeye çalışırken buluyoruz kendimizi yemekhane masalarının başında. Elimdeki parçalardan bir küp oluşturmaya uğraşırken bir yandan da aklımdakileri bir araya getirmeye uğraşıyorum. Ne çok çocuk var! Ne çok yapılacak iş var! Her biri bambaşka bir hayat! Ne çok hayata teğet geçerek tükeniyor ömrümüz. Bir yerinde bir çentik atmalı geçip giden zamana. Bu çentik başka ömürlerde fark yaratmalı. Adım gibi biliyorum asla geri gelmeyecek o yıllar!
Temiz pak çarşaflarda, tertemiz bir yatakhanede geçiriyoruz geceyi. Evimdeki kadar rahat uyuyorum o gece. Yine de rüyamda deprem görüyorum. Düzce’deki bu yatılı okulda kim varsa depremin acılarını içinden çıkıp gelmiş, öğreniyorum. Sabah uyandığımda gördüğüm rüyayı hayra yorup, suçu beşik misali sallanan ranzaya atıyorum. Çocukken geceleri kim örterdi üzerinizi?
Her projede olduğu gibi daha yüzümüzü yıkarken şaşkın, meraklı gözler dolanmaya başlıyor üzerimizde. Hafta sonu onları okuldaki sınıflarına götürecek bu ablaların, ağabeylerin neler yapacağını merak ediyorlar haliyle. Sabredin diyorum onlara güzel bir gün olacak! Bahçede sıralanmış 1049 çocuk “ koordinatör İlker’in telaşlı sözlerinden aklımda kalan rakamlarla” Kimi taa Mersin’den kimi Ankara’dan kimi İstanbul’dan yola düşmüş 45 insan. Bir süre sonra bir telaştır alıyor kalabalığı. Bayram yerine dönüyor ortalık. İster istemez düşünüyorum ne ile alınır bu emek! Para ile? Pul ile? Aşk olsun derim bu bahçede yaşananlara paha biçene! Bir düşünüyorum da ne çok emek harcandı biz bugüne gelinceye dek!
Kasım ayına inat bahar havası önce kazaklarımızdan sonra bütün o içimizi sıkan duygularımızdan soyup kurtarıyor bizi. Bahçede hulahop çeviren Altın’ın adına yaraşır güzellikteki saçları salındıkça ışıyor ortalık. Gözler ışıyor. Her yan çocuk her yan aydınlık oluyor. Altın’ın belinde halkası, benim aklımda fikirler dönüp duruyor. An geliyor. İki elin parmakları kadar oluveriyor yaşım. Şuracıktaki yatakhanede uyuyorum geceleri. Şuracıktaki yemekhanede yiyorum yemeğimi. Bi pilav yemeyi seviyorum bir de ekmeği. Kardeşlerime ablalık ediyorum sonra. Ailesinden uzakta, bu okul bahçesinde, her şeyden habersiz küçük bir kız çocuğu olmak... “Abla, iyi ki geldiniz bugün! Hiç gitmeseniz!” diyerek açılan bi kucağa sarılıp kendime geliyorum. Ne de kolaydı çocukken sevgiyi söylemek, apaçık sözlerle...
Birinci sınıflarla “Rüzgârın Üzerindeki Şehir” adlı kitapla birlikte rüzgârlar gibi esiyoruz. Bir ara ön sırada bir çocuğun çamurlu ayakkabısını sıranın üzerinde araba misali sürüşüne tanık oluyorum. Hiç sesimi çıkarmıyorum. Çocukluk işte...
Yığılca’daki misafirliğimiz ertesi sabah güneş henüz doğmadan bitiyor. Mavi otobüste ayak mahmur gözlerle, ekmek arası bir kahvaltı ediyoruz. Dağlar arasından dolanan yollardan geçerek varıyoruz Kıbrısçık’a. O kadar dağı dolandıktan sonra bir ovaya yayılmış binalar görüyoruz. Pembeye boyanmış kimileri, Okul olmuş. Önce tek tük atıyor, sonra sicim gibi yağmur yağıyor. Bi de düşüp, ağlayınca sicim gibi akardı gözümden yaşlar!
Uzaktaki binalardan birinin üst katına kuruyoruz kütüphaneyi. Köhne rafları rengârenk kitaplarla bezerken adamakıllı yoruluyoruz Bilegehan Hanım’la birlikte. İçimizden oracıkta bütün kitapları okumak geçiyor. Özeniyoruz. Diliyoruz ki; Kıbrıscık’ın güzel çocukları bütün bu kitapları okusunlar! İçimizden kim bilir başka ne dilekler geçiyor. Hepsini söylemiyoruz. Yalnızca çocukların dilekleri mi gerçek olur?
Bir tane banka şubesi, bir ana caddesi var bu yerin. Bir de öğretmen lojmanı. Kışları, dolanarak geçip geldiğimiz o eşsiz manzaralı yollar karla kapanıyor. Öğreniyoruz ki; 3-A sınıfındaki çocuklardan sadece birinin annesi çalışıyor. O da evin altındaki dükkânda! Belki buradaki çocukları bu kadar özel kılan da bu. Henüz kirlenmemiş nadide dağ çiçekleri gibiler hepsi. Kendilerine hediye ettiğimiz kitaplara için : “Elinize sağlık Öğretmenim” diyerek teşekkür ediyorlar. Kitapların üzerindeki etiketlere isimlerini yazıyoruz birlikte:
—Senin adın ne bakalım?
— “Mutlu Güneş” öğretmenim.
Tam da bu sırada zil çalıyor işte.
Ziller durmaksızın çalarken ülkemin her yerinde; Güneş mutlulukla doğsun bu aydınlık yüzlü dağ çiçeklerinin üzerine! Çocukların dilekleri gerçek olur!

08 Aralık 2005

Dehliz

Önünde koca bir dehliz gördün. Gördün! Kaçırma gözlerini! Sen, ben, biz gördük o dehlizi. Belki başkaları da gördüler. Ellerini ovuşturdun, çünkü soğuktu, üşüyordun. İşin kötüsü bir senin nefesin, ısıtmaya yetmiyordu ortalığı. İçinden ne bahar şarkıları geçti; ne davullu zurnalı rumeli türküleri duydu kuklakların kimbilir. Oysa dilin hüzünlü şarkılar mırıldanıp durmaktaydı. Ürküyordun çünkü; dehliz seni yutabilirdi. Başkalarını yutmuştu; kaçınmasız seni de yutacaktı. Söyle! bunda korkacak ne vardı?

Elinde değil biliyorum. Böyle hastalıklı dizeler yazacaksın. Ülkenin ağrılı sızılı, genç yaşta çok çocuklu annelerine yanacak yüreğin. Hastane kokuları gelecek burnuna. İçin kalkacak. İçini dökmek isteyeceksin. Dökeceksin dökeceksin, bitmeyecek. Böyle boğazın düğümlü hep o dehlizin önünde...

Böyle gereksiz hem de gece vakti. Ne kahve yakışıyor fincanına; ne şarkılar uğuldayıp duran radyona. Gereksiz işte şimdi alt kattaki çocuğun böyle canhıraş ağlaması. Sen ki, uslu bir çocuktun susmak nedir bilirdin. Yine de beni geceleri arama emi! Yüreğim ağzıma geliyor. Damağımı kalıdırıp bir bardak su içmeli. “Hayırdır inşallah” demeli bir umutla. Ne yazık telleri koparmış fırtına. Telefon, lanet olsun çalmak bilmiyor.

Bak bir dehlizin önündeydin seni ilk bulduğumda. Şimdiyse bir telefon kulübesindesin. Yine de fırtınaya fazla uzak sayılmazsın. Ellerin çatlamış rüzgardan mı ne.Sus! Sen tut dilinin altında o baklayı! Sakla! Çünkü böyle saklamakla büyür bütün hastalıklar; sen kahkahalı günleri sırsız, sınırsız savuşturup dursanda. Ben çoğunu gönderdim o günlerin arkalarından şekerli sular döktüm. Geri dönmediler. Gariptir, saklayacak hiçbir şey yok. Kaplarım sırsız. Ben sırsız. Hani çıplak desek yeri var. Bu yüzden ayıplanıp duruyorum ya zaten. Bu yüzden soğuk ortalık. Koru ellerini sen.

Şimdi şuracıkta bir deniz olsa dehlizin yerinde. Etse etse birkaç harf fark eder. Gemilere binsek. Ne bileyim işte. Tramwaylar geçse; trenler geçse; biri bizi buradan alsa; ya soğuğu, ya fırtınayı, ya korkuyu, ya dehlizi, ya beni...

24 01 2003

2 yıl kadar önce karalanmış bir kaç satır işte! Gün yüzüne çıkarmanın zamanıydı. Biraz hüzünlü satırlar. Belki biraz da karanlıklar. Belki bir cinnet saatini yansıtıyorlar. Ne yalan söylemeli. Bir zaman sonra okuduğumda çok da hoşumu gidiyorlar!