
10 Aralık 2007
En Büyük Asker

08 Aralık 2007
Sıdıka Saka

“sıdıka saka'ya tıkladığımda yeni yazılar görmek istiyorum, ilgili kişinin dikkatine!“ yorumunun bir Cumartesi akşamı yorgun dimağımı silkelemesiyle kendime geldim. Aslında tüm sorun kendime gelemeyişimden kaynaklanıyor ya neyse…
Haftalardır süren taşınma sürüncemesi nedeniyledir ki, evet tam üçüncü Cumartesimiz de ev arayarak geçti. Avukat görüşmeleri çin harcanan zamanı dahil etmiyorum. Üstelik henüz herşey netleşmiş de değil. Hala sürüncemede olma özelliğini koruyor. Ev sahibemiz parasına kıyar da taşınma masraflarımızı bir zahmet edip karşılarsa taşınacağız. Yok efendim karşılamazsa… Neyse ortada bir adamsendeci, vurdumduymaz tam Türk usulü bir durum var. Ve bu Türk usülü durum benim şu anda oturduğum ve ilk kez kendi evim olmuş olan evimde hiç bir şeye dokunmak istemeyişime, haftasonlarımı bu uğurda feda edişime, huzursuz bıt bıtcı ve stresli bir insan oluşuma, başka işlere konsantre olamayışıma, yatıp kalkıp “ev sahibi, emlakçı, kira, depozito, evden eve nakliyat” gibi az kullanılması daha sağlıklı sözcükleri sıkı sık telaffuz edişime sebebiyet vermekte. Bi süredir bi miktar dellenmekteyim. Cumartesileri “pik” yapıyorum üstelik.
Bir de bu koşuşturmaca içerisinde bitmemekte ısrarlı bir en başından defolu proje var ki, o da ayrı bir alem. Ayrıca, bir de bu arada dokunmakta, odaklanmakta, yazmakta ve planlamakta güçlük çektiğim tez de var. Hayır bişey yaptığım yok. Arada ödediğim kallavi kredi borcunu da anmadan geçemeyeceğim. Kafam rahat değil. Bi de bu arada çocuk yapmak falan konularıyla ilgili muhabbeteler geçiyor. “Evet evet fazla ertelemeyin canım” şeklinde “yeni evliye nasıl psikolojik baskı yapılır?” başlıklı kongrelerden börtlemiş cümleler, üzerine vazife olmayan kişiler (yakınlarımı tenzih ediyorum, uzaktan alakasız kişiler, herkes alınmasın olur mu?) tarafından telaffuz edilmekte. Stres katsayım katlanarak artmakta. “Size neeee!” diye bağıramamaktayım. Bütün bu yukarıda listeli sebeplerdendir ki, yazmayı ertelemekteydim. İki satır keyifli Ayşe Arman tarzı yazı yazayım da okuyucuyu şenlendireyim diye beklmekteydim. “Evet sevgili okurlarım bu yazıyı şu anda tatilde bulunduğum yerden, otel odamdan yazıyorum. Yazımı gazeteye gönderir gödermez o ekşından bu ekşına gark olacağım" şeklinde devam eden cümleler hayal etmekteydim, etmekteyim. Durum: yarın mümkünse kuaföre gidicem, saçı başı kestirip boyatıcam. Belki iyi gelir. Ha bir de yılbaşı bileti aldım. Durum durum bu durum, gelin gelin bizde oturun.
Yeni yazılar bekleyen tüm okuyucularım, RTÜK sebebiyle argo ve küfür katsayısı sınırlanmış, usturuplu bir blog yazmaya çalıştım sizlere bu akşam vakti. Hale-ti ruhiyesi (ingilizce mood tabir edilen) ev sahibinin iyi saatte olsunlarıyla sabote edilmiş bulunan yazarınız Sıdıka saka iyi geceler diler.
Not:Yazıyı renklendiren hırka Sıdıka Saka kişiliğimin kimliği niteliğinde olup, bizzat tarafımdan 3,5 numara şiş ile imal edilmiştir. Renk ve desen çeşitliliği ile dünya üzerinde bir örneğinin olmayışı, kendi el emeğim oluşu, iplerin anneannemin anısı oluşu ve bir dönemi temsil edişi özellikleri bakımından bence louvre müzesine konacak denli değerlidir. Buradan sizlere sunmaktan büyük gurur duyarım!
22 Kasım 2007
Statü-STATUM-"Ayakta Duruş"
Uzun zaman önce İmge'nin raflarında gözüme takılıveren, sonra Hati’nin çantasından bana göz kırparken gördüğüm kitap: “Statü Endişesi”. Belki adı yüzünden, belki de kapağındaki resme baktığımda “Evet yaaa, ben de zaman zaman tam böyle hissediyorum!” dediğim için, epeydir okunacaklar listesinde yer alıyordu. Emrahla cebimizdeki paranın epeyce bir kısmını bir kitap evine bıraktığımız günlerden birinde kitaplarım arasındaki yerini buldu. Statü Endişesi, arka kapağındaki açıklamada yer aldığı şekliyle, “Hepimizin içini kemiren ancak pek nadir ifade edebildğimiz bir korkuyu su yüzüne çıkarıyor”. Önce bu endişeyi tanımlıyor, sonra nedenlerini ortaya koyuyor. Ve son kısımda da çözümler öneriyor. Gerçek öykülere, alıntılara, bilimsel verilere, politikaya, inanca ve hatta zaman zaman sanata, sanatçılara uğruyor. Ayrıca adını koymasak da hissetiğimiz bu endişenin yersizliğinden dem vurmak yerine; tarihle, sosyolojiyle bağlantılı olarak açıklamalar getiriyor. Hissettiğimiz bu endişenin varlığını, gerçekliğini, bu yüzyılda ve bu koşullardaki insancıllığını ortaya koyuyor.
Kitabın kimi bölümlerinde “aaa,tam da böyleoluyor, konuyu da buradan ne güzel bağlamışlar böyle!” derken, kimi bölümlerde “e bu kadar da düz mantık olmaz ki kardeşim” dediğim de oldu. Örnekleri ve yer yer resimleriyle pek de alışık olmadığım bir tarz sergileyen kitabı, bu endişeyi duyan, duymayan, duyduğunu inkar eden ve endişeden bihaber yaşayabilen siz sevgili okurlarıma tavsiye ediyorum. Yaşadığım ülkeyi bir bakıma tasvir eden aşağıdaki ifadeyi de kitaptan alıntılamadan geçemiyorum.
“İkamet, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi konulardaki yetersizliklerin had safhada olduğu ülkelerde, toplum üyeleri çoğunluğa dahil olmaktan kaçmaya çalışır, kalın duvarların ardına saklanırlar. Yüksek statüye duyulan istek, sıradan bir yaşam sürmenin alçak gönüllüğüne basın çıkar; bireyler şerefli ve rahat ama vasat bir yaşam sürme fikrine teslim edemezler kendilerini.”
- Alain de Botton, Statü Endişesi (Status Anxiety), sf 288, Sel Yayıncılık.
15 Kasım 2007
MELİ MALI

Bunca aradan sonra artık oturup yazmalı canım. –Malı,-meli ekleri zorunluluk bildiririr. Evet Hocam haklısınız! Aslına bakılırsa birdirmemeli. Ama bildiriyor işte naabarsın abicim?
Mesela ev sahibimiz, henüz bir sene olmamasına rağmen bize evden çkmamız gerektiğini resmi yolardan bildirdi. Bize olan güvenini bildirdi. Bizse henüz kendisinie bitarfımıza baka baka, tırıs tırıs gidip kendimize yeni bir ev bulacağımızı; ev sahibinin bir evi, kiracının bin evi olduğunu bildirmedik. Bildirmeli miii, bildirmeli miii?
Ben de bu arada tez hocama tamamlanmakta (kendiliğinden değil elbette!) olan proje nedeniyle pek de tezle ilgilenemediğimi belirttim. İlgilenmeli mii, ilgelenmemeli mi, niye ilgilenmeli ki? Tazıları koşturmak için bir ray üzerine bağlanan o plastik tavşanlardan birinin peşine takılmış gibi hissediyorum kendimi. Tavşan kaç, tazı tut! Tavşan kaç, tazı tut! Tut, tut günlerin ucundan, ekle bakalım uc uca. Ekle bakalım kağıttan katladığın o küçük oyuncaklara benziyor mu elde ettiklerin? Benzemeli, benzemeliiiiii.
İçinde kendinize zaman ayırın, sevdiklerinizle kaliteli zamanlar geçirin gibi ibareler bulunan kitapları hiç sevmem, okumam. Hem zaten okumamalı. Üstelik bu cümlelere mahal verecek şeyler de yaşamamalı. Ama son zamanlarda ne zaman bir arkadaşımla/arkadaşalarımla bir araya gelsem; öyle bir an geliyor ki; masanın etrafında kim varsa sanki bir fanusun içine sıkışmış gibi oluyor. Herkesin işlemcisi kendi dertlerini “process” etmekte. Bbu her bir dert, bir diğerinin bir önceki “level” da atladığı dertlere benzemekte ya da bir sonraki “level” da yaşayacağı dertlerden olması dolayısıyla olağan kabul edilmekte. E o zaman bu oyunu oynamamalı. Oynayana da mani olmamalı.
Evet efendim, şu sıralar yaşamının büyükçe kısmında sadece iş olan bir insan olmaktan rahatsızlık duymaktayım! Annemin “Sen bunu kendin istedin!” sözü de hala türk telekoma ait hatlarda yankılanıp durmakta. Hatta rüyamda karşıma çıkan şişman kadına, “istersem öğretmenliğe dönerim, bu benim kararım!” diye bağıran da benim.( Allahtan ailede şişman kadın yok! )Eve geldiğinde ev yemeği yemek istediğinden olsa gerek, zamanını mutfakta geçiren ve bundan keyif alan da benim… Ve yarısı dişle soyulmuş hıyar gibi soyularak, şekilsizce, çırılçıplak bırakılan cumartesilerin ardından hayflanan da benim. Pazarların arkasından gelen gün ise Pazartesi. Anneme gitmeli mi gitmemeli mii?
Okuduğum kitap diyor ki: “istekleriniz büydükçe, fakirliğiniz artar!”. İroniye bakınız ki daha çok kitap okumak istiyorum okudukça… Ve yeter ulan ne okuyup duruyoruz, okumaktan birbirimizin yüzünü göremiyoruz noktasına geldiğimde; yine de bir çırpınıp çeki düzen veriyorum kendime. Hemen sol yanımda üst üste yığılı duran ve her birinin üzerinde “düşünen adam” figüreleri barındıran “Critical Thinking” başlıklı kitaplara her bakışımda aynı soru ile cebelleşmeye başlıyorum.” Nerden buldum ben bu critical thinking konusunu?” “Did I really think critically, while deciding on this subject?” E kendin kaşındın o zaman diyene bir cevap vermeli miii? Vermememli miii?
O zaman madde madde yazıyorum efendim. Madde 1: Kendime zaman ayırmak istiyorum. Bu başlık altında okumak istediğim kitaplar, evime davet etmek istediğim arkadaşlar, denemek istediğim yemekler, gitmek istediğim kapalı havuzlar, yapmak istediğim mozayikler, görmek istediğim yerleeeeeeeeeeeeeeeer, boyamak istediğim sehbalar, annemle birlikte gezmek istediğim sokakalar ele alınabilir. Madde 2: Müzikle ilgilenmek istiyorum. Yahu ben geride kalan altı senenin hiç birinde bu kadar müziksiz bir yaşam yaşamadım ki! Ya söyledim ya dinledim . Bi yerlerde bi çıkışı olması gerek. Madde 3: Ev taşımaktan tiksniyorum. Bu maddeyi açmaya bir gerek görmüyorum.
Not: Bu yazıda yarattığım karamsar havayı, Didem’in trafik maceralarını anlatan bir dahaki yazımla dağıtacağıma dair okuyucularıma söz veririm.
07 Kasım 2007
AZ UZ
Güzel filmler izlemiştim. Üstüne edecek iki çift lafım vardı. Aklıma üşüşenleri bir bir sıralayıverecektim şuracığa. Yazmaya az buldum, yahut vakit olmadı. Heyheylerimi kovar kovmaz ordayım. Az uz yaşayıp gidiyoruz işteeeeee.
21 Ekim 2007
Bu pazar

Parmağımı boyamalarına izin vermedim. Hayır vermedim. Bir "evet"in ya da "hayır"ın dört önermeye birden karşılık gelmesinin mantıksızlığının farkındayım üstelik. Parmağımı iyice bir cilaladım. Sol elimin işaret parmağını. Orta parmağı da olabilirdi ya; o zaman biraz ayıp olurdu, seçim görevlisine. Yanlış söylememeli "referandum". Amanın yandım.
Pazar sabah uykumu, her sabah aynı saatte uyanma alışan bünyemin bu garip alışkanlığına feda ettim. Hem bu ilk değildi ki canım! Bir bardak çay ve sıcak böreğin paylaşıldığında geride bıraktığı tad dağıttı uykumun ağırlığını da, kendime geldim sonradan. Yine de canım hiçbir işin ucundan tutmak istemedi. Ev sahibinin saçından tutmak istedi en çok. Böyle tutmak, çekmek, sürümek, sürümek, sürümek. "Bir orta yol bulalım evladım!" Bir orta parmak mı bulsak? Ne yapsak? Aralık ayının bir aralığını sığdırıversek teyzeciğim size. Kibarca uzattığım bir bardak suyu, kaynarcasından tepenize boca etmek isterdim ne yalan söylemeli. Bırakmalı şimdi bu işleri bırakmalı. Aklı başa toplamalı, çalışmalı, çalışmalı!
Ben çalışırken, başkaları da boş durmadı bu pazar. Çatıştılar! Öyle karşılaşıverir gibi değil. Can verir gibisinden. Çatıştılar. Bilimde, sanatta ilerlemeyi savunan hümanist birilerinin başının altından çıktı üstelik bu işler. Birileri tuttu "savaş" koydu çocuğunun adını. "Yaşam savaşı". Hıh! Lanet olası bir komuta kutusunun üzerinde mi yazıyordu ki acaba "fire" diye. Dan, dan, dan. bu oyun çıkıp gitsin hayatımızdan.
Bi başından, bi sonundan tuttarak, çekiştirerek, öteleyerek yazdım bu yazıyı. E öyle hissettim de ondan. Evde iki yumurta buldum, bi elma, bi bardak süt ve biraz şeker. Katık ettim de, tatlı tatlı yedik. Yedik payımıza düşen yaşam savaşı pastamızdan.
Not: Bu yazı evliliğimizin 3. ayında evden çıkmamızı isteyen ev sahibeme, parmağımı boyayanlara, 184'ün yeter sayı olduğunu savunanlara, "şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden iktidar sahiplerine" ithaf edilmiştir. Buyursunlar!
07 Ekim 2007
EXLIBRIS
"Exlibiris" ne demektir? Sözcüğü ilk kez nerede duydum, nasıl rastladım hatırlamıyorum ama pek bir ilgimi çektiği kesin. Hatta öyle ki; bir ara bilgisayar başına oturup kendim için exlibris denemeleri bile yaptım.Exlibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu özgün yapıtlardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. Sözcük olarak "..."nın kitabı, "..."nın kitaplığına ait veya "..."nın kütüphanesinden anlamına gelir.
(Ayrıntılı bilgi için bakınız: www.fotografya.gen.tr ve Ankara Exlibris Derneği)
Ne hoş fikir değil mi? Kitabın ilk sayfasına adını yazıyorsun ve onu bir sanat eseriyle yazıyorsun.
Baskı tekniğiyle, tarzıyla, amacıyla, anlatımıyla bambaşka bir sanat. Bu sanatın dünyada pek çok hastası, dolayısıyla çok sayıda exlibris koleksiyoneri var. 15. yüzyılda ilk örnekleri görülen bu sanatın koleksiyoneri olur muyum bilmiyorum ama; gün gelir "Didem'in kütüphanesi'nden " ibaresi taşıyan exlibrislerim olur belki...
Eğer,"Ben hiç exlibris görmedim." diyorsanız; Ankara Exlibris Derneği ve Hacettepe Üniversitesinin katkılarıyla düzenlenen 2. Uluslararası Exlibris Yarışması'nın kataloğu'na şöyle bir göz atın derim. Edebiyatla, resim sanatının; bir kitabın ilk sayfasında buluşmasına atılan imzayı görmeden geçmeyin!
01 Ekim 2007
Karışık!

Açık bir mektup. Bugün ne yaptın? Bir tankın parçalarını ıncık cıncık inceledim. İçimdeki “eğitimci” savaş oyunlarından kaçarken, gerçeğine yakalandı üzerinize afiyet. Zurnanın son deliğine yakın olmanın da var tabi ki payı bir miktar. Ve zaten “eğitim diye bir şey yoktur!” diye itiraf etmek isterken; doğalgazlı ocaklarını elektirikle tutuşturmaya çalışan yaşlı ve çiftin haberleri çalındı kulağıma. Düne kadar ben çeviriyordum telefonlarını üstelik.
“Ben bir şey anlamadım.” Diyecek varsa satırlara, varsın beri gelsin. Zaten satırlar da bir şey anlattığından yazılmadılar buracığa.
Ekimin biri. Ölünün körü. Bir başın sağolsun borcum vardı. Ödedim. Bir de dünyanın yağmur borcu var bana. Islanmayınca da hüzün verebiliyormuş demek ki sonbahar. Çıkarıp koymalı defter arasında kurutulmuş çınar yapraklarını yerine. Öyle ki, Karanfil Sokak’ta bile yerde bir tel yaprak kalmamalı.
Bilge “ yaşlandık” yazmış. Hayır, yeri değil! Zamanı hiç değil. Olsa olsa sonbaharda olurdu o dediğin. Bu havada bu ruh hali… Mümkün değil!
23 Eylül 2007
KALEMLERİM!
Evet kadınım! Evet kırtasiye seviyorum! Hem de çok. Bu biraz da çocukluktan kalma bir alışkanlık. Babamın muhasebeci olması dolayısıyla evimiz bir kırtasiye cennetiydi. Kalemler, dosyalar , defterler, delecekler, zımbalar, aklınıza ne gelirse...
Her yıl dönem başında, bir kurşun kalem bir kırmızı kalem bir silgi ve bir de kalemtraş ile annem tarafından itina ile sadeleştirilen kalem kutusu, dönemin sonuna doğru dolup taşardıi.H ala, çantam neden bu kadar ağırlaştı diye şöyle bir bakınca; içinde kocaman hınca hınç dolu bir kalemlik buluyorum. Ve buna hiç şaşırmıyorum!

İlkokul yıllarında, öğretmen: “Çocuklar ,fazla kırmızı kalemi olan var mı?” sorusunu sorulduğunda el kaldırmak hep bana düşerdi. Yıllar sonra ehliyet sınavından, iş sınavlarına, LES’e kadar ne kadar sınav varsa hepsinde birilerine kalem ödünç vermişliğim vardır. İstanbul Galata’da, fatura istediğimiz taksici “Abla! Kalem kalmamış arabada” dediğinde de çantada fazladan birkaç kalem vardı. Zira, bir yerlere kalemsiz gitmek, kimliksiz sokağa çıkmak gibi hissettiriyor beni. Bunda öğrenciliğimin 20. yılını yaşamımın da payı vardır zannederim.
Belki biraz nostaljik, yada eski usul gelebilir kimilerinize, ama dolma kalemle yazmaya bayılıyorum. Ne zamandır yazamadığım bir gerçeğini bir yana koyarsak, bir edebiyat yarışması dolayısıyla ortaokuldaki edebiyat öğretmenim Nesrin Keyvan’ın hediye ettiği kalemle sayfalarca, ellerimi mürekkebe bulayarak ama zevkle yazmışlığım var.
Kırtasiyeye, bayılıyorum! Geçenlerde Emrah elinde fıstık yeşili bir mini kırtasiye setiyle eve gelince, çocuklar gibi güldüm! Fıstık yeşili mini setin ardından, biten mor kalemimin yerine bana fotograftakilere benzeyen rengarenk kalemler alan sevgili eşime teşekkürlerimi sunarım.
18 Eylül 2007
Ben Atlas değilim!

Uzun aradan sonra ilk kez sabah vakti girilen bir blog yazısı ve uzun aradan sonra yine o dünyanın yükünü omuzlarında hissetme hali. Omuzlarında dünyayı taşıyan bir tanrıydı benim hatırladığım. Atlas'tı. Bırak Atlastı, Dünyaydı kocaman şeyleri, gözüne yumruk yemş bir karınca misaliyim şimdi. Öyle ki; ne can bir lokma istemekte, ne kahve, ne kahvaltı.
Giyinmeli giysileri, soyunmalı bu havadan. Yola düşmeli. Rahat! Haz'rol. Didem, yeter artık bir rahat ol!
07 Eylül 2007
Kapadokya
Zaman zaman ülke ülke, köy köy gezen şu televizyon programcılarına öykünüyorum ne yalan söylemeli. Kendi zihnime çekiyorum ben de "gezelim, görelim"bölümlerini. İşte efendim gezelim görelim Kapadokya-Şahinefendi Köyü bölümü ile karşınızda.

Bütün mızmızlanmalarıma rağmen yola sabah erken saatte düşüldü. Araba bizim, vakit bizim, yol bizim, uyuyalım dedimse de dinletemedim. Erkenden yola koyulduk. Aaaaa bir de baktık ki fotograf makinesi yanımızda değil. Neredeyse Mamak çöplüğüne gelmiştik, ama yine de geri dönüp aldık makinemizi. Yola erken koyulamadık, uykudan da olduk ama olsun. Ezginin Günlüğü'nün 25. yılı şerefine çıkarttığı "çeyrek elma" adlı kolaj albümünü dinleyerek neşemizi bulduk sonra.
Elmadağ-Kırıkkale-Kırşehir-Nevşehir rotasında ilerledik. İlk mola'yı Hacıbekta'ta verdik. Aslan'lı çeşmelerden akan suyla yıkadık yüzümüzü. Biliyorsunuz bu aralar şırıl şırıl akan çeşmelerde yüzünü yumak her insana kısmet olmuyor. Su kıymetli!
Bendeniz Co-pilot oldum, az gittik uz gittik vardık Göreme'ye, Otelimize (Ottoman House) yerleştik. Dışı Nevşehir Taş'ından yapılmış şirin otelde bendeniz klima aradım. "Bu mevsimde bırakın klimayı gece üşütmeyin! dediler." Haklıydılar. O gün göremedeki açık hava müzesini gezdik. Taş oyma kiliseler gerçekten mükemmeldi. Manzara ise hakikaten etkileyici...
Kapadokya'daki dokuya bayıldım. (Kapıl-dokuya) "Şu tepenin ardında deniz var." hissi yaşatan yerlere bayıldım. Ertesi gün, yeraltı şehrine bayıldım, Avanos'a bayıldım. Ankara'da her yanımı çamur içinde bırakarak denediğim ve başarısızlığa uğradığım; toprak kap yapma işini eski usül tezgahta denemeye bayıldım. Çok da şekilli kap yaptım valla. Buyrun bakın. "Bu tezgahtan eve de alalım." dedim ama ev halkı pek razı değil gibi durmuyor.

Ve yoğun ısraralarım sonucu Emrah'ı komşularımızın memleketi olan Şahinefendi Köyü'ne götürmeyi başardım. Sevgili Sevim Teyze, Şükrü Amca, Cemal Amca, Leman Teyze, Mehmet Dayı'yı görüp sevindirmek vardı işin içinde. Ha bir de anlatılanlardan orada bir Roma kalıntısı olduğunu ve bu kalıntılarda bulunan mozaiklerin bir eşinin Antakyada bulunduğunu, Kapadokya Bölgesi'ndeki tek mozayik kalıntıların o köyde olduğunu biliyordum. Öyle ki başlangıçta arkeologlar bile inanmamış. Ama mozaikleri görmelisiniz.

Daha fazla yazamayacağım, Sevim Teyze ve Şükrü Amca'nın asırlık evlerinde çekilen foto ile son veriyorum blog'a. Yine gidelim! Yine gidelim! Gider de otelde kalırsak bu kez değil fırça; dayak yeriz o ayrı!
26 Ağustos 2007
Vaka-yı Pantolon

Genç kadın üzerinde “yalnız kuru temizleme yapılır” ibaresi bulunan pantolonu boydan daha da kısalmasından korkarak, çalıştığı yerin kuru temizlemecisine götürür. Götürmeden evvel kopan düğmesini ititna ile aynı renk iplikle diker. Aynı karşısında kendini pek bir “şık” hissetiği buz mavisi keten pantolonu temizletince ne kadar da hoş olacağını düşünür. Yola düşer.
Günlerden pzartesidir. Temizlemeciye 3 YTL parayı peşin verir. Pantolonun temizlenip geri gelmesinin çarşamayı bulacağı söylenir. "E iyi o zaman"denir. Çarşamba olur. "Pantolonunuz henüz elimize ulaşmadı, özür dileriz!"i sakinlikle atlatan kadın, ertesi gün bu kez artık pantolonun kesin almak üzre yola koyulur. Açık mavi pantolon sözcüğü dükkanda bir dizi telaşa yol açar. Son olarak kadın telefonda kuru temizleme dükkanının asıl sahibiyle karşı karşıya bulur kendini. Telefondaki ses şöyle demektedir:
-Ha ha ha ha hanım efendi. Paaaaa papap papapantolonunuz yanananananlışlıkla Avrupa’ya gitti!
-Nası yani? Avrupa’ya mı gitti? Şaka yapıyosunuz! Kamera nerde?
Derken olayın gerçekliği anlaşılır. Fakat genç kadın telefondaki cümlenin söylenişine ve durumun absürtlüğüne güler. Yeni bir pantolonla hatasını telafi etmek isteyen adamla karşılıklı iletişim numarları alınır, verilir.
Lakin, yüz yüz gelinince işi elbiseleri alıp temizleyip geri vermek olan kişi, "ben depremde 8 kişi kaybettim, ne takılıyosunuz dünya malına? Altı üstü bir pantolon." demek suretiyle sabırları iyice taşırır. "Size yeni pantolon alıcaz ama öyle pahalı falan olmaz haaaaaaaa! Yüüüz müz milyon falanlık alacak değiliz. İsterseniz tetetetteterziye didiididiktirelim. Siz kumaşı bulun! Alın! Terziye ben diktiriyim." gibi laflarla, karşısındakinde bir sumsukla Avrupaya kadar uçurmaya yetecek öfke yüklemesi yapar.
Son durum şu, Alamancılar memleketlerie varınca aradığımız mavi pantolona şu an ulaşılabilirse, kendisi geri gelecek. O sıra yaz bitmiş olucak. Kuru temizleme ve yol için yaptığım masrafı kendisinin değişik yerlerinden tahsil edicem. Yok eğer ulaşılamazsa, temizinden bir pantolon alıcak bana abimiz Allahın izniyle. Şaka gibi ama gerçek.
Bu olaydan alınacak ders. Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı öpebilir. İşini iyi yapmayan dini bütün kardeşlerimiz, olayları kadere yorabilir. Hatta sizi bile suçlayabilirler. Sakin olmak lazım. Pantolona sahip olmak lazım!
20 Ağustos 2007
Düğün, börek- arada bir keyif de yapmak gerek!
18 Ağustos 2007 Cumartesi günü İsmihan ile Fatih'i Eskişehir'de evlendirdik. Hayırlı uğurlu olsun. (fotograflar sonra) Düğün bahanesiyle Eskişehir'i gezmek şahane oldu. En son beş yıl önce gitmiştim. O günden bugüne pek bir değişmiş Eskişehir. Güzel bir şehir olmuş. Ankara'daki gibi öyle araçlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Yerel yönetimler istedi mi yapabiliyormuş demek diye düşündüm. Ağız tadıyla oturup bir kahve içecek yer bulmakta zorlanan bir Ankara'lı olarak, iki şehri karşılaştırmadan edemedim. Bronz heykellerin sihirli bir el marifetiyle kaybolduğu şehrime inat, bronz heykellerle bezeliydi ve pırıl pırıldı eskişehir.
Sabah Kervan'da mercimekli börek ile başlayan gün, Fen Lisesi'sinin eski binasına doğru yürüyerek devam etti. Kapılar asma kilitlerle kapalı olduğundan, demri parmaklıkların arkasından bahçeye bakarak gittik, Emrah'ın lise yıllarına. Düğünde attığımız göbeklerin ardından, papağanda çiğ börekle noktaladık Eskişehir turumuzu, porsuk kıyısındaki cafelerde yapılan keyifleri de unutmamalı tabi.
Pazar günü de tam bir keyif günü oldu. Şöyle ki; sabah krep (bütün kreplerim deneme kıvamında oluyor ama olsun) ile kahvaltı edildi. Ev ile, puzzle ile meşgul olundu. Pazara gidildi. sebze möeyveler alındı. Ev kavuncu gibi koktu. Odtü'de spor yapıldı. Akşama da kendi ellerimle hazırlamış olduğum, müthiş mega lezzet "karnıyarık" ile yenen akşam yemeğinin ardından, "spirited away" adlı süper mega anime izlendi. Pek leziz bir hafta sonuydu canım. Değil mi ama!
05 Ağustos 2007
Ankara'da susuz olmak zor iki gözüm!

Ankara’da sürüp gelen, süre giden, sürüklenip duran yaşamım boyunca daha önce de “susuz yaz” lar yaşadım, ama hiç bu kadar sinirlenmemiştim doğrusu. Zaten ülkemizde adettendir; yumurta kapıya dayanmadan önlem alınmaz. Gerçi şu son yıllarda küresel ısınma problemine dünyanın bakışı irdelendiğinde de benzer bir “adam sende”ci tutumu görmek mümkün. (Dünya türk olsun diyenler haklı mı çıktı nedir? ) Bu “adam sende”ci tutum “su” gibi sudan olmayan konularla ilgili olarak ortaya konduğunda tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bu sabah eski DSİ Genel Müdürü diyor ki: “Eğer traş olurken harcadığınız suya dikkat etmezseniz, “adam sende”ci olursanız, sularınız yedi günde bir kez de akabilir.” Haydaaaa!
Evet, bu yılın yağış açısından fakir bir yıl olduğu gerçek, üzerinde nehrin adı yazan onlarca köprüden geçtim bu yaz; değil nehir, dere bile akmıyordu yataklardan. Bu görüntü bugün yaşadığımız sıkıntıyı benim kafamda “gerçek” hale getirmeye yetmiyor ne yazık ki! Ankara sokaklarında yol kenarlarını sulamak üzere, bir batında ortaya çıkıveren, üzeri “Alo sulama” yazılı, süslü, tankerleri görünce; bir ara her kavşakta arz-ı endam eden ve artık atıl durumda bulunan havuzları, şakır şakır akan şelaleleri hatırlayınca; su politikasıyla ilgili yapılan yanlışları okuyunca tansiyonum yükseliyor! Biri bana bir bardak su versin! Bu sırada çeşmeyi çok akıtmasın. Bardağı çalkalamasın! Dişini temizlerken suyu musluktan almasın! Çişini yapınca sifona basmasın!
Evet “Su akar, Türk bakar” atasözüne layık bir davranış sergiledik. Küçükken elini yıkadıktan sonra musluğu kapatmasını öğrenemeyen çocuklar, büyüyünce yanlış kararlar aldılar da o yüzden mi bu hale geldik? Bilmiyorum. Bildiğim susuzluk ve sıcak bir araya geldikçe Dune’un Çöl gezegenini anımsadım. Ornitopterimize binelim, damıtıcı giysilerimizi giyip gidelim burdan diyemeyeceğimize göre! Aklımızı başımıza devşirmenin zamanı geldi. Taşıma suyla, değirmen dönmeeeez !
Dün bu satırlar taşınabilir bellekte, blogdaki yerini almayı beklerken; Ankara'nın meşhur gençlik caddesinden (Anıtkabir duvarıyla sınırlanan cadde) Tandoğan'a ,(milyonların toplandığı meydan) doğru ilerliyorduk. Sağımızdaki binaların suyu kesikti. Solumuzda, Anıtkabir'in bahçesinde ise kaldırımları ıslatan yoğunlukta bir bahçe sulama faaliyeti egemendi. Sahi ya egemenlik kayıtsız şartsız kimindi? Ve acaba Atatürk bu manzarayı görseydi ne derdi?
Ve işte son söz: ankara'da susuz olmak zor iki gözüm. Hem madden, hem aklen!
26 Temmuz 2007
Uzun aradan sonra

Kırk gün kırk gece değil ama, bu devirde öyle sayılabilecek kadar uzunca, 2 hafta kadar süren bir koşuşturma ile evlendim. “Sevdiğim”le birlikte yeni bir yaşama merhaba dedim. İzmir’deki nikâh muhteşemdi. Tam bir kır düğünüydü. Nasıl desem? Bu kadarını hayal bile etmiyordum. Bahçeyi öyle kalpler, tüller, çiçeklerle bezeli görünce, gözyaşlarımı tutamadım. Emeği geçen herkese, özellikle organizasyonun her anını omuzlayan Olcay Yenge’ye sevgilerimi gönderiyorum.
Ertesi hafta Ankara’ya dönüp çalıştım. Ben çalıştım, aklım başka yere çalıştı. Nasıl olcak bu işler? Diye düşünürken, arkadaşların desteği gerçekten yaz sıcağında içilmiş bir bardak soğuk su gibi geldi bana. Cuma gecesi evimizin bahçesinde, arkadaşlar, komşular, akrabaların katılımıyla bahçeye asılmış ampuller, beyaz sandalyeler, ziller, tefler eşliğinde atılan göbeklerle şenlenen ancak sağanak yağmurun azizliğine uğraması sonucu evde sonlanan bir kına gecesi yaşadık. Avucumda hala izi var.
O gecenin sabahı Ebrularda edilen kahvaltı ve kuaför faslı ile düğün gününe bağlandı. Özgenin organize ettiği şaka Umut’un değil Mehmet’in başına patladı ve gerçekten unutulmazdı. Tüm “ekip”e sevgilerimi gönderiyorum. Sözünü ettiğim bu ekip de Ankara organizasyonunu omuzladı. Onlara nasıl teşkkür etsem az!
Attığımız göbecikler yetmedi, geceye Ankara Kalesi’ndeki yemekle devam ettik. İçtik, güzelleştik, Sabah balayı için yola düştük. Balayı fikrini icat edene ayrıca şükranlarımı iletmek istiyorum. İliklerime kadar huzur buldum Kaş’ta. Tüplü dalış deneyimim de Kaş’ta geçirdiğim günler gibi unutulmazlar arasında yer alacak.
Pazar Günü balayı bir anda bitti ve oy verme telaşı başladı. Bu oy verme, siyaset, ülke gündemi hususunda yazmak istediklerimi başka bir blog yazısına saklamak niyetindeyim. Blog yazılarıma verdiğim aradan sonra yazmak istediklerim yazdıklarından kat be kat fazla aslına bakılırsa, yaşamın hızı yazma hızımı alt ediyor yine.
Bir son dakika haberi:“Topuz gelin” görevini başarıyla tamamlayan saçlarımı kestirip yaz saçı uygulamasına geçtim. Artık kısa saçlıyım!
05 Temmuz 2007
01 Temmuz 2007
İnsanın İnsana Ettiği
Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin “Görülmüştür” etkinliğinin son günü olan Cumatesi günü, bu kez Ulucanlar’a demir kapının dışından değil, dikenli tellerin içinden bakma fırsatı bulduk. Bu Sinop Cezaevi’nden sonra gezdiğim ikinci hapisane oldu. Özge’nin anlattıklarıyla adım adım gezdiğim koğuşlar, avlular, volta atılan sokakalar, duvar yazıları, gökyüzünü perdeleyen dikenli teller, ranza demirinden parmaklıklar, tecrit odaları ile iki saati aşan bu hapishaneyi içerden görme etkinliği beni oldukça etkiledi.

Aslına bakılırsa bu gezi boyunca en az etkilenmesi gerekenlerden biri belki de bendim. Zira, orada dışardan bir tanık olarak bulunuyordum. Hapisaneyi ziyarete açıldığı günden bu yana doldurup taşıran; eski mahkumlar, infaz koruma memurları, eski çalışanlar, onların yakınları… Kimi ağlamaktan kızarmış gözlerle, kimi karnı burnunda, kimi kaldığı koğuşu işaret ederek adımladılar, hayatlarına dokunan Ulucanlar Cezaevi’ni. Bense gödüklerimin yanı sıra, diğer ziyaretçilerin kulağıma çalınan cümleleriyle bir kat daha fazla etkilenerek çıktım Ulucanlar’dan. Ve tepeden gözetlenen koğuşlarda, o “şart!”larda kalan onca insanın kokusu çalındı bir an burnuma; içim kalktı bir ara. Duvarlardaki boyaları kavlamış o yerlerde; nasıl olur da yaraları kavlayıp, kanamadan yaşar insan diye sordum kendime. Başım çok ağrıdı! Sanırım aklıma takılan şu cümle en az demri bir kapı kadar ağırdı:
İlgili proje için bakınız: Mimarlar odası
Fotograflar için teşekkür: Umut
28 Haziran 2007
AŞK!
AŞK HEPİMİZİN VENEDİĞİ
Nişanlı kızların ve makilerin
imparatorluğudur şiir.
Müzikle flört ederek büyümüşken bile ben
bakın! Resmimi çektiriyorum bir nehre: Kentlerin
beni düşlemesi bu yüzdendir.
Bu yüzdendir bir sokağı biçerek gelişim.
Seninle başlattığımız bir odanın işgali
sürgün yüreğimdeki ışığın
ele geçirilemeyişine bir işarettir.
-Aşk hepimizin Venediği
...
Özkan MERT
24 Haziran 2007
yeni bir asır

Her şeyi koliledim. Kolilledik. Bunca yıldır biriken ne varsa. Bunlara anneannemin emeklerini ve annemin hayallerini de dahil edin. Ne varsa… Perdeler, örtüler, yemeniler, patikler, seccadeler, işlemeler, danteller, bohçalar, hurçlar, perdeler, bebekler…Yün yorganı götürmeyeceğimi anlatmam yirmi dakika sürdü.
“Mut” ve ”umut” luluğu bir yana koyarsak garip bir duygu ile çevrenlenmiş haldeyim. Kendi kendine sebebini soran da benim; aldığı cevapları yavan bulan da… Ömrünün tamamını, ki 25 ediyor toplarsak, aynı yerde geçirince insan; hücreleri bile bir tebdil-i mekan telaşesine kapılıp gidiyorlar işte. Tebdil-i mekan değil, tebdil-i yaşam, tümüyle bir devrim benim için. Üstelik tezin de eteklerindeyim.
Beyaz ayakkabılarım kutularda, altına yazacağım isimlerse aklımda. Yarın gelinliğimin son provasına gideceğim. Çeyrek var; ömrümde yeni bir asra gireceğim.
08 Haziran 2007
İlkokul
Doğduğumdan beri aynı yerde ikamet ediyor olmamdan kaynaklı olsa gerek, ilkokul arkadaşlarım ile ilgili olarak doğrudan ya da dolaylı yoldan haberler alıyorum. Onlar da benim haberlerimi alıyorlardır. Ama bazı arkadaşlar var ki onların isimleri ancak bir başka yerde okuyunca, görünce, duyunca anımsıyor ve "şimdi ne yapıyordur acaba?" diye merak ediyorum.
Yaşam ilginç herkesi bambaşka bir yöne savuruyor. Büyüyoruz galiba. Öğrendim ki arkadaşım evlenmiş ve artık bir kızı varmış. Yaşam işte… Böyle akıp gidiyor. Biz de kendi çocuklarımızın müsamerelerine gitmeye başlayacağız kısa bir süre sonra, sanırım.
Aklıma üşüşen kelimeleri itekleyip; sözlerime ilkokul öğretmenimle devam etmek istiyorum. 1. Sınıf sonunda emekli olan ilkokul öğretmenim sebebiyle, 2 sınıf boyunca sürekli değişen sınıf öğretmenlerim sanırım eğitim hayatımın ilk sendromu olmuştu. Sonra 3. Sınıfta “Gülten TOPALLI” öğretmenim geldi de, biz de kurtulduk. Kendisini saygı ile anıyorum buradan. Rahat ayakkabılarını dolapta sakladığını anımsıyorum. Öğrendiğim ilk türkü olan “Oy bahçenize” Gülten öğretmenin meleketinini türküsüydü. (Giresun) Fındıktan yağ çıkardığı günleri anlatmıştı da; nası olur diye ağzı açık dinlemiştik. Melike(resimdeki diğer oyuncu) ile ikimiz "kooperatif" louyduk. zira benim dedemin bakkalı, onun babasının da dükkanı vardı. Tenefüslerde simit-ayran, kırmızı kalem, silgi, çubuk kraker satıyorduk. Kırmızı çikolatalı gofretlerden yiyip, kendi hesabımıza yazıyorduk. Ne çok anı geri geldi şlimdi böyle. Sözü uzatmıyorum. Değişen yaşamları ile çocukluğumun 5 yılını paylaştığım insanlara yaşamda mutluluklar. Öğretmenime de sağlık diliyorum. Umarım hayattadır.

