23 Mart 2009

Seyyah oldum şu alemi gezerim!


Bir kaç zamandır "sandaletliseyyah" adlı bir blogu takip etmekteyim. Blogun hastası oldum. Blog sahibini taktir ettim. Can'ı sevdim. Hatta İzmir'de karşılaşsak oturur bir bira içeriz birlikte gibi geliyor bana şu an. Bu sabah vize peşinde koşarken, saçmalıklar ve aksiliklerle hoplayan sinirlerim, sandaletliseyyah'ta yayınlanan son blog yazısını okumamla hoplamaktan vazgeçti. Sakinleştim. Neden seyahat etmek istediğimi düşündüm. Çocuk sahibi olunca da gezmek gerek diye geçirdim aklımdan. Kendi küçük dünyalarında birbirinin beynini yiyen insancıklardan olmamak gerek.

22 Mart 2009

Açılan sandık 1- sonuçlar

Oylama sonuçları yeni headerın kalması yönünde oldu. "Sıkıldım ben şu headerı bi değiştiriyim" duygusu bünyeye musallat oluncaya dek yeni header budur.

17 Mart 2009

Metafor-ül Bulut

Bir sürü film izledim, kitap okudum ama elim ermedi işte iki satır yazıvermeye. Yazı yazmak insanın başını birarada isteyen bir eylem duruma bakılırsa. Kafam bu kadar dağınıkken yazdığım da bölük pörçük oluyor özetle. Durum bu.



Ne mi oluyor? Efendim bir bulutun içindeyim şu sıralar. Bir belirsizlik bulutu. Kendi belirgin adı belirsiz bu bulut belirsiz bir desende ilerliyor. Bu nedenle, kimi gün görmezden gelebiyorum kendisini; kimi gün gözüme giriyor; su kaçırıyor gözüme; gözümden akıyor sular. Ben ki kontrol manyaklığında belirli sınırlara gelmiş bir bireyim. Mükemmeliyetçiliğim zaman zaman eşeğin bir taraflarına bulut kaçırmakta. Kendimi dizginlemeye çalışmaktayım. İçinde bulunduğum durum "uncontrollable variable"lar elinde "random" ötesi haller alınca, sorgulama olayının da bi tarafına su kaçırmaktayım. Ne yapmalıyım? Nerde yanlış yaptım? Nerede yanlış yapmaktayım? Sorgulama konusu gözüme su kaçırmakta. Benim tadımı kaçırmakta. Üstelik bulutun içindeyim bir yana kaçamamaktayım.

Öte yandan bu bulut meselesi görüş mesafesini azalttığından en yakınınızdakilerle ilişkilerinizin yıpranmasına sebep verebilmekte. Bunun olmaması için çaba sarfediyorum.

Bulutun önemli etkilerinden biri de bazı olmadık şeyleri daha net göstermesi. Yalakalıkları, yaltaklanma çabalarını, bencillikleri, iki yüzlülükleri pırıl pırıl parlatması. Ben bunu gördüm, ben bunu öğrendim, bi yaşıma daha girdim.

Vay anasını be bulut. Bu kadar gözüme gözüme girdiğine göre, artık yakın olduk sayılır seninle, sana bir türkü armağan ediyorum. "Bulut bulut üstüneeeeee, amaaaaan amaaaan vay!"

10 Mart 2009

Geciken Antakya izlenimlerimden biri daha - Bitmeeeez!


“En büyük asker bizim asker!” diye bağırıyor Hatay Havaalanındaki kalabalık; ya da bana öyle geliyor. Bu zihnimin gürültüye kendince bir mana verme çabasından başka birşey değil. Sonradan, gürültünün nedeninin, yaklaşan yerel seçimler öncesi, aynı uçaktan indiğimiz belediye başkan adayına yöneltilen yalakalık çalışmalarından ibaret olduğunu anlıyorum. Kalabalık beni karşılamaya gelmiş değil. İşin bu kısmı aşikar. Ve fakat, bu kalabalığın içerisinde tepesi kurdeleli lacivert valizimi nasıl bulacağım ve beni almaya gelecek “Ali”yle nasıl buluşacağım aşikar değil. Hadi bakalım.

Hatun, kaçıramayacağı bir İngilizce sınavı olduğundan beni Ali’nin karşılayacağını söyledi. Ben de normal olarak ona Ali’yi nasıl tanıyacağımı sordum. Ali’nin eşgalini ve cep telefonu bilgilerini aldım. Birbirimizi tanımamızın kolaylaşması açısından Ali’nin yakasına bir kırmızı karanfil takmasının uygun olacağını belirttim. Bu eski yöntem pek beğenilmemiş olacak ki cep telefonu marifetiyle buluşup, sıyrıldık Havaalanındaki kendinden geçmiş kalabalığın arasından.

Ali, Antakya’yı ziyaret eden misafirleri ağırlama konusunda uzmanlığını vermiş durumda artık. Yol boyu bana Antakya’yı anlatıyor. Bir nevi panaromik şehir turu yaşıyorum. Karanlık olmasına rağmen Sen Pierre Klisesini, Affan Kahvesini, aynı avluya bakan üç farklı dine ait ibadet yerlerini, Habib-i Neccar Camiini tek tek anlatıyor. Arapça ezgisiyle kurduğu Türkçe cümleleri ilgiyle dinliyorum. Hatun’u beklerken bir kahve içelim diyoruz ve kendimizi Hayyam’a atıyoruz.

Hayyam bir kitap-kafe. Bu yüzden biraz lise yıllarımı biraz da üniversitenin ilk senelerini çağırıyor kısa süreli hafızama. Sahi ya niye gidiyorduk biz oralara? Ergen derlerimizi anlatıyorduk birbirimize, arada bir de köşesi kıvrılmış bir kitabın sayfasında karşımıza çıkıveren şiir, bahane oluyordu kısa süreli aşkımıza. Daha ziyade nikotin okuyup, kendi halimizde bir romanı yazıyorduk. Kızılay’da ergenlik sivilcesi gibi pat diye patladığımız yerlere götürdü beni Hayyam Kafe. Kahvemi içtim, keyif aldım. Aliyse, Hatun’un uzun süren sınavı yüzünden benim sıkılacağımı düşünüp, yersiz bir korku yaşadı bu sırada. Kahvenin köpüğünü hüpletirken korkuyu kovduk gitti. Havalındaki gürültücü kalabalık, iki tarafı iki farklı sokağa açılan Kafe’nin bize uzak kapısında peydah oluyor bu kez. Yok yok. Bu sefer biliyorum. En büyük asker bizim asker diye bağırmıyorlar. CHP’nin bayan Antakya belediye başkan adayı İris Hanım'ı (Hanımın "h" si "kh" şeklinde telaffuz edilecek) el üstünde tutma çabasındalar.

Kahvemizi içip, yemeğimizi yemek üzere hemen yakındaki Anadolu Sofrası'na gidiyoruz. Palmiyelerin altına kurulu, altın rengi masa örtüleriyle gözümüzü alan, şıkır şıkır bi kış bahçesi var Anadolu Sofrası'nın. Garsonlar "misafir"e hoşgeldin deyip elini sıkıyorlar. Misafir burada ben oluyorum. Misafir olması pek güzel oluyor. Hatun gelinceye dek rakımız ve mezelerimizi söylüyoruz. Biranda masa donanıveriyor. Birazdan Hatun geliyor. Hasret gideriyoruz. Sohbet tatlı, mezeler enfes, diyecek yok keyfimize. Bendeniz fotograf makinemi devasa çantasıyla birlikte arabada bırakmış olduğumdan bir kare fotografını çekememişim o sofranın. Nasıl anlatacağım size şimdi? Yazının başındaki fotografa bakıp, yazıyı okuyup anlamaya çalışmayın. Gidin, görün, tadına bakın, bizzat yaşayın! Ben de gecikmiş Antakya yazılarımdan birini daha bitirip, bir başkasını daha sonraya bırakayım.

04 Mart 2009

Yeni Header Yeni Umutlar

Blogum yeni hali ile karşınızda....
Uzun süren gaz vermelerim sonucu bir Göcek fotosunu baştan yaratarak çizimi yapan arkadaşım Güliz'e teşekkürler.
İlüstrator, animatör, animanyak insan kendisi, bir gün bir blogu olması umudunu taşıyorum.

25 Şubat 2009

Hay....

Eve gitmek istememek, evden çıkmak istememek, giyinmek-süslenmek istememek, kimseleri görmek istememek, spor yapmak istememek, sinemaya gitmek istememek, kitap okumak istememek, dizi izlemek istememek ve hatta yemek yemek istememek ve üstüne üstlük blog yazmak bile istememek. Hay....

19 Şubat 2009

Düşünmeyenler yok değiller!


"We should be teaching students how to think.
Instead, we are teaching them what to think." *


Yüksek Lisans tezimi eleştirel düşünme üzerine yaptım. "Düşünme konusuna nerden geldin?" "Bu tez konusunu nerden buldun" diye sormayın. O başka bir yazının konusu olsun.

Eleştirel düşünme üzerine çok farklı tanımlamlar, yaklaşımlar var. Alanyazın oldukça geniş. Konu sosyoloji, psikoloji, eğitim ve felsefe gibi farklı bilim dallarının kesiştiği bir noktada duruyor aslına bakarsanız. Ve adından da gayet açık anlaşılacağı üzere, "düşünme" eylemini temel alıyor. Üstüne üstlük, adından analaşıldığının tam tersine "eleştirme" eylemi üzerine kurulu değil. Daha ziyade "anlama" eylemi üzerine kurulu olduğu söylenebilir.

Okumak, dinlemek, gözlemlemek, anlamak, anlarken varsayımların farkına varabilmek, çıkarımlar yapabilmek, yorumlayabilmek ve en önemlisi bütün bunları yapmayı istemek bu yönde bir eğilim (disposition) sahipi olmak. Dikkat ederseniz, disposition sözcüğünün kendi içinde bir pozisyonu olumsuzladığı fark edeceksiniz. Düşünme eylemi için de durum pek farklı değil. Melih Cevdet seneler önce "Rahatı kaçan ağaç" şiirinde sözünü ettiğine benzer biçimde insanın rahatını kaçıran bir eylem düşünmek. Düşünen bireyler topluluğunun bazı başka pozisyonlardakilerin rahatlarını kaçırdığı ise, yaşayıp yaşayıp, tekrar tekrar öğrendiğimiz bir gerçek.

İşte ne zaman elime geçen bir gazete haberini okumaya başlasam, kafamın bir köşesinde bu konu dönüp dolanmaya başlıyor. Biz neden eleştirel düşünebilen bireyler yetiştirmiyoruz? E-bilmek sözcüğünü buracıktan kasten çıkarıyorum. Zira bilinçli ve hatta kasti bir eylem bu. Çünkü, düşünebilen, akıl yürütebilen bireyler yetiştirilirse "beyaz eşya=oy" denkleminin çözüm kümesininin bir boş küme olduğu gerçeği ortaya çıkabilir. Öte yandan, düşünebilen, akıl yürütebilen bireylerden oluşan bir toplumda muhalif sesleri susturma zahemetine de gerek kalmayabilir. Ve heyhat bu ne yaman bir çelişkidir? Bu pencereden bakıldığında, iktidarların, sağı solu farketmeksizin, ilk önce milli eğitime elatma gayreti gayet kolay açıklanabilir. Bu konu hakkında eleştirel düşünmeye ne gerek?

Ve ne yazık ki bugün yaşadığımız pek çok "saçmalık" üzerinde düşünmeye hacet bırakmadan fark edilebilcek derecede hastalıklı? Bana öyle geliyor ki, bu hastalıklı saçmalıklardan kurtulmak için eleştirel düşünmenin yanı sıra, eleştirel hareket etmek gerek. (Critical tihnking-critical acting) Bu günkü durgunluğumuzun sebebi eleştirel hareket edebilen, devinen, eylem yapan, hareket eden bireyi ezmeye yönelik bir eğitim siteminden geçip gelmemizde aranabilir mi? Düşünüyorum. Düşünüyorum, öyleyse varım! Ve önümüzdeki seçimlerde göreceksiniz ki; düşünmeyenler de yok değiller! Düşünen, düşünmeyen herkes bir oy eder.

*Clement and Lochhead, 1980, Cognitive Process Instruction.

18 Şubat 2009

Çocuk Şarkıları


Bir dizi karalama olarak bırkılmış blog yazısından sonra, son kararımı çocuk şarkılarından yana kullanıyorum. Kaç gündür Güliz'le dilimize takılan bir çocuk şarkısıyla geldim bu noktaya. "Dodi yaaa, nasıldı bunun başı?" "Dün minik bir kedi yanıma geldiiii." Aslına bakılırsa şarkıların bir kısmını Trabzon'da Songül'ün yeğeni sevgili Umut'a öğretirken hatırlamıştım. Şimdi sırada Deniz, Güneş ve Defne var. Repertuarı önceden hazırlamak, netleştirmek niyetindeyim. Unuttuklarım, atladıklarım ya da bilmedikerim olacaktır, yardım ederseniz sevinirim.

1)Ali babanın çiftliği
Sözleri yazmaya bir hacet yok sanırım :) Deniz şimdiden bu şarkıyı biliyor :)

2)Daha dün annemizin
Yeni nesil çocuklar için "çiçekli bahçemizin" ile başlayan kısım, "Alışveriş merkezimizin" şeklinde değiştirilebilir.

4) Kaçtı gittiiiii! (orjinal adı bilen beri gelsin)

Dün minik bir kuş yanıma geldi
Ne güzel ne güzel ötüyordu
Gittim evden yem getirdim
Yemini yiyinceeee, kaçtıııı gittiiiiii

Dün minik bir kedi yanıma geldi
Ne güzel ne güzel miyavlıyordu
Gittim evden süt getirdim
Sütünü içinceeee, kaçtıııı gittiiiiii

Dün minik bir köpek yanıma geldi
Ne güzel ne güzel havlıyordu
Gittim evden et getirdim
Etini yiyinceeee, kaçtıııı gittiiiiii

tavşan, at, eşek, inek..... (bitmez!)

5)Bir elimde 5 parmak
Bir elimde 5 parmak,
Sen de istersen say bak
Say bak, say bak, saaay bak!
1,2,3,4,5,6,7,8,9,10
Hepsi eder 10 parmak
Sen de istersen say bak
Say bak, say bak, saaay bak!

6)Tavşanlı şarkı
İki uzun kulağım bir fısıltıyı duyar
Keskin güçlü dişlerim
Küçük bir kuyruğum var
Haydi haydi biliniz
Çok kolay bir adım var
Bilemezseniz adımı darılırım çocuklar
Ben havucu çok yerim
Lahanayı severim
Yokuşu hızlı çıkar, inişi güç inerim
Haydi haydi biliniz
Çok kolay bir sdım var
Bilemezseniz adımı
Darılırım çocuklar.

7)Bir gün bir gün bir çocuk (hareketleri de var)
Bir gün bir gün bir çocuk
Eve de gelmiş kimse yok
Açmış bakmış dolabı
Şeker de sanmış ilacı
Yemiş yemiş bitirmiş
Akşama sancı başlamış
Kıvrım kıvrım kıvranmış
Yaptığından utanmış.


8)Mini mini bir kuş (hareketleri de var)
Barış Manço ve 7'den 77'ye programının resmi marşı :)

9)Neşeli Günler

Do bir külah dondurma
Re masmavi bir dere
Mi denizde bir gemi
Fa gemide bir tayfa
Sol papatyalı bir yol
La güneşten bir damla
Si ayşenin kedisi
Ve tekrar sol mi doooooo

10) Köpek ile Karga (hareketleri de var)
Köpek uçmak istemiş, bir gün kargaya gitmiş,
Karga ona anlatmış bizimki de inanmış
Tırmanmış koşa koşa balkonun kenarına,
Açmış bacaklarını, dikmiş kulaklarını,
Havlayıp birkaç kere, atmış kendini yere,
Köpek düşmüş vah vah vah,
Karga da gülmüş ha ha ha

04 Şubat 2009

İnsan Denizi Boşuna Özlemiyor

denizde kurulur insan, denizden öğrenir yaşını

denizle deniz arası ey ıslak vakit

Edip Cansever

01 Şubat 2009

Sıdıka The Gezentiest- Book 1- Gidiş


“Didooo! Evleniyorum! Bana ev adresini ver de sana davetiye göndereyim.” dedi Nejat telefonun ucunda. “E işte adresim. Buyur gönder Nejatcım.” dedim ben de. Sonra bir de ne göreyim? Düğün dediğin Pazar günü akşam. Hmm ne yapmalı? On saat otobüsle gitmemeli. Uçağa binmeli. Bakalım. Pazar sabahı ve Cumartesi uçak yok. Pazar akşam uçağı düğün saatine denk gelmekte. Öte yanda Ayten 4 yılı aşkındır her telefon görüşmemizde beni Antakya’ya davet etmekte. Dünya’nın ikinci en zengin mozaik müzesi Antakya’da bulunmakta. Yüksek lisansı bitirirken sıkılan bunalan bünyeye bir ödül vermenin zamanı gelmişken izin almalı. Antakya’ya varmalı.

Canım sevgilimin tez izleme komitesi (Bundan böyle blogda TİK olarak anılacaktır.) tarihinin tam da bu düğün bahaneli seyahat planına denk düşmesi nedeniyle, seyahat tek kişilik olarak organize edildi. Anadolu Jet’ten erkenden aldığım biletimle koyuldum yola.

Aşti’den Esenboğa’ya 3.4 TL’ye belediye otobüsü hizmeti var. Bu otobüsler sayesinde, Aşti’den çıkıp önce Kızılay’ı sonra Ulus’u gezerekten, tek tek basaraktan, bade süzerekten 1 saat kadar bir sürede Esenboğa’ya varıveriyorsun! Esenboğa’da insanı esen boğalar değil, sıra sıra sıralar, dizim dizim dizilmiş olaraktan karşılıyor. Online check-in yaptırmış bir online dünya cengaveri olarak havaalanında sıra beklemeyi, organizasyon bozukluğu ile karşılaşmayı hiç hesaba katmamıştım aslında. Ama olur mu efendim? Bir bankodaki görevli ben THY alıyorum Anadolu Jet’ler şu tarafa diyor, diğer banko şu tarafa diyor. Online check-in yaptırmış bir Anadolu-Jet yolcusunun var olmasına hiç kimse ihtimal vermiyor olacak ki, kimsecikler küçücük valizimi bagaja göndermeye yanaşmıyor. Kendisini koltuğumun altına da alamıyorum. Bu sırada VIP bankosunda kimseyi bulamayan, topuklu ayakkabılar ile yürüme uzmanı asortik teyze, bağırıp çağırırken kendisine bir destekçi arıyor. “Şikayet edicem, Haksız mıyım efenim?” Ne yazık ki, topuklu ayakkabılar ile yürüme uzmanı asortik teyze ile paralel evrenler kuramı ile ayrıldığımızdan ötürü, hiç sesimi çıkarmıyorum. Benim Anadolu usulü jet problemlerim var, kendisinden bağımsız olarak. Teyzenin tıngır mıngır gidişini seyrediyorum.

Bu iş böyle seyretmekle olacak iş değil. Uzayıp giden ve jet hızıyla ilerlemeyen Anadolu Jet sırasının önüne dalıp, bankoda görevli badem bıyıklı Adem Abi’ye durumu soruyorum. Badem bıyıklı Adem Abi’nin bir göz kırpmasıyla, bir güvenlik görevlisi peydah oluyor elinde “kıv kıv” yapan telsizi ile. Güvenlik görevlisi az önce beni geri çeviren, THY yolcusu olmayanlara düşman banko görevlisinin olduğu bankoya dek bana eşlik ediyor. Bu sırada arkamda bir “Aynı dertten muzdaripler” kuyruğu oluşuyor. Bu sayede biraz zor da olsa, ayır edilirliğini artırmak için sapına kurdela bağladığım, çek çekli, lacivert ve gereksizce şekilsiz valizimden kurtulup girebiliyorum “Gate’ler Yöresi”ne. Gate 109’da beklemeye koyuluyorum. Beklerken tanıştığım iki yaşındaki fıstık penceren bakıp annesine işaret ediyor: “Annecim mali olan bisim uçağımıs de miii?” “Evet yavrum, o eski küskü görünen, yamalı çelikten, dar koltuklu kuyruğu maviye boyalı olan bizim uçağımız.” demiyor annesi. Zaten demesin. Şimdi iki yaşındaki bir çocuğun öğrenmeye meraklı, taze ve temiz dimağını böyle cümlelerle yormaya ne gerek var?

Hem ön, hem de arka kapısı açılan uçağa, bir köy minibüsüne biner gibi biniyoruz ve yolcular olarak ortada kalıp sıkışıyoruz. İtiş kakış yerleşiyoruz. Benim bagaja vermek için, uğraş vermek zorunda kaldığım boyuttaki çantaların tepeme yerleştirildiğini görüyorum. Tepem atmak istiyor. Lakin, içerisi dar. Tepem atamıyor!

Sağda cam kanarında bir yerde oturuyorum. Oturduğum yer bünyede bir jet motorunu koltuğunun altına almış hissi uyandırıyor. Demek ki neymiş? Bir daha check in yapılırken, koltuklardan koltuk beğenirken, yerin teker üstü olmamasının yanı sıra bir de koltukaltı jet motoru özelliği taşımamasına da dikkat edilmeliymiş. Bir tek buna dikkat edilebiliyor zaten. Yoksa seçtiğiniz yerin dizlerinize herhangi bir özgürlük sunması söz konusu değil. “Acil durumlar için koltuğunuzun altında can yeleğiniz bulunmaktadır.” Hayır efendim, benim sağ koltuk altımda jet motoru bulunuyor! Acil durumda koltuğun altına eğilirsem kafam bacaklarımın arasına sıkışabilir üstelik. Acil durum falan istemiyorum.

Elimde kitabım var. Ferhan Şensoy’un “İngilizce bilmeden hepinizi I love you” adlı kitabını okumaktayım. El çantama sığmakta zorlandığı için “Kalemimin sapını gülle donattım” ı evde bıraktım. Ben kitabı okuyup bitireyazıyorum ancak uçakta yerleşme hengamesi bitmek bilmiyor. Hostesler elenerek numara numara ayrılan bezelyeler gibiler. Hepsi elenmiş ayrılmış, bize en irileri kalmış. Hostesin irisi makbul demek ki diye düşünüyorum. Ayrıca mecburi makyajlar, can sıkıntısını yansıtmaktan çekinmeyen suratlardan sarkmakta, biraz sırıtmakta. Hostesler de bize sırıtmaktalar. Bütün bu hengame içinde güvenlik demosu olarak adlandırılan gösteri hızla yapılıyor. Giriş-çıkışlar, yeleğe borudan hava üflemeler anlatılıyor. Hemen ardından pilotun “kabin kıriiiv bıt bıt bıt bıt ” diyen sesi duyuluyor. Bu cümleden kalkışa hazır olduğumuzu anlıyoruz. Salınarak gidip kalkış pistindeki yerini alıyor mali kuyruklu uçağımız. Motorlar çalışıyor:“Vııııııııııııııın”. Birazdan kalkacağız ve ayaklarımızdan çekilen kanın hissiyle uçup gideceğiz. İşte tam kalkıyoruz derken, sıkmasını yeni bitirmiş çamaşır makinesi motoru edasıyla susuyor motorlar. Pistin ortasında kalakalıyoruz. Haydaaaaaaa.

Bu pistin ortasında kalma, gezinme, bir o yana bir bu yana gezme durumu yaklaşık bir 10- 15 dakika sürüyor. Bu esnada, kış günü evin önünde kalıp da bir türlü çalıştırılamayan araba muamelesi yapıyor kaptan pilotumuz uçağa. “Gıv gıv gıv gıv...” “Az gaz ver kaptan!” “Eveeeeet.” “Gıv gıv gıv gıv...” İnelim de şu motorun önüne bi gazete kağıdı koyalım.

Uçağa binerken, önceki uçuşlarda motorlardan gelen yüksek ses probleminin rapor edildiği ile ilgili cümleler kuryan bir teknik ekip elemanına kulak misafiri olmuştum zaten. Demek ki uçuştan önce, daha uçağa binmeden kulak tıkacı takmak gerek. Gerginliğim iyice artıyor. “Kaptan! Çek sağa! Ben inicem!” de diyemiyorum. Kitap okuyorum. Cümleler motor sesi ile kesiliyor. En sonunda karizmatik sesli kaptan, bütün kaptanlar karizmatik sesli olur, “Teknik bir problem nedeniyle park alanına dönüyoruz.”diyor. Bunu söylerken sesi hiç de karizmatik gelmiyor.

“Eh artık yeni bir uçak verirler, sağa çekeriz, bundan ineriz, ötekine bineriz. İnersek bagajları kaybetmese bari, bankodaki badem bıyıklının arkadaşları.” diye kafada kurarken, bir anda kalkış pistinin başında buluveriyoruz kendimizi. Koltuğumun altında eşek kadar bir jet motoru tutuyorum üstelik. Kaptan yine “kabin kıriiiv bıt bıt bıt bıt ” diyor. Az önceki teknik aksaklığa nooldu peki? Soru sormak yok. Sağ koltukaltımda koskoca jet motorum; solda, göğsümün altında adrenalinden deliye dönmüş kalp atışlarımla düşüyoruz Hatay havayoluna. Bildiğim bütün duaları okuyorum. Keşke sevgilimle birlikte yola çıksaydım diye düşünüyorum. Ne onsuz olasım, ne onsuz ölesim var. Her aşırı adrenalin durumunda yaşadığım mide bulantısı sendromum kapıyı çalıyor inceden. İşbu sebepten kitabımı da okuyamıyorum. Solumdaki koltuk boş, hemen bir yanda oturan yolcu “Bu benim ilk uçak yolculuğum üstelik!” diyor. Korku belasına bir yol arkadaşlığı sendromuna gireceğim artık. Konuşmaya başlıyoruz.

Bir saati aşkın süren, bol motor gürültülü uçuşun ardından Hatay Havaalanı'na indiğimde, sosyal güvenlik kurumu, A grubu, kaçak işçi çalıştırma cezası, emeklilik tarihi gibi çeşitli gerekli-gereksiz konularda bir sürü şey öğrenmiş bulunuyorum. Bir de üstüne “Sigorta, sosyal güvenlik konusunda başınız sıkışırsa beni arayın!” diyen bir yol arkadaşım oluyor. “Numaran yok, nası arayım?” diye sormam bekleniyorsa da sormuyorum. Zaten bu sigorta başlangıç tarihi ile sittin sene emekli olamayacağımı öğrenmiş bulunuyorum. "Ben de mi badem bıyık bıraksam acaba?" diye düşünüyorum. Bu uçuş beni çarptı galiba. Daha fazla saçmalamıyorum. Önce “Ben vardım” demek için sevgilimi, sonra “Ben geldim” demek için Ayten’i arıyorum.

12 Ocak 2009

Kurtçukları kovuyorum!

İnsan insanın kurdudur. Ve insanlar zaman zaman insanı kudurtur. İnsan sosyal bir varlıktır. Ve bir araya gelmiş kurtçuklardan oluşan topluluğa iş yeri denir.

Yukarıdaki önermelerin hepsi doğru ise; tüm bunlar bir süredir yaşamakta olduğum sosyal ortamın doğal bir sonucu ise ben kimim? Ne yapıyorum?

İş, sabah çıkıp gidilen ve akşam da dönülen bir yerdir. Ancak günün büyükçe bir kısmının orada geçirildiği de yadsınamaz bir gerçektir. Bu yerde kurtçukların beyninizi, cebinizi, birbirinizi, huzurunuzu, hedeflerinizi ve yerine göre eğitiminizi, öz güveninizi ve bilimum sahip olduklarınızı kırt kırt diye kemirmesi olasıdır. Bu olasılıklar karşısında huzursuzlanmak, kabus sahibi olmak, derstsiz başa dert almak, selam sabah bilmez, kendini hiç bilmezlerle muhattap olmak, iş yerinde işsiz olmak, dedikodunun üremesi, bu üremenin populasyonu tehtid etmesi kaçınılmazdır.

Hayır efendim. Ben kaçıyorum. Bu kurtçuk ortamından, mantıksız sorulardan, sebepsiz sorgulamalardan, tepişen fillerin çimlere basmamaya özen göstermemesinden çok sıkıldım. Kaçıyorum. İçimde bir yerlerde "Kaş" a benzer bir koy var, oraya kaçıyorum. Okumak istediklerimi okuyup, yüzmek istediğim sularda yüzeceğim müsadenizle.

Ben ki aldığım kararlar konusunda hiç bir gün tereddüte düşmedim. Kararsa bu, karaysa da aksa da benimdir.

Kurtçuklar.... Bi defolup gidin!

03 Ocak 2009

Rüyada .... görmek neye delalet acaba?

Adalet ağaoğlu Gece hayatım adlı kitabında rüyaların anlatır. Seneler önce kitabı ilk okuduğumda ben de başucuma bir deftercik koyup, gördüğüm rüyaları not almak niyetine düşmüştüm. Sonra "Amaaan ne ilginç yanı var canım benim rüyalarımın?" diyerek vazgeçtim. Ancak, tıpkı bu gece olduğu gibi bazı geceler öyle ilginç rüyalar görüyorum ki, yazmak lazım. Tabiri caizse "tarihe tanıklık edecek" rüyalar bunlar. Yazıyorum. Buyrunuz okuyunuz.

Bir masa, üzerine uzun bir örtü serilmiş. Anlaşılan, basına demeç verirken kullanılan cinsten süslü bir masa. Masanın başında başında çok tanıdık bir isim oturuyor. Kim mi? İ. Melih Gökçek! Evet evet şaşırmayınız ta kendisi. Aşina olduğumuz sırıtışıyla "Buyrun canım kardeşim!" diyerek masaya birini davet ediyor. Yeşile çalan renkteki takım elbisesi ve badem bıyıklarıyla masaya teşrif ediyor "yetkili" olduğu anlaşılan kişi. Ve başlıyor propagandaya.

Hatırlar mısınız bilmem, ilkokuldayken sanırım müfredtatta zorunlu olarak bulunan bir deney vardı. Suyun süzülmesi deneyi. Alt kısmı kesilmiş bir pet şişe yada laboratuardaki cam tüp ile yandaki düzenek kurulurdu ve çamurlu suyun nasıl da "tertemiz" olduğu anlatılırdı. Biz de ilk okul aklımızla bu deneye şaşırır, mest olurduk. İşte rüyama teşrif eden badem bıyıklı yetkili de eline alt tarafı kesilmiş bir şişe alıp, başlıyor deney düzeneğini kurmaya. Yalnız düzeneği kurmak için kum, çakıl gibi şeyler kullanmak yerine üzüm tanesi, mısır tanesi, nar tanesi gibi renkli meyve/sebze tanecikleri kullanıyor. Gözlere hitap eden düzeneği kurmasına kalmadan, oturduğum yerden sıyrılıp, atıyorum kendimi masanına başına. Bir hareketle badem bıyıklıyı masadan ittiriveriyorum ve Gökçek'in faltaşı olmuş bakışları altında ahaliye sesleniyorum. "Hatırlayın! Hatırlayın! ilkokulda yaptığınız deneyi hatırlayın! Orada bile suyun rengi tertemiz olmuştu. Bu adamlar bizi nasıl aladatıyorlarsa, suyun rengini bile ağartmıyorlar işte!" O anda alkış kopuyor ahaliden. Sonra ben Gökçek'e dönerek, "Çeşmelerden sular kırmızı akıyor, lavabomda ahanda böyle, işaret parmağımla başparmağımı birleştip göstererek, halka halka kırmızı lekeler oluyor. Allah bilir bu suyu içen insanların içleri ne renk oluyor?" diye yakasına yapışıyorum.

Velhasıl, pek huzursuz bir geceydi. Gerçekten çeşmeden akan kırmızı suyun beni huzursuz etmesinden olacak, rüyama girdi bütün bu gereksizlikler. Çeşmeden akan renkli sudan, bacadan çıkamayan karbonmonoksite; otobana dönüşen şehir içi yolardaki ölümlü kazalardan, Ankara'nın siyaha çalan havasına kadar şu anda burda yazmadığım, belki benim de bilmediğim, her türlü konudan ötürü sorumlu bulunan bu adamı seçimlere kadar her gün rüyamda görürsem diye tırsmaktayım. Belki de, seçimlerden sonra da aynı koltukta görürsem diye tırsmaktayımdır.

Neyse... Hayrolsun! "Rüyada .... görmek neye delalet acaba?" diye tabirlerde arattım. Bulamadım. Gündüz niyetine diyeyim. Öyle olsun!

Master of Science


Ve oldu. Sonunda bitti. Saatler boyunca bilgisayar başında oturup yazdığım ve artık bir an "yakıcam uleyn" noktasına geldiğim sayfaları, ciltlenmiş olarak birarada görünce böyle içim küt küt etti. Yüreğim bir garip oldu. Tüylerim diken diken oldu. Güzel oldum elime cildi alınca, güzel...

Bi an, insanın hayatının film şeridi gibi gözünün önünden geçer ya, aynen öyle oldu bana. Tez başvurusu için hocalardan tavsiye mektubu istediğimi; LES'tir, TOEFL'dır sınav peşinde koştuğumu; kabul aldığım gün nasıl sevindiğimi; yakalandığım hem çalışıp hem okumak hastalığı nedeniyle, ders saatlerini ayarlayabilmek için iş yerinde müdürüm ile nasıl papaz olduğumu; Tunus caddesindeki ODTÜ durağına şakır şakır yağmurda nasıl yürüdüğümü, arkadaşlarıma "benim çalışmam lazım gelemem" dediğimi; bu yüzden içimin gittiğini; evlendiğim gün "ya benim bu master işi yalan olursa" diye duyduğum endişeyi; kapı kapı gezip sınıf sınıf saatlerce başında bekleyerek data topadığımı; istatistik kitapları arasında kaybolduğumu; son kuruşuna dek paramı fotokopiye verdiğimi; hocamı arayıp da yurt dışında olduğunu öğrendiğimde nasıl dellendiğimi; jüri günü karnımda duyduğum o garip ağrıyı hatırladım.

Tüm bunları hatırlamak, ciltlenmiş bir hasar bırakıyor bünyede. Bitince ne olacağını şaşıyor insan. E şimdi ne olacak? Yani artık öğrenci olmayacak mıyım? Bilemiyorum. Bi de bunun bi üst versiyonu var. Yoksunluk sendromuna girersem eğer, bünyeye ondan da vermeyi düşünüyorum. Ebru'nun deyimiyle belamı arıyorum. Şu an karşınızda bir Master of Science olaraktan duruyorum.

30 Aralık 2008

2009'da dilediklerim...


*Gülizciğime kart için teşekkürler....

26 Aralık 2008

ZOTERO Nedir?


Tezin basılmış halini gördüm. İnsan vallahi bir garip oluyor. imzalanması için enstitüye bıraktım. Beklemedeyim. Ve tam da tezin bittiği şu günlerde ZOTERO ile tanıştım. Allahım ne geç kalmış bir tanışmadır bu yaleebbim? Sırf bunun için doktora yapsam mııııı yapmasam mııııı? Bu kararı vermek için önümde bir miktar süre olacak. Onu bunu bırakıp size ZOTERO denen faydalı Firefox eklentisini anlatmak istiyorum.

Ekşi sözlük Zotero'yu tanımlamak için şöyle buyurmuş "her eve lazım bir firefox eklentisi. aslında eklenti demek de az, kendi eklentileri olan ve firefox üzerinden çalışan bir bibliyografya düzenleme yazılımı."

Zotero'nun ne işe yaradığını nasıl çalıştığını, Zotero’nun kendi eklentilerini yok efendim bloglarını mıloglarını ve de eğitim videolarını resmi sitesi olan "www.Zotero.org" adresinden bulabilirsiniz. Ben buracıkta “Zotero nasıl kullanılır?” ve “Zotero ne işe yarar?” konulu ufacık bir Türkçe kaynakçık oluşturmak niyetindeyim.

Zotero nasıl kullanılır?

  1. Zotero bir firefox eklentisi olarak kurulur (buradan indirin!) ve tarayıcı yeniden başlatılır.
  2. Bu işlemin ardından ekranın sağ alt köşesinde bir Zotero yazısı peydah olur.
  3. Bu yazıya tek tıklandığında ekranda Zotero'nun üç sütunlu arayüzü belirir ve tarayıcıdaki sayfa üst kısımda görünür kalmaya devam eder.

Zotero ne işe yarar?”

Örneğin www. amazon.com sitesinden, çok fena akademik ve kafayı yedirtici işler için bir kitap aranmaktadır. Kitabın bulunduğu sayfaya gelindiğinde adres barın hemen yanında Zoteronun süper şekilli mavi kitap ikonu görünür. İkona tıklanır tıklanmaz. Kitapla ilgili bütün bibliyografik bilgi, tag, özet Zotero tarafından kaydedilir.
Diğer bir örnek ise şöyle: Bir databasede gezer iken, (benim gibi eğitim bilimleri alanında gazman olmuş :) iseniz ERIC'te gezerken) adres barın hemen yanında peydah olan sarı dosya imgesine tıklarsanız sayfada listelen makalelerden tercih ettiklerinizi bütün bibliyografik bilgisi ile birlikte Zotero'ya kaydedebilirsiniz.
Hepsi bu kadar değil tabiii. Kaydettiğiniz her kaynak Zotero kütüphanesinde tutulur. Onları duplicate etmeden dilediğiniz gibi gruplandırabilirsiniz.

Makale kaydıyla, makalenin nette durduğu adresi ya da bilgisayarınıza indirdiğiniz word ya da pdf dokümanını ilişkilendirebilirsiniz. Bu sayede kendi bilgisayarınızda desktop search ya da klasör altında klasör açmak gibi abuk sabuk işler yapmak zorunda kalmazsınız.

Sadece yazarın adını ya da makalenin tek sözcüğünü hatırladığını durumda arama fonksiyonu ile hemen kayda ulaşabilirsiniz.

Her bir kayda notlar ekleyebilirsiniz. Hatta o kaydın yer aldığı sayfanın snapshot görüntüsü üzerinde highlight bile yapabilirsiniz. İnternet ekranını fosforlu kalemle çizmek gibi bişey. Baloncuk içine not da alabilirsiniz.

Hangi tarihte neyi indirdiğinizi ilkokuldaki taş devri- yeni çağ-yakın çağ- sırası ile sınıfın arkasındaki duvarda gösteren cetvele benzer bir şekilde, tarih cetveli halinde görüntüleyebilirsiniz. Bu sayede, literatürün gelişimi seriliverir gözlerinizin önüne.


Aklınıza gelenleri yalnız başına takılabilen (standalone) notlar olarak kaydedebilirsiniz. Zotero’daki verilerinizi değişik versiyonlar halinde export edebilir, başka bir Firefox Zotero eklentisine import edebilirsiniz. Referansları APA style, zart style, zurt style gibi şekillerde export eden Zotero özellikleri de yolda gibi duruyor. Bu da süper tabii. İnsan tez yazarken bir de yazarın soyadından sonra koymayı unuttuğu virgül için endişelenmek istemiyor canım.

En süperi de bu iş bir üniversitenin projesi ve beleş ve açık kaynak kodlu bir yazılım olması. İlköğretim öğrencilerine ders çalışsınlar diye üretilmiş konu anlatımını, soruları, bırt bızırı devletin kendi portalından beleşe sunması yerine, özel bir kurumun vitamini-minerali ayda bilmem ne kadara velilere para ile sattığı bir ülkede yaşayınca böyle hareketler çok güzel geliyor gözüme çoook!

24 Aralık 2008

Elektronik Pranga Uygulaması


Nadide mobil servis sağlayıcılarımızdan yepyeni atılımlar gelmeye devam ediyor. İşte memleketim insanlarının takıntılarını beslemeye yönelik süper bir uygulama. Bir cins elektronik pranga.

Kim nerede uygulamasının tanıtımında "aklınız sevdiklerinizde kalmasın!" diyor. Oğlum okula gitti mi? Eşim ofisten çıktı mı? hepsini bu servisten öğrenebiliyorsunuz. Online olaraktan yani. Ben servisi teknik açıdan değil, bambaşka bir taraftan ele alacağımdan, detaylar için bakınız belki kullanmak istersiniz.

3G ihalesinden hemen sonra ekranlarda peydah olan reklamda, eşinin ultrasound görüntülerine cep telefonundan bakıp, ucunda beyaz ışık görünen bir koridorun sonunda kendi kendine yumruğunu sıkıp abuk sabuk hareketler yaparken elindeki evrak/laptop çantasını sallayan(bu arada diğer elinde cep telefonu var, demek ki yumruğunu değil cep telefonunu sıkıyor) sevinen baba adayına ve doğum doktorunun odasından kameraya sırıtan anne adayına kıl olmuştum. Şimdi kim bilir ekranlarda "Acaba kocam, kızım, annem, ebem nerde?" diye sızlanan hangi reklam karakteri peydah olup da kıl edecek beni? (Bu kriz ortamında, bi kamyon para verip reklamda beni oynatırlarsa kıl olmam, mesut olurum!)

Şakası bir yana, başkalarının hayatına olan merakımızın, müdahalemizin boyutları çılgın seviyelerde dolaşırken, bu tür bir servisin gerçekten kimilerince elektronik pranga olarak kullanılabileceğini düşünüyorum. Tabiri caizse artık "eşek" kadar olan kızını, oğlunu takip eden hasta evebeynler, ilişkide güven yerine "nerde kaldın? "kiminleydin?" "neden geç kaldın?" gibi soruları temel alan hasta kadınlar/adamlar, kim bilir nasıl da atlayacaklar bu servisin üzerine. Tam bir kontrol çılgınlığı. Kim, nerede, ne yapıyor kontrol et. Oğlun kızın okulu asamasın, eşin iş çıkışı bir yere uğrayamasın. Senin bilgin dışında kimse kalmasın her şey kontrolün altında olsun. Dünya kontorlün altında olsun. Şıreydır ol inşallaaaaah!

Nerede olduğun bilgisini kimseye vermeden çıkıp, sevdiğin bir cadde ya da sokak boyunca yürümek bireysel özgürlüğünü kendinden esirgeyen teknolojik akıl, akıllı ol!

Tavsiyem, aklınız sevdiklerinizde kalmasın; başınızın içinde kalsın; kimse şıreydır olmasın.

20 Aralık 2008

Umutsuz bir nesil

Tez bitti bitiyor derken, imzalar kaldı geriye. Bu hafta fotokopidir, çıktıdır, düzeltmedir, enstitüdür diye kendimi sokaklara vurmuşken hocalarımla görüştüm. Görüştüm de ne oldu? Kendimden kovalamaya çalıştığım olumsuz ve umutsuz havanın içine düştüm! Bu manzara karşısında da dehşete düştüm.

İnsanı ikiyüzlü, şerefsiz, adi olmaya zorlayan bu çivisi çıkmış, bozuk düzen... Düzeni görmek bir dert. Uymak bir dert. Uymamak bir dert. Kendileri bu kadar umutsuzluğa düşmüşken, nasıl umutlu bir nesil yetiştirecek bu hocalar nasıl? Eğitim üzerinde oynanana oyunlara alet olmadan ayakta kalmak mümkün mü? Umudumu kaybettim, arıyorum. Sırtımızdan geçinenlerden nefret ediyorum!

26 Kasım 2008

Kamyonlar kömür taşır....


Şu kömür konusu... Bütün haber bültenlerini işgal eden ve iktidar yanlılarının başka telden, diğerlerinin başka telden çaldığı şu kömür konusu. Benim de bir iki söz edesim var.

Benim ailem de halen kömürle ısınıyor. (Doğalgaz yaksalar, evi satıp ısınmak zorunda kalırlardı herhalde.) Yaşadıkları yer, benim de doğup büyüdüğüm, Ankara’nın en eski en köklü mahallelerinden biri. Merkeze en yakın ve halen yapılaşmamış, apartmanlaşmamış tek yer. Bir rant kavgası mekanı. Belediyelerin, haritaya bakarken bile ağızlarını sulandıracak kadar üstelik. Ailem oranın en eskilerinden artık. Ankara’nın değişen çehresiyle birlikte, orada yaşayanların da profili değişti tabi. Eskiler taşındı. Yerlerini kiracılar aldı. Bir bizimkiler kaldı sayılır eskilerden. Anadolu’dan yenice göçmüş insanlar, gençler, evliler var; bekarlar var; çocuklu aileler var. Mehmet Emmiler, Hatça Teyzeler var. Ve en çok işsizler var. Durumlar biraz zor anlayacağınız. Şartlar biraz ağır.

Ve geride bıraktığımız yaklaşık 3-4 senedir annemler dışında hemen hemen hiç kimse kömür almıyor o mahallede. Belediye araçları getirip yığıyorlar kömürü kapıların önüne. Önce elinde dosya olan adamlar gelip kaydediyorlar insanları. Sonra gelip bir de soruşturyorlar. “Hmmm bakalım sizin gerçekten kömüre ihtiyacınız var mıymış? Biz sizi bir değerlendirelim!” diye burnı havada, bir karar verici edasıyla salınıyorlar ortada. Üç dört çocuklu ailelerin ev hanımı anneleri, ezilip büzülerek, “Lütfedin de verin şu kömürü.” diye kıvranarak muhatap oluyor bu adamlarla. Diğerleri de lütfediyorlar, yığıyorlar kömürleri. Elleri ayakları kara olarak taşıyor kadınlar, çocuklar... Benim de ucundan tutmuşluğum vardır hani.

Yardımlar bununla sınırlı değil. Patatesler geliyor. Soğanlar geliyor. Makarna, zeytin, peynir baklagil, şeker vb. içeren erzak kutuları geliyor. İhtiyaç yok mu? Var! Dert bu değil! Bir gururunu yıkmış güruh oluşuyor. Nasıl anlatsam? Yardım almanın yardım etmenin kutsallığından, güzelliğinden öte bir durum. Bugün yardım alan, yarın kredi kartıyla en son çıkan cep telefonundan alan bir ahali oluşuyor. Hevesten mi bütün bunlar? Öncelikler mi değişiyor? Anlamıyorum.

Bazen ben de düşünüyorum, benim babacığımın günahı ne de, herkes beleşe ısıtırken kışı, neden kömüre para verip alıyor diye. O da sonuçta bir emekli maaşı ile üniversitede çocuk okutuyor. Eskinin orta sınıfı, şimdinin...

Ve Allah kahretsin ki, bir insan kışı nasıl geçireceğini, akşama ne yiyeceğini, çocuklarını nasıl büyüteceğini düşünürken; bizi fakirleştirenlerle, kapımıza kömürü yığanların aynı adamlar olduğunu düşünecek halde olmayabiliyor. Fakirliğin derdi bu, yanında cahilliği arkadaş olarak alıp getiriyor. Hal böyle olunca okumak zor oluyor, okutmak zor oluyor. Sorgulamak mümkün olmuyor. Tam da yönetenlerin işine gelecek bir durum oluşuyor işte. Eline vur, ekmeğini al! Kömürü ver, oyunu al!

“Sıcak evinde oturanlar bu konuyla ilgili konuşmasın! Belediye başkanım fakırın halinden anlıyor!” diye bağıran Mehmet Emmilere, Hatca Teyzelere ne diyeceğimi bilemediğimden yazdım bu yazıyı. Çeşmeden akan suyu artık içemedeğinden, seni suyu satın almak zorunda bırakanlar; seni hastanenin önünde sabahın köründe beklemek zorunda bırakanlar; önce yeşil kart verip, sonra geri alanlar; meslek lisesi mezunu oğluna uygun istihdam alanını bir türlü yaratmayanlar; attığın adımdan, daha almadığın emekli maaşından kat be kat vergi alanlar; sokağındaki kaldırımı otuzbeşinci kez, gereksiz yere, yeniden yapanlar; toplu taşımayı pahalılaştırıp, 45. dakikada diğer otobüse yetişme peşinde seni nefes nefese bırakanlar; onsekiz yaşındaki kızını senin sosyal güvencen altından çıkarıp, evlenmek zorunda bırakanlar; kapına kömürü yığanlarla aynı adamlar. Meselenin özü bu!

Bazı adamların yüzleri kömürden daha kara! Nokta!

11 Kasım 2008

iskambil Kağıtlarının Esrarı


Ben jokerden nefret ederim. Ederdim! Batman’ın jokerli sahnelerinden geriye kalan ve hatta şu anda bile kulağımda çınladığını duyabildiğim o iğrenç kahkahanın ve o beyaza boyalı koca ağızlı suratın payı vardı nefretimde. İskambil Kağıtlarının Esrar'ını okumamla her şey bir anda değişti.

Lise yıllarında bir hocamızın "bunu okuyun!" baskısı yapması nedeniyle hala okumadığım Sofi'nin Dünyası’nın yazarı Jostein Gaarder'ın ilk kitabı: İskambil Kağıtlarının Esrarı.

Kitap bir baba ile oğulun seyahat hikayesi ile başlıyor. Bu tarafı ile ilk sayfalarda Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı'nı anımsattı bana. Ayrıca felsefeyi bir hikaye kurgusu içerisinde ele almasıyla da yine Zen ve Motosiklet Bakım Sanatınının kulaklarını çınlattı.

İskambil Kağıtlarının Esrarı damağımda dillere destan bir tad bıraktı. Varoluşu, tanrı kavramını, kaderi ve tesadüfleri karamsarlığa kaçmadan, kesin yargılara uğramadan, tatlı bir merak içinde sorgulayan bir kitaptı. Bütün bunları yaparken bir de masal gibi akıp gidiverdi üstelik. Bitmeseydi keşke dedim. Gizemli öyküyü oluşturan her bir sözcüğü bir kez daha okudum. Kitabı okurken de sürekli kendi çocuğuma kitabı sayfa sayfa okuduğumu hayal ettim.

Daha da fazla anlatmayacağım zaten. Her kitabın kişide yaptığı etki kişiye özel. Bu yüzden okuyunuz. Okutunuz. Joker'i bundan böyle seviniz. Gerekirse siz de bir joker olunuz!

02 Kasım 2008

Gerek Yok


Tezimin son halini hocama teslim ettim. Düzeltmeleri bekliyorum. Bu da demek oluyor ki ; artık akşamları biraz da olsa rahat edebilirim. Ama edemiyorum. Hakikaten edemiyorum. Bir rahatsızlık, bir huzursuzluktur gidiyor. Öyle ki, kendi yüzüm geriliyor zaman zaman bu gerginlikten rahatsız oluyorum. Bir kat daha geriliyorum. Bu hal bana, bizzat kendime rahatsızlık verirken, cümlelerim keskinleşiyor. Gereksiz yere tekrar eden ekholarla baş etmek zorunda kalıyorum sonraları. Söylediğim sözün keskinliğinden kendim de rahatsız olabilecek kadar empatik bir insan olmaktan nefret ediyorum. Durmaksızın somurtup homurdanan bir cins mavi yaratık kadar can sıkıcı olabiliyorum. Bu durumu tarif etmek için de bir paragraf yazı yazabiliyorum üstüne.

Eeee. Peki neden? Nedenini az çok biliyorum. Yahu bu da ilginç bir durum. İnsan psikolojisinde hiçbir durum bir diğeri ile direkt olarak ilişkili değil? Yalnışsam söyle Rabia? "İndependent variable- dependent variable" olayı yalan. Tezde de öyle çıktı zate. Bi kamyon başka başka değişken çizgifilmlerdeki otoyollar misali karışık kuruşuk biçimlerde birbiri ile bağlı. Yalnızca bir sonuç değişkeni ile karşılaşıp da; "şundandır!" diyemiyorum. Neden oldğunu da pek bilemiyorum.

Belki, bir dönem daha kapanıyor: Evet yüksek lisans hikayesi de burada bitiyor. Bir "Eee bundan sonra ne olacak?" başlıklı kaygılı dönemi yaşıyorum sanırım. Bayan kaygı kulakların çinlesiiiin! "E Ne güzle master bitiyorsa rahat et! Ne kukumav kuşu gibi düşünüp duruyorsun?diye sorulabilir. Haklısınız kaç zamandır kendime bunu anlatmaya çalışıyorum. Yapmayı ertelediğim, yapmak istediğim bir kamyon şey var sırada. Koy sıraya gerçekleştir de mi? Analitik düşünebilen ancak analitik yaşayamayanlardanım efendim. Yaşayana da kılım!

Hayatımda bir dönemin kapanması ile çalıştığım yerde Ankara Sonbaharına taş çıkaran bir yaprak dökümü yaşanmasının eş zamanlı geçekleşmesi de canımı sıkıyor. Bu yaprak dökümü gerçekleşirken değerli yöneticilermiz işgücünü, zamanını diğer bir değişler yaşamların büyükçe bir kısmını kiraladıkları çalışanlarını bir tek kez olsun bilgilendirmeye tenezzül etmediler. Bu arada kiraladıkları bu hayatların kiralarını ödemediler. Kiraladıkları yerlerden de çıkmadılar üstelik! Bu gün bizi işten çıkarırlar mı acaba? Ne biliyim? Hal böyle olunca çalışanlar, çalışamayanlara dönüştü. Zira motivaston yüzüklerin efendisidir. Ve kendisi çalışma hayatında, büyükçe bir oranda para ile kısmen de iletişimle yaratılır. Başka teoriler de var ama siz bu konu için bakınız "ekmeklerin sayısı ile köftelerin sayısı teorisi!"

E tabi insan böyle olunca zaman başa sarıyor. Noldu? Nolcek? Kurduuum teoriler çoktüüü! Adam olamadıııım adam olamadııım! İş hayatında yırtık bir kadın olamadıııım! Suratsız oldum, rahatsız oldum, husuz oldum. Ne gerek var? Gerek yok!