18 Nisan 2007

CESUR YENİ DÜNYA


"Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya "

Eser:Shakespeare-Fırtına
Çeviri : Can Yücel

Cesur Yeni Dünya” da Dünya Devleti’nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmakla (eğitim) sağlanır. Doğarak değil kuluçkadan çıkarak dünyaya gelen epsilonlar, betalar, alfalar kendilerine biçilen görevi yerine getirirler. Çalışırlar, düşünmezler. “Soma” adı verilen uyuşturucularla kendilerinden geçerler. Tüketim ve önüne gelenle düşüp kalkma olağan ve hatta erdemler sayılırken; “anne” sözcüğü müstehcendir.

“Birey duygulandığında toplum yalpalar.” Bu yüzden bireyin bireylikten uzaklaştırarak şekillendirmek, onu bu hali ile tutmak, gerektikçe uyutmak gerekmektedir. İşte tam da bu nedenden sanat tehlikelidir. Bilim yeri geldiğince sansürlenmelidir. Cesur Yeni Dünya’da yaşayanlar bu kuralları bilmelidir. Bu kurallara uymayanalar, kendilerine bir ada beğenmelidirler.

Cesur Yeni Dünya’da yaşayanlar yaşamın amacını mutluluğun sürekli kılınması olarak bilmelidirler. Yaşamın amacının bilincin yoğunlaştırılması ve arınması bilginin zenginleştirilmesi olduğunu düşünmeye yeltenmeleri önlenmeli. oyunlar oynamalılar, satın almalılar, kendilerine bakmalı kendilerini sevmeliler. Bu yeter…

İlk kez 1932 de yayınlanan kitap bir ütopyayı mı anlatıyor yoksa bugün yaşadığımız “Dünya”yı mı betimliyor dersiniz?

Toplumu, siyaseti, küreselleşmeyi, güzelliği, mutlululuğu, varlığı, bilgiyi, inancı, sanatı, eğitimi, bilimi başarılı bir kurguyla sorgulayan kitabın yazarı Aldous Huxley (ki kendisinin bir felsefeci olduğundan şüphelenmekteyim) 1963’te ölmüş. Eğer sağ olsaydı yazdıklarının bu kadar gerçek olduğu bir Dünya'nın gerçekten var oluşuna kendi bile şaşırırdı belki de…

Son söz! Mutlaka okunmalı.


07 Nisan 2007

Bir Cumartesi ve BİR ÖMÜR YETMEZ

Gelinlik, Çıkrıkçılar Yokuşu, perdeler, çeyizler, havlular, çarşılar, damatlık, spor ayakkabı, kırmızı T-shirt, Mülkiyeliler, Bira ve Sinema… Ne güzel bir Cumartesiydi yahu! Sevdiklerimle birlikte geçirdiğim çok güzel bir bu güzel Cumartesi…

Fakat gün boyu bir huzursuzluğu da kendimle birlikte taşıdım. Bu huzursuzluğu ötelemeye çalıştım. Kendimi hırpaladım. Hala da arıyorum nedenini. Bulamıyorum. Bulursam bloga da yazacağım. Bilmem! Belki kendimi biraz serbest bıraksam iyi olacak. Ya da suçu hormonlara atmalı belki…

Gelelim Ferzan Özpetek’in son filmine… “Bir Ömür Yetmez!” Film hakikaten lezizdi. Lezzetin bir kısmı o mutfaklı, büyük sofralı sahnelerden geliyorduysa da çoğu iliklerine dek irdelenen ilişkilerin, tatlı anlatımından geliyordu. Bu tatlı anlatıma gay karakterlerin yatak sahneleri dâhil değil. Ha bir de Pırlanta şarkısı!

Peki ya aldatma davası! Ah o bin yıllık konu… Sanıyorum filmde kendime en yakın bulduğum karakter Angelica’ydı. Yirmi beş yaşında evlenmeye karar vermiş bir genç kadın olarak, iki çocuklu aldatılan kadının tepkilerini bir tarafım kabul etti, bir yanım kızdı ona. “Hadi canım olmaz öyle şey!” demeye fırsat vermeyecek kader âlem bir âlem burası. Ve durmaksızın kendime hatırlatmaya çalıştığım gerçek; Angelica’nın da belki kendi kendine söylemeye çalıştığı: “Kimse mükemmel değildir! Sen de değilsin!”

Lorenzo’nun o akşamki kırmızı gömleği giydiği sahne… Kırmızı gömleğin yepyeni düğmelerini iliklerden geçerken geride bıraktığı gıcırtı… O gıcırtının bir daha asla olmaması ihtimalini bilerek yaşamak.

Fimin basın bildirisinden:

"İç dünyamızdaki değişiklikleri reddetmek, saklamak, ertelemek yerine her şeyi açıklıkla dışa vurup, yakın çevremizle yüzleşirsek ne olur?

Çevremizdeki herkes ve her şey bize değişimi önerirken biz nasıl olur da geçmişimizden asla ayrılamayız?

Ve her şeyin ötesinde, aşklar ve dostluklar için bir ömür yeterli midir?"

Düşünüyorum da yönetmen kabul gören, görmeyen her türlü ilişkiye değinmiş: kadın-erkek, erkek-erkek, karı-koca, eş-sevgili, anne-baba, anne-çocuk, baba-çocuk ve bir de dostluk! E yaşam dediğimiz de zaten bunlardan oluşan bir oyun değil mi? Film cidden yaşamın içindendi. Yaşam dediğini anlamlandırmaya bir ömür yetmeyecek ya. Biz yine de uğraşıp duralım!

Bu arada İtalyan erkekleri pek yakışıklı, Serra Yılmaz da pek tontondu söylemeden edemeyeceğim!

01 Nisan 2007

Ankara'ya olanlar...

Tamı tamına 25 yıllık bir Ankara'lıyım bugüne bugün. Ömrümün tamamını bu şehrin "göbeği" denebilecek, eski bir semtinde geçirdim. Hala eski haliyle duruyor üstelik. Bir dönem istanbul'a şiirler yazıp, atfedecek kadar aşık olmuşluğum varsa da; asıl ve vefalı yarim hep Ankara oldu. Kolay değil, bütün ilklerimi burda tattım ben. Başımın içinde sokak adlarıyla, tabelalarla hatta ağaçların çiçeklerinin rengine, binaların biçimlerine varan ayrıntılarla bezenmiş kocaman bir Ankara Haritası var. Çankaya'sından Emek'ine, Cebeci'sinden Siteler'ine, Yenimahalle'sine, Ümitköy'üne...

Bu pazar sabahı keyifle kitabını okumuş, kahvaltı keyfini gazetesini okuyup çayını yudumlayarak yapan bir Ankaralı olarak Radikal Gazetesin'nde Murat Yetkin'in yazısını görünce dayanamayıp; ben de yazmaya koyuldum.

Okul yaşantım metro inşaatlarının takibinde geçti. Kurtuluş Ortaokulu'nun pencerelerinden sarkıp devasa çukurun içinde olup bitenleri sınıfça izlerdik. Emek'teki lisemin son yıllarında o devasa çukurdan yapılan metro durağında inip kim bilir kaç kez Emek'e gidip geldim. Evimden ODTÜ'ye uzanan yol önce metro nedeniyle kapandı, daraltıldı, toza dumana bulandı. Sonra genişletildi. Sırf şu ODTÜ metrosunu kullanmak içim yüksek lisans yapıcam diyordum. Sanırım şimdi aynı nedenle doktoraya başlamam gerekecek.

Düşünüyorum da, ben üniversiteye başaladığımda Armada diye bir yer yoktu. Ben Eskişehir yolu üzerinde günümün saatlerini alan gidiş-gelişler yapıp dururken; bina yavaşça yükseldi ve oraya konuşlandı. Ben de yaklaşık 2,5 yıl kadar varlığını inkar edip ısrarla gitmedim oraya. Sonra ben de pes ettim. Ama hala sevmiyorum.

Batıkent Metro'su ilk açıldığı gün okulu asıp aynı trenle gidip gelmiş, gezmiştik. Anımsarım. O zamanki adıyla TEK'in devasa binasının 16. katından Milli Kütüphane'ye bakan staj yıllarım da aynı zamana denk geliyor sanırım. O zaman yolun orta yerinde böyle şekilsiz bir gökkuşağı viranesi yoktu. Kimbilir ne kadar uzun zamandır orayı işgal etmiş duran vinçlerin olduğu yerde pembeye çalan çiçekler açan bir süs eriği vardı. Benimde önünde çekilmiş dijital olmayan bir fotografım...

Anneannemin kocamaaan bahçesinden yol geçmesiyle çitleri içeri çekişimiz ve yol üzerinde kalan devasa armut ağacı... Ve "maske fabrikası"nın bahçesi diye tabir edilen o yerde, mantar gibi bitiveren binalar... Çıtalıyı salıverecek yer kalmadı bize, üzgünüm.

Bütün bunları neden yazdım? (Ankara'da olup bitenleri kendi yaşam öykümle birleştirerek yazmaya devam edersem bir otobiyografi bile yazabilirim sanıyorum.) Bizler büyürken bir şehrin de büyümesi kaçınılmaz. Bunu yadsımıyorum. Ama Ankara sadece büyümedi. İlk gençlik yıllarında sapkınca değerlerini yitiren bir nesli temsil edercesine, sapkınlaştı; karışıklaştı; düğümlendi; değerlerini yitirdi; sevimsizleşti. Üstelik bu sevimsizliği perdelemeye, duvarlardan akan; fıskiylerden taşan sular da yetmiyor artık. Sular yetmiyor. Ve ben de giderek ömrümü yaşadığım bu şehre olanların, artık onarılmayacak boyutlara ulaştığı gerçeğini kabullenmek zorunda kalıyorum.

ODTÜ'ye her gidişimde Eskişehir yolunun ODTÜ'yle birleştiği o kavşaktan sökülüp, geri getirilecek vaadiyle taşınan çamları sorup duruyorum. Nerdeler? Bir de yabani iğde vardı. Kızılay'dan bindiğiniz araçta eğer aracın solunda oturuyorsanız dallar pencerenize değerdi. Dalları silme serçe dolu olurdu meyve zamanı.

Bütün bir ömrü geçirdiğim şehre olanlar... Aslına bakılırsa herkesçe malum... Güneş balçıkla sıvanır mı bilmiyorum ama, bu aralar hiçbir yerde gözüme ilişmiyor Hitit Güneşi!

25 Mart 2007

Baharı Ömrümün


Bir bahar yazısı yazmasam bahçemdeki hevesli, genç bademe haksızlık etmiş olacaktım. Gönlüm el vermedi.
Bahar bayramı geldi, geçti. Saatler ileri alındı; çiçekler açtı; benim "grezyaaa" dediğim ve latince asıl adını bir türlü hatırlayamadığım, ODTÜ'nün yaprağından önce sarı çiçekler çıkaran çalıları şenlendi. Hatta geçen gün beyaz bir kelebeğin bahçedeki mor sümbüle misafir olduğunu gördüm. Şaşkın serçeler telaşla ötüşüp duruyorlardı başımın üzerinde. Kediler kiremitleri yerinden oynatan seslerle arz-ı endan ediyorlar çoktandır. Ve taze bademi görüyorum artık tezgahlarda. Daha ne olsun? Bahar geldi. Başka kanıta hacet yok!

Düşünüyorum da zaman zaman. Ben de baharını yaşıyorum ömrümün. Şarkının söylediği gibi ikincisini değil, ilkini üstelik! Çiçeklendim, meylim var meyveye durmaya. Yahu hakikaten çok seviyorum şu baharı ben galiba!

21 Mart 2007

Dünya Şiir Günü Şerefine

AVARA

anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzdeki sessizce uzardı

BİTERDİ PLAK, DİSK BOŞA DÖNERDİ.
DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ
BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN
KAÇINIRDI HERKES
SONRA BİR USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI
ANIMSIYOR MUSUN?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
asık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralara umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepenği örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüya da kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?


Murathan Mungan

Dünya şiir gününde senelerdir aklımdaki yerini hiç terketmemiş bir şiir!

07 Mart 2007

Dünya Kadınlar Günü'nde..

Evrimin blogunda yazdığı yazı beni modern dünyada kadın olmak konulu bir blog yazmaya doğru itekliyordu; 8 mart Dünya Kadınlar Günü'ne denk gelmesi de isabet oldu.

Modern dünya sendromlarından biri de bu modern dünyada kadın olma sendromu. Bir koltukta bir değil iki değil üç, belki de daha fazla karpuz taşımaya çalışma hali. Hem bakımlı olmak, hem çalışmak hem anne olmak, hem topluma karşı durmak, hem toplumun bir parçası olmak. Hem geçmişe dönük, hem günümüze yönelik bir çok kimliği birlikte taşımaya çalışmak. Bu arada alarm ışığı yanıp sönen biyolojik saatini kimselere göstermeden kapatmaya uğraşmak. Biyolojik saatin hormonlarla birlikte durmadan daha da kuvvetli çalışması. Arzular, istekler ve hayallerle boy ölçüşmeye çalışan enerji seviyesinin de üzerine tuz biber olması...

Dünya Kadınlar Günü’nde eşinden/partnerinden şiddet görmeyen, kendi parasını kazanabilen, eğitim hakkını kullanabilmiş/kullanabilen, sağlıklı ve bütün bunların sonucu olarak mutlu azınlıkta yer alan bir kadınım. Diğer çoğunlukta yer alan kadınlardan: çocuk yaşta annelerden, töre kurbanlarından, eşlerince öldürülen, boğazlanan, yaşamları çerçevelenen, ezilen, kullanılan kadınlardan da bihaber değilim üstelik. Maruz kaldığı bütün acıları ve sahip olduğu bütün ayrıcalıkları aynı şeye; “doğurganlığına” borçlu olduğunu bildiğim bir cinsin mensubu olmaktan, “kadın olmak” denen bu zor zanaatı icra etmekten mutluyum! Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

05 Mart 2007

Asıl Şimdi Başlıyoruz!


Edebiyatta adettendir; yaşam oyuna benzetilir. Kimi zaman çocukların oynadığı cinsten kimi zaman büyüklerin oynadıkları cinsten… Ama mutlaka oyun. Kuralları olan bir oyun. Oyuncuları olan bir oyun. Bir sonraki aşaması hep bilinen ve her seferinde sürprizlere gebe bir oyun.

Ben de zaman zaman yaşamı bir oyuna benzetiyorum. Bu oyunda köşe taşları var. Bu köşe taşlarını öyle bir yerleştirmeniz gerekiyor ki, sonraki aşamada üzerine koyacağınız diğer taşlar yıkılmasın; ayakta dursunlar. Oyun zor. Oyuna başlayacağınız yeri siz seçemiyorsunuz zaten; nerede, nasıl başlayacağınız zarlar tarafından belirleniyor. Sizin işiniz taşları yerleştirmek. O taşları taşımak, o taşların ağırlığını omuzlamak ve oyuna devam etmek.

Her taşın belirli bir anlamı var, ve her taş başka bir taşı koymak için yer açıyor size ya da belki yolunuzu kapatıyor. Yapabileceğiniz taşları yerleştireceğiniz yerlere karar vermek ve bu kararların sonuçlarına katlanmak. Üstelik oyun sadece kurallarla, kararlarla oynanmıyor; hislerinizle hareket etmelisiniz kimi zaman ve bir de bunu ne zaman yapacağınızı bilecek kadar derinden hissetmelisiniz! Zor oyun doğrusu.

Dedim ya en önemli taşlar köşe taşları. İşin ilginç yanı; köşe taşlarının ne zaman nasıl oyuna dâhil olacağını bilemiyorsunuz. O taşları harcayıp gitmiş de olabilirsiniz; hiç karşılaşmamış da…

Bu cumartesi, uzun zamandır köşe taşı olduğunu düşündüğüm bir taşı yerli yerine yerleştirmek yolunda bir adım attım. Sadece bir “nasılsın !” ile başlayan bir diyalogdan buralara geldik biz. Nasıl dâhil olduk birbirimizin yaşamlarına, nasıl ettik? Sevindim, heyecanlandım, uçtum! İkimiz de birbirimizin yaşamında birer köşe taşı olduk sanırım. Üzerine yeni ve sağlam taşlar ekleyerek oyuna devam… Asıl şimdi başlıyoruz! ;-)

Ayrıca, o gece babamın “hayırlı olsun” demesiyle ahaliyi alkışlamak üzere galeyâna getiren bendim! Kendi evimde misafirlere ilk kez ben servis yapmıyordum, biraz şaşkındım. İlk defa kahveleri yapmakta tuzum bulundu sadece. O gece yüzünde gülücükler açan herkese, elinden geleni ortaya koyan herkese, göbecikler atan herkese teşekkürlerimi sunarım. Bu oyunu sizlerle oynaması da pek keyifli oluyor canım!

28 Şubat 2007

Bir evlilik arifesi yazısı "Tolerans Nightingale"


Bir arkadaşım evlilik arifesinde “Biliyor musun kendi annemi bile tanıyamıyorum. Hayatta yapmaz dediğim ne varsa yapıyor” demişti. O tarihte kendisini empati kurarak anladığıma kanaat getirmiştim. Uygulama aşamasında şimdi kendisini çok daha iyi anladığıma hükmediyorum.

Evlenmek hakikaten ilginç bir olgu.Efendim “nasıl?” diye soracaksınız. Bu yazıda size bunu ifade etmeye çalışacağım.

İşin “Evliliğe karar verme” kısmı üzerine kitap bile yazılabilir bir konu. Yaşamların bir kesişim kümesinde buluşmasıyla başlayan süreç, bu iki yaşamdan bir birleşim kümesi elde etme çabasıyla devam ediyor efendim. Fakat bu sırada bu iki kümenin sınırları dışında kalan kim varsa etkimeye başllıyor ki: iş asıl orda şaşıyor.

Şükürler olsun ki, kendi kararlarını verebilen bir birey olarak yetiştim. Kendi kararlarımı verdim, veriyorum. Sorumluluğu ne ise taşıyorum. Yaşamımızın bu aşamasında hayatımı birleştirmek istediğim insanla oturup “ikimiz” ortak kararlar alabiliyoruz. Bir çubuğun ucuna takılı karagöz-hacivat imgeleriymiş gibi yaşayanlardan değiliz. Lakin yerine göre bizler de etkilenebiliyoruz.

Çünkü, tespitlerim gösteriyor ki, herkes kendi hayallerin gerçeklemek çabasında. Anneler babalar, kardeşler, gelin, damat, yakınlar, uzaklar ve hatta konu-komşu. Bu evlilik fikrine öyle bir anlam yüklenmiş, öylesine ritüelleştirilmiş ki: olay gerçekleşinceye kadar her karakter kendisine yıllar boyu bir rol biçmiş. Bu role uygun giyinmek, bu role uygun konuşmak, bu role uygun davranmak niyetiyle yola çıkılmış. E bu roller de bazı yerlerde çelişiyor, üst üste biniyor. Olay film de olmadığına göre; “mahsuscuktan” olmuyor hiçbir şey. Gerçekten canımız yanıyor.

Bu satırları niye yazdım? E bazen benim de canım yanıyor canım. Kararlarımın ve arzularımın üzerine basılıyor zaman zaman. “Tolerans Nightingale” olcam ben, olcam. Aslında başka bir blog yazsı yazacaktım. İçimden bu geldi. Bunu yazdım. Ohhhh içimi döktüm!

22 Şubat 2007

Big brother is watching you!


Dün gece itibariyle son bikaç sayfasını sonraya sakladığım, George Orwell'in 1984 adlı romanını bitirmiş bulunuyorum. Kitaptan etkilenmiş bulunuyorum. Az daha büyüyünce bir kere daha okumayı planlıyorum.

George Orwell’i 1984’ü ile değil Hayvan Çiftiği ile tanıyordum. Hangi sebepten indirdiğimi hatırlamadığım tezlerden birinde “1984’de sözü edilen dünya düzenin uygun bir eğitim biçimi”nden bahsediliyordu. (tezi bulabilirsem başlığını ve referansını buraya ekleyeceğim) Tezin ardından bu romanı okumalı diye düşünürken, sevgilim elinde kitapla oldukça etkilenmiş olarak geldi. Kitabı okuma sırası bana gelmişti.

Biten romanın ardından bu sabah işe gelirken gördüğüm bütün ilan panolarında bıyıklı bir adamın yüzünü görür gibi oldum. “Big brother is watching you!” Kitabın beni etkilemesinin nedeni sanıyorum ki: yaşadığımız hayattaki bazı olgularla, kitaptaki olguların çakışması. Yönetim biçiminden bağımsız olarak bireyin yönetimden kaynaklı yaralarına dokunan bir kitap olmuş bana kalırsa. Genllikle anti-sosyalist olarak nitelendirilen kitap, anti-kapitalist çizgiler de taşımakta. Yazarın özellikle “çiftdüşün” olarak adlandırdığı düşünce-karar sistematiği hakkında yazdıkları, bana dilimizde yaşanan çözülmeyi; ve bu çözülemenin getirdiği/getireceği olası sorunları yaşattı. Sözlerimizi, ifadelerimizi, dilimizi etkilerken aslında düşüncelerimizin de nasıl yeniden şekillendirildiğini ve bu şeklin dünya düzeninin aslında küçük bir modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz.

“Mutlu son”lara alıştırılmış bir neslin evladı olarak; mutsuz biten kitap hakkındaki görüşlerimi yazarın etkileyici bir sözü ile tamamlamak istiyorum:

“insanlar yalnızca yaşamın amacının mutluluk olmadığını düşünmeye başlayınca mutluluğa ulaşabilirler.”

18 Şubat 2007

Bu hafta neler yaptım?


(eser: Burhan Doğançay "two hearts one soul" www.lebriz.com)

Aklımda "şunu bloguma yazayım" diye dolanıp duran onlarca konu varken, blog yazılarımın arası açıldı. Bunu mazur görünüz. Çünkü bu hafta:

1-İş değişitirme kararımı iş yeri sahiplerine açıkladım, tepkileriyle uğraştım. Tatlıya bağladım.
2-İstifa ettim.
3- İş yerinden ayrılacağımı beraber çalıştığım arkadaşıma açıkladım. Hiç kolay olmadı.
4- Arkadaşlarımla ve öğrencilerimle vedalaştım, ağlaştım.
5-İnanması zor ama içimi ferahlatan, özlediğim, güzel anneannemi bana yeniden hatırlatan bir deneyim yaşadım.
6-Tango yaptım.
7- Sevgililer gününde sevgilimle güzel bir akşam geçirdim.Hediye verdim.Hediye aldım. Rakı içtim. Zevkten dört köşe oldum. (A.Ayrancı Turizm Taksinin beyefendi şöförünün sevgilimle ikimize yaptığı jest ayrıca anılmaya değer...)
8-Yeni işim için gereken evrakların peşinde koştum. (adliye, doktor, fotoğrafçı, muhtar, bankacı)
9-Master ders kayıtlarımı yapmaya çalıştım.
10-Grip oldum.
11-Evlenme teklifi aldım.
12-Evlenme teklifini kabul ettim.
13-Sevgilimle beraber alyans beğendim.
12-Babamla tartıştım.
13-Kek yaptım!

Yaşantım baş döndürücü bir hızla akıyor. Bir önceki yazıdaki karıncalar çıkıp keki yemeye başlamadan önlem almam lazım. Sonra yine görüşürüz!

13 Şubat 2007

Başıma üşüşen karıncalar

(Resim by kafası hunili. Teşekkürler!)
Şimdi farzedin ki baharmış. Kış kışlıktan şaştı bahar baharlıktan ya, yabancılamayın kendinizi. Farzedin ki daha gençsiniz: daha az kaygılı, eteklerinizi tutuşturan başka çizgili, kareli, harita metod, yuvarlanan küreden, kırmızı tren kaygılarınız var. Yuvarlanıp duran mavi yeşil küreden bihaber telaşlarınız var avuçlarınızın içinde.

Böyle bir zaman süregiderken, başınızın üzerinden bir karınca düşüyor. Huzursuz, kımıl kımıl kımıldanan bir karınca. Her şey karıncanın sakinliğinizi, dinginliğinizi yerle bir eden bir kımıltıyla teninize değmesiyle başıyor. Bir de bakıyorsunuz ki; başka karıncalar da üşüşüvermiş başınıza. bir karınca, iki karınca, derken... Başınızın üzerinde duran aynı mavi gök oysa ki. Güneş aynı edayla balkımakta. Fakat siz başınıza üşüşen karıncaların devinimine kaptırmışsız kendinizi bir kere.

Yaşadıklarımın bir cins betimlemesini sırtında taşıyor işte bu karıncalar. Nedense kendileri tek tek üşüşmüyorlar başıma ki, birini yakalayıp ondan kurtulayım; sonra diğeriyle uğraşayım. Arada da parlayan güneşe bir bakmaya fırsat bulayım. Telaşlarım bilyeler gibi eteğimden dökülsün; ışıldasın onları zevkle bir daha toplayayım.

Malum kışı yaşıyoruz ama ben farzediyorum ki hava güzel. Yirmi beş yaşımı yaşıyorum. Yaşadıklarımın belki fazlası var, belki azı. Ne tartacak bulunur, ne değerlendirecek. Bilmiyorum. Gözümü kapıyorum. Ulu bir çınarın gövdesine yaslanmışım. Bir elimde elmam var. Diğer elimde kitabım. Manzaram var, huzurum var, içime sakladım onu. Yalnızca sevdiklerimle paylaşacağım güzel bir yere. Her ne kadar yaşamda karıncalar hep kalabalık bir ordu misali tepeme üşüşselerde; huzurumu saklarken onlarla başa çıkmayı öğreniyorum yavaş yavaş.

Bir dönemi açıp bir dönemi kapatıyorum bugün. İlkokulda öğrenmiştik ya hani. İlk çağ, orta çağ yeni çağ, yakın çağ. Bilmem ki ne koymalı bu çağın adını? En iyisi ilkokul öğretmenime sormalı. Daha kim bilir ne çağlar yaşayacağım. Kulaklarımda aksak ritimli, oynak bir melodi durmadan yankılanıp duruyor. Ve bana her seferinde, "her şey çok güzel olacak" dedirten batıl inancım ritm tutuyor ona. Ben de bırakıyorum, kımıldansın dursun karıncalar. Ne yaşadıysam benim. Güzel günler benim. Elmamdan bir ısırık daha alıp, kitabımın bir sayfasını daha çeviriyorum. Başıma üşüşen karıncalara ne elmamı yar ediyorum, ne kitabımı, ne kendimi. Karınca gibi olmalı diyorum zaman zaman, çalışmalı.

09 Şubat 2007

Tepetaklak tatil!

Neden bu kadar uzun bir ara verdim yazılarıma? Çünkü tatildeydim. Sömestr tatili... Eğer Songül ve Zeynep kalıp da Trabzon’dan gelmeselerdi, eğer Ezginin Günlüğü Nefes’te konser vermeye kalkmasaydı; ömrümün en boktan sömestr tatilini geçirdim diyecektim. Sanırım yine de ömrümün en boktan sömestr tatilini geçirdim. Neden mi böyle ağır konuşuyorum? Sanırım insanın zaman zaman böyle konuşmaya da ihtiyacı oluyor. Böyle konuşunca birden Can Yücel’in sesi çınlar gibi oldu kulaklarımda.

Şu gökteki ay var ya
Şu boktan şu yarım ay
Bakarsan bakarsan bakarsan
Bi tek sözüme bakıyor benim
dolunay olmak için
O bana bakıyor
Ben ona.
O bana bakıyor
Ben ona,
Hepimiz ama
Hepimiz
Hepimiz
Bakıyoruz hep birbirimize
bakıyoruz hep bakıyoruz
ADAM olmak için hep

Ay! Ay! Ay!

O bana bakıyor
Ben ona.
O bana bakıyor
Ben ona
Canım yanarcasına
Ne zaman
Ama ne zaman olacak bu iş?


Özetle bu tatilde yine biraz Sıdıka Saka oldum. Desenli hırkamı giydim. Annem hastaydı başında bekledim. Onlarca yeni doğmuş bebek gördüm. Ve onlarca genç anne… Bu tatilde sobadan, kömürden, külden, kurumdan bi kat daha fazla nefret ettim. Çok üşüdüm. Çok sıkıldım. Çok yemek yaptım. Ve hiç kitap okuyamadım. Omzum hala ağrıyor. Hale yola koymak istediğim işleri de bir türlü hale yola koyamadım. Neyse geçer! Bu arada artık tek tük de olsa sigara içmiycem. Hey heyler tepeden dumanla kovulmuyor!

26 Ocak 2007

Blog yazmak üzerine - Medya okuryazarlığı

“Neden blog yazıyoruz?”sorusuna yanıt arayan çeşitli blog yazılarının ardından Umut’un konuya kazandırdığı sosyolojik- felsefik yaklaşıma alternatif bir yaklaşım da benden olsun istiyorum. Bir dönem dillere pelesenk olan deyişle; mademki eğitim şart, o zaman konuya bir de eğitim açısından bakalım.
İnsan olarak karşımıza çıkan her “yeni”ye direnç gösterdiğimiz bilimsel temellere dayandırılabilir bir gerçek. Böyle durumlarda genellikle iki tür yaklaşım görülüyor “kahrolsun”cular ve “yaşasın”cılar. Sanırım ben bu grubun ikisine de girmiyorum. Umutsuzluktan ve karalamadan uzak; yapıcı, yenilikçi yaklaşımlara ihtiyaç duyduğumuz kanısındayım..

Her ne kadar ülkemizde pek yaygın telaffuz edilmese de “media literacy/medya okuryazarlığı” diye bir kavram var. Basit bir mantık yürütülürse, günümüzde bilgi sadece yazılı kaynaklardan elde edilebilir durumda değil; öyleyse sadece “okuma yazma” bilmek bilgiye ulaşmamızda bize yetmiyor. Bin bir çeşit kaynaktan; farklı farklı yollarla üzerimize boca edilen bilgiyi kazanmada ve kullanmak için yeni ve farklı bir tür vasfa gereksiniyoruz. Medya okuryazarı olmak… Durumu özetleyecek olursak, “kahretsin” ya da “yaşasın” denecek bir durum yok. İlerleme var, biz de peşinden gitmek durumundayız. Kaçışımız yok.

Medya okuryazarı olmak ne demek? Yazılı ya da yazısız her türlü kaynaktan bilgiye ulaşabilmek, onu analiz edebilmek, değerlendirebilmek ve iletebilmek. Bu tanıma “critical thinking/eleştirel yaklaşım”ı da dahil etmek gerekiyor. Yani, kaynağı her ne olursa olsun bilgiyi değerlendirip onu yerinde kullanabilen bireyler olmak, böyle bireyler yetiştirmek. Ne kadar iddialı bir cümle değil mi?

Dünya’da da medya okuryazarlığının tarihi fazlaca geriye gitmiyor. İngiltere, Avustralya, Japonya medya okuryazarlığı müfredatlarının oluşturulduğu ve ilkokul seviyesinden başlanarak eğitim programlarına dahil edildiği ülkelerden bazıları. Ülkemizde de yeni yeni bu konuyla ilgili adımlar atılıyor: örneğin MEB bu konuyla ilgili bir protokol imzaladı.

Kamusal alanda birer “vatandaş” olarak eğittiğimiz, eğitmeye çalıştığımız çocuklar artık bambaşka kamusal alanlarda boy gösterecekler, yaşayacaklar. 70’lerde doğanlarla 2000’lerde doğanlar arasında sadece 30 yıl değil; görüldüğü üzere “yüzler ve binler basamağı” kadar fark var. “….elektronik medya araçlarını, yüz yüze ilişkileri sınırladığı için olumsuzlamak gerekir.” sözüne tamamen karşıt bir görüşle, yeni nesillerle yepyeni ve sağlam ilişkiler kurabilmek; elektronik medya araçlarını olumlu yönde kullanabilmek için; yapıcı görüşler ve uygulamalar ileri sürmek gerekir diyorum. Bu yolda medya okuryazarlığı uygulamalarının önem taşıdığı kanısındayım. Bu kritik önem taşıyan meselenin geleceği ve uygulanması konusunda yazılacak ve söylenecek çok şey var. Bloguma bu konuyu taşımaktan memnun, yüzümde bir tebessümle satılarıma son veriyorum. Sabırla okuyanlara da teşekkürlerimi sunuyorum!

25 Ocak 2007

"Yapabileceğimiz tek şey var: YAŞAMAK!"

İdefixe’in düzenlediği sanal kitap fuarında, alıntıların hangi kitaptan olduğunu bilen insanüstü okuyucular en sevdikleri kitap sorulduğunda; Albert Camus’un (bir türlü telaffuz edemiyorum bu soyadını) Yabancı adlı romanını sıklıkla yinelemişler. Adını çok iyi bildiğim, kendini bilmediğim kitaplar arasında yer alan eseri, çalıştığım kurumun kütüphanesinde buldum. Kırmızı bir cilt üzerine, yaldızlı bir başlıkla okudum.

“…canım bir kumsalda olmayı ve denize doğru inmeyi çekiveriyordu. Tabanlarımın altında ilk dalgaların şıpırtısını, vücudun suya girişini ve orda bulduğum kurtuluşu düşlemekle ansızın zindanımın duvarlarının birbirine ne kadar yakın olduğunu anlayıveriyordum. Ama bu birkaç ay sürdü. Sonradan, sadece tutuklu düşüncelerin sahip oldum Avluda yaptığım günlük gezintiyi veya avukatımın beni görmeye gelmesini bekliyordum. Geri kalan zamanımı da pek güzel düzenlemiştim. Sonradan sık sık düşünmüşümdür ki; eğer beni kurumuş bir ağacın gövdesi içinde, başımın üzerinde çiçek açan gökyüzünü seyretmekten öte hiçbir uğraşım olmaksızın yaşamaya zorlaşalarmış, ona da yavaş yavaş alışacakmışım. Kuşların geçmesini veya bulutların kavuşmasını bekleyecekmişim… Bu da zaten annemin bir düşüncesiydi ve sık sık da yinelerdi, sonunda her şeye alışılırmış.

“Yabancı” zihnimde netleşmeye vakit kalmadan; yaşadığım ve özlediğim bir duyguyu uyandırarak bitti. Gökyüzü turunculara, pembelere grilere bulanmıştı. Güneş tuzlu ve sakin sulara kendini bırakırken, içimizi ferahlatan bir meltem sarmıştı ortalığı. Tenim tuzluydu, tatlı bir yorgunluk ve huzur duyuyordum içimde bir yerlerde.

22 Ocak 2007

Hepsinin canı sağolsun!

Tekrarı yaşanmayacak zamanlar bunlar. Yaşadığımız her an gibi. Böyle düşünerek; neşenin, mutluluğun, umudun eteklerinden tutarak yaşamaya çabalıyorum. Çabalıyorum da ne oluyor? İşleri bir kat daha zorlaştırmaya hevesli bir ordu ile yaşıyorum, sağolsunlar! Bir bilgisayar oyununda yaşıyorum da sanki; her “level” da işler biraz daha zorlaşıyor. Mümkünse bu “level”da BONUS istiyorum.


Blogu yazarken çalan şarkı: Candan Erçetin-Canı sağolsun, merdivenli sketch-Google sketch-Up

14 Ocak 2007

Elmalı-havuçlu pazar sendromu keki

Günlerden Pazar. Final haftasının son pazarı. Ders çalışmama sendromum nüksetti. Hiç şaşırmıyorum. Bu hafta 2 kitap bitirdim. 3 film izledim. Alışveriş yaptım. Yetmedi. Final ödevlerinin 2 si bitti. Geriye kaldı biri. Pazar pazar üzerime çöreklenen uyku perisinin esiri olmamaya uğraşırken, Anıl’ın bloguna takıldım. Kekli blog yazsına güldüm önce. Sonra ben de havuçlu kek yapmaya koyuldum. Ev ahalisi uyuyordu. Bir tek bulaşık makinesinin uğultusu vardı. İklim serinceydi. Ortam müsaitti.

Önce başka bloglar gezilip bu havuçlu keke neler koymuşlar diye bir bakıldı. Kek tarifi dediğiniz şey 3 aşağı 5 yukarı aynıdır. 5 yumurtalı tarif masraflı bulundu. 3 yumurtalı kolaj bir tarif uygulandı. Tarif kolaj oldu çünkü; dolapta kendini kaybetmiş 2 havuç ve kendini kaybetmemiş 1 adet ekşi elma vardı!

Evet, yemek yapmak biraz yetenek işi doğrudur. Ama ben bu işte damak tadının ve genetiğin rol oynadığı kanısındayım. Bir de alışkanlık etkeni var ki onu kazanmaya daha çoook var. Bir de efendim yemek yapmak zorunda olma duygusunun yemekler üzerinde olumsuz etkileri olduğu kanısındayım. Çünkü zorla güzellik olmaz!



Bir de tabi “alet işler el övünür” kısmı var işin. Örneğin, sanıyorum ortaokul yıllarıma dayanan kek ve pandispanya başarısızlıklarım vardı benim. “Vardı” diyorum, zira mini fırının evimize teşrifi ile bu başarısızlıklar sona erdi. Ya da mayonez. Mikserimizden duman çıkmasıyla sonlanan bir girişimden sonra evde senelerce mayonez yapılamazdı. Ne zaman ki el blendırı geldi. Mayonez geri döndü. “kesilen mayonez nasıl yeniden tutturulur?” sorusunun cevabını da biliyorum ama onu bir başka yemek blogumda anlatayım dilerseniz sevgili izleyenler. Kalın sağlıcakla!

Elmalı-havuçlu Pazar sendromu keki:


İçindekiler(index ya da dizin de diyeblirsiniz)

-3 yumurta
-1,5 su bardağı şeker
-1 su bardağı süt
-Yarım su bardağından biraz fazla sıvı yağ
-2,5-3 su bardağı un
-1 paket kabartma tozu
-1 paket vanilya
-1 tutam tarçın (çok olunca diğer tadları bastırıyo)
-1 subardağı havuç ve ekşi elma rendesi
-1 çay bardağı iri kıyım ceviz içi
-1 tutam(evde o kadar vardı) kuru üzüm

Yapılışı: yumurta şeker ile köpüüüük köpüüüüük çırpılır. Köpüğü inmeden şeker tabağın dibinde çıtırdamayıncaya kadar çırpılır. İçine yağ ve süt katıılr. Dikkat edin sıçrıyo. Fazla karıştırılmaz. Köpük kaçmadan içine un ve kabartma tozu elekten elenerek dökülür. Unun tamamı eklenmez. Sonraaaaa diğer malzemeler de katılır. Üzümler dibe çökmesinler diye yıkanıp unlanmıştır. (Bunu da bilin canım artık!) Kıvama ve duruma göre geri kalan un da eklenir. İyiceeeee karıştırılıp, yağlanıp unlanmış kek kalıbına dökülür.(bu kısım önemli çünkü mis gibi keke kalıpta mahsur da kalabiliyor. Daha önce olmadı değil!) Önceden ısıtılmış fırında 180* derecede 50 dakika (voltaj düşükse 1 saat) pişirilir. Fırının kapağı asla açılmaz. Elde el feneriyle durum defalarca kontrol eldir. Gerekirse saat kurulur, başında beklenir. Bir kek meydana böyle gelir. Afiyet olsun!

NOT: Yaparken söylenecek şarkı: Nil Karaibrahimgil’den “sana kek yaptım.”

11 Ocak 2007

Fıstık Yeşili


Yakınlarım yakınen biliyorlar fıstık yeşiline takılmış durumdayım. Fıstık yeşili mutfak eşyaları alıyorum durmaksızın. Bu aralar ne beğensem kelimenin tam anlamıyla "fıstık gibi" oluyor dolayısıyla.

Malum mevsim kış, ortam gri. Geçen hafta sokağın köşesinde uzun zamandır varlığını koruyan ancak şeklini yitirmiş çöp varilinin yerinde bu fıstık yeşili varilleri görünce bir sevindim bir sevindim. Çocuklar gibi şendim. Belediye bile fıstık yeşilini sevidiğimi öğrenmiş. Bana jest yapmaya karar vermiş. Ben de olayı görüntüleyip blogumda yayınlamaya karar verdim.

07 Ocak 2007

Blog Yazmak Üzerine


“Bu blogu neden yazıyorum?” sorusunu ben de defalarca tartıştım kendimle. Hatta blogda bununla ilgili satırlara da yer verdim. Tartışmalar hala sürerken, Umut’un Radikal İki’den yaptığı alıntı ile yazdıkları derdimi depreştirdi. İki lafın belini kırıyorum: Buyurun:

A4 boyutunda kâğıt müsvettelerine durmaksızın yazıp dolap köşelerine atma hastalığımın iyileşmesine vesile oldu bu blog işi. Türkçe derslerinden kulağımızda yankılanan: “Yazın çeşitleri şunlardır: hikaye, masal, anı, makale, ……..” cümlesine, gelişen teknolojiyle yeni bir madde daha eklendi bana kalırsa. O da blog “web günlüğü”. Yani ilkokul Türkçe defterlerimize: "Blog: anı, makale ve eleştiri türü yazıların bir karışımı olan resimli/resimsiz web günlüğü" diye yazabiliriz artık.

Öte yandan “...sadece kendimizi gözetlemekle kalmıyor, başkalarının da bizi gözetlemesini istiyoruz." diyen Fulya Hanım haklı. İstiyoruz! Bu bizim ruhumuzda var. Kimimizde eser miktarda, kimimizde aşırı dozda ama var. Buna gözetlemek/gözetlenmek demenin uygunluğu tartışılır ancak bana kalırsa hepsi bir kendini anlatma, kendini anlamaya çalışma çabasının bir ürünü. “Kendini anlatmak”, hem kendi kendine, hem başkalarına, yazı yazmayı böylesine vazgeçilmez kılan sebeplerden birisi. Hatta sanatın var oluş sebeplerinden de birisi. Belki de en kallavisi. “Dünyayı değiştirmek için” yazan da çokça kendisi için yazıyor bana kalırsa. Evet, yazdıklarımızı değiştiriyoruz. Oynuyoruz onların üzerinde. Biraz bizden biraz hayallerden katıyoruz. “Süje”nin kendisinden bağımsız bir yazın düşünebilen var mı aranızda?

Fulya Hanım’ın yazısında hissettiğim o yeninin karşısında duvar gibi dimdik, sımsıkı kaskatı durma hali beni rahatsız etti aslına bakılırsa. Milyonları şimdiden kendine bağlamış bir iletişim aracını sert bir dille sorgulamaktan daha yapıcı bir tutuma ihtiyacımız var gibi duruyor. Örneğin blog/weblog yerine kullanacağımız (web günlüğü de olabilir yeni bir başka sözcük de) Türkçe bir sözcüğü yaygınlaştırmakla işe başlayabiliriz. Ben bu blog/web günlüğü işini çocuklara öğretmeye başladım bile.

“Buna benzer bir gösteri mekanizması orta sınıfın hayatına bu kadar hâkim olmuş muydu?” sorusu daha başka bir türlü rahatsız etti beni. Eğer bir “gösteri mekanizması” olarak kabul edilecekse, evet olmuştu: Fotoğraf. Fotoğraf makinesinin “orta sınıf”ın eline geçmesiyle; mektup zarflarının içi, salonlarda yer alan büfelerin/vitrinlerin başköşeleri ve her misafire özenle açılıp gösterilen albüm sayfaları da bana kalırsa benzer bir kendini gösterme merakının ürünüydü.

Ben de tıpkı Umut gibi olumlu tarafından bakıyorum bu işe. O Oğuz Atay örneğini vermiş. Benim Ayşe Arman örneğini çağrıştırdı bu bana. Kendi gazetemin köşesinde yazıyorum. Yarın da röportaj yayınlayacağım. Canıma değsin!

Şaka bir yana, sanal ortamda yer alan bu paylaşım ortamının, işin gücün zamanımızın çoğunu istila ettiği bu ortamda, bizleri zamandan ve mekândan bağımsız olarak birbirimize yakınlaştırdığı kanısındayım. Bu konuyu elimizde çay bardaklarıyla karşılıklı tartışmayı ben de çok isterdim elbette ancak bu pek sık mümkün olmuyor.

Siber kimliğimiz gerçek kimliğimizin bir parçası mı? Evet! Zaman zaman Google’ın bizim kopyalarımızı üreteceğine yönelik bilim-kurgusal bir endişe duysam da, internette tuttuğum günlük beni mutlu ediyor. Kenara köşeye attığım yazılarımı zorla ve yüksek sesle okuduğum yakınlarım da mutlu bu işten. “Bu cümlede anlatım bozukluğu var mıdır?” sorusunu kendi kendime yöneltip yazdıklarımı şekillendirmekten, resimlemekten keyif alıyorum. “Bizi gözetleyen başkaları” var gözüyle bakmıyorum bu işe. Tıpkı kitap okumak gibi; okur kitabı okuyabilir de, vazgeçebilir de. Yazarın yazmaktan vazgeçebileceği gibi!

04 Ocak 2007

Omuz: bursit, tendinit

Her şey omzumdaki ağrının gece ağrılarımı çalması ile başladı. Bir gece iki gece derken kendimi doktorun kapısının önünde buldum. Yazık doktor da anlamadı. Nası incittin diye sordu durdu. Valla bişey yapmadım ben dediysem de inanmadı. 3 hafta boyunca süren doktora gitmeler- gelmeler, ilaçlar-röntgenler ve MR çektirme maceraları sonucu artık bursit ve tendinitten muzdarip bir omzum olduğunu biliyorum. Ve bu rahatsızlığın bilgisayar kullnamaktan kaynaklandığını da biliyorum. Haydaaa! Şimdi kolu mu bırakıcaz, işi mi?

Tatil oldu! Dinlendireyim omzu dedim. Önlenemez olma sarma eylemi dinlenmeme engel oldu. Sırf o da değil ya neyse…

Dönemin sonu geldi yine. Bir bıkkınlıktır alıp yürüdü. Omzum bıkkın, ben ondan bıkkın. Amaaaan!

29 Aralık 2006

Mutlu yıllar- iyi bayramlar

Selamlar,
Daha önce de söylemiştim ya. Birisi hızlı ileri sarma (forward) düğmesine bastı sanki. İşte bir yıl daha bitiyor. Sürekli salınmakta olan sarkaç bir "güzele/mutluya" bir "acıya/zora" vuruyor. sanırım buna da yaşam deniyor.
Bayramları çocukken seviyordum. Artık kendilerinden çokça haz etmiyorum. Büyükleri kaybettik, çocukluğumuzu da... Bu yüzden sanırım hüzünleniyorum bayramlarda.Yeni yıllar derseniz; onlar da ayrı alem. Ama yine de bu yeni yıllarla ilgili çok sevdiğim birşey var. O da hediye almak ve hediye vermek.(Bu yeni yılda şansım tuzlu- biberlikten açıldı. Hadi hayırlısı!) Yukarıdaki resimse 2. sınıflardan bir prensesin bana hediye olarak hazırladığı bir sunumdan alıntı. Bu mesleği yaparken eldeedebileceğiniz hazzın resmidir kendisi.
Herkese mutlu bir yıl ve mutlu bayramlar!

27 Aralık 2006

8 FEMMES (8 kadın)


Bir malikhane... Ölen bir adam ve sekiz kadın. Adamın afet karısı, sakat kayınvalidesi, hat safhada arızalı baldızı, birbirinden orijinal iki kızı, eski striptizci kız kardeşi, evin sadık dadısı ve güzeller güzeli hizmetçisi … Bu adamı bu sekiz kadından hangisi öldürdü sorusuna, Agahta Christie usulü bir cevap ararken aynı zamanda tiyatro oyunu kokusuyla arz-ı endam eden bir film. Elbiseleri, fransız hanımefendisi tavırlarıyla hepsi birbirinden ilginç 8 kadın karakter ve onların entrikaları üzerine kurulu filmi izledik. Güzel kadınları ismen tanımak benim görevim olmadığından konu üzerine bilgi sahibi olanlardan sordum; öğrendim. Ama yine de bu güzel kişiliklerin adını buracıkta anma gereğini görmüyorum. Merak edenler ekşisözlüğe danışabilirler.

Özetle film bir tiyatro sahnesinden fırlamış gibiydi. Arada karakterlerin söylediği şarkılarla biraz da müzikalvari bir tat bıraktı dimağlarda. Farklıydı. Dolayısıyla unutulmayacak orijinallikte filmler listesine eklendi. Filmin sonunda aramızda geçen diyalog daha da unutulmazdı aslına bakılırsa:
D: Bir adamı öldürmek için 8 kadın yetiyormuş demek ki hayatım. Değil mi?
E: (Minik bir sessizliğin ardından) E tabi ki hayatım!
D: Aklından bir önce geçen cümleyi söyler misin hayatım?
E: Hönk. Hahahahhahha :) Hohohohoohh :)
Son sahnede gülmekten yerlere yatılır.

“Bir adamı öldürmeye değil sekiz bir kadın bile yeter!” cevabını duymadım ama duymuş kadar oldum.

18 Aralık 2006

Kanepe-"Küçük ama bizim"


Bugün başım ağrıyor. Başıma bu ağrıyı yapan uzun zamandır başımın içinde taşıyıp durduğum o kanepe değil tabi! Şimdi bu kanepe de nerden çıktı demeyin. Anlatıyorum!

İlk kez ne zaman musallat oldu bu kanepe zihnimin içindeki o yere? Bu sorunun bende bir yanıtı var mı? Sorular muallâkta. Altı yaşındaki bir kız çocuğunun ellerine ancak sığacak boyutta küçük, pembe, plastik sandalyeler, o pembe masa, o küçük saatli büfe… Bunların konuyla ilgisi var mı? Annesinin güneşli bahçe günlerinde önüne koyduğu, su dolu yeşil kapta mahsuscuktan çay içtiği bardakları, tahtadan çaydanlığını, tavasını yıkayan o küçük kız çocuğunun bunlardan haberi var mı? Bilemiyorum. O zamanlar çok uzakta kaldılar ve bir o kadar da yakınlar sanki durduğum şu yere.

O zamanlardan bu zamanlara örüle işlene özenle geldi işte bu kanepe. Yalnız da değil üstelik. Dantel perdeler, renkli nevresimler, halılar, yolluklar, içi şarap dolu kadehler, yuvarlak, özellikle yuvarlak masalar (Pembe masa da mı yuvarlaktı ne?) arkadaşlık ediyor ona. Ben de zihnimin içinde sınırları belirsiz o yerde yerleştirip duruyorum o kanepeyi, kollarım ağrısa da gücüm de yetiyor üstelik. İlginç olan bir şey var ki; kanepe hiç eskimiyor. Hiç bozulmuyor. En az hayaller kadar temiz. Onlar kadar aydınlık.

“Başkalarının da kanepesi var mı acaba? Yoksa zihninde kanepe besleyen tek ucube ben miyim?” diye düşünüp dururken, hani aklımda dönenip duran o kanepeye çok benzeyen bir başka kanepeyi, başka bir evin salonunda görmüştüm. Şaşırmıştım. Sevinmiştim. Gurbette elde, memleketten bir dostu görmüşçesine içim ısınmıştı. Üstelik o gün bu gündür içim hala sıcak.

Bu hafta sonu içimizi daha da ısıtacak bir şey yaptık! Bir ev tuttuk! Zihnimde beslediğim kanepenin bir yeri oldu ilk kez! Başımı ne zaman koysam yastığa; perdeler asılıyor camlara kendiliğinden, halılar seriliyor, yer minderlerim çıkıveriyorlar orta yere. Raflara kitaplar yerleşiyor. Bir müziktir çalmaya başlıyor. (Tango mu nedir?)

Dahası da var üstelik. Hepsini anlatmayacağım burada. Emlakçı-öğretmen teyzenin duvarındaki o küçük tabelada anlatmak istediklerimi özetliyor sanki: “Küçük ama bizim!” Siz ister buna ev deyin, ister kanepe, ister hayaller. İyisi mi siz buna sade “yaşam” deyin!

14 Aralık 2006

Benim bavulum!

Ne oldu da blog yazılarımın arası açıldı?
Çünkü; kendi tarihimin notlarını tutamayacak kadar hızlı yaşıyor hayatım. Cümleyi böyle kuruyorum; bilerek. Zira yaşamımın benden bağımsız hareket ettiği kanısındayım bu aralar. "Kader diye bir şey var mıdır?" polemiğine girmekten şiddetle kaçıyorum; bambaşka bir konuya dair yorumda bulunmak istiyorum.

Hem yaşamak hem yazmak eylemi aynı anda olmuyor. Ya yaşıyorsunuz ya yazıyorsunuz hiç olmuyor. Bu durumda yaşar gibi yazmak ve yazar gibi yaşamak seçeneklerine kalıyoruz. Ya da yazmak için yaşamak!Geride bıraktığımız hafta yazmak istediğim konulardan biri de yazmak için yaşayanlardan biri olan Orhan Pamuk’un Nobel alışıydı. Pamuk’un Nobel alışına dair yorum yapmayan bir ben kalmıştım ya; o eksiği tamamlamak gerek değil mi ama? Açıkçası kendisinin Nobel Ödülü alması beni çokça sevindirmedi. Hatta başka “mesele”lerle kesişen bir zamanlamada gelen ödül canımı sıktı. Canımı sıkan asıl konu ise kendisinin kitaplarını okuyamamamdı sanıyorum.

Pamuk’un Nobel ödülünü aldığı gün Radikal Gazetesi’nde okuduğum, “Babamın bavulu” başlıklı yazı ise bambaşka bir yerde duruyor şimdi. Altını çizmek istediğim pek çok cümle oldu yazıyı okurken. İnsan niye yazar? Sorusun cevabını ararken ; “Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır.” demiş Pamuk. Ve yazıyı babasına ilişkin hislerini apaçık edecek cümlelerle sürdürmüş. Bavulun içindeki satırlarda, “bugün babam aramızda olsun çok isterdim” diyen Pamuk’un, çocukça sevinçlerinden, gizliden kızgınlıklarından, minnettarlıklarından, utançlarından parçalar bulabiliyorsunuz. Ebeveynler çocukların içinde işte bu kadar derin izler bırakırlar demek için müthiş bir örnek! 50 küsur yaşında, dünyanın en büyük edebiyat ödünlün alırken bile, yazı yazarak ve geçimini bu yolla sağlayarak geçmiş on yılların ardından yapılan yaşama ve yazıya dair muhasebede bile (bile demek yanlış belkide), bir babanın yazdıkları, söyledikleri, hissettirdikleri dökülüyor bavulun içinden. Orhan Pamuk bana uzak bir yazar olmaktan çıkıp, vücut buluyor sanki...

Peki ya ben bavulumu açsam neler içinden neler dökülür acaba? Meraka hacet yok! Bavulun içinden dökülenleri teker teker okuyorsunuz işte. Yalnız bavul babamın değil, bizzat benim bavulum!

07 Aralık 2006

Biri bana Murphy'i getirsin!


Evet! zaman zaman Murphy kanunları işlemeye başlayabiliyor. Herşey bi anda ters gitmeye başlıyor. Ya da sağlığınızla ilgili minicik bir şey bile ters gitse herşey tepetaklak olmuş gibi olabiliyor. belki de size olmuyordur canım. Ne diye böyle genellemelre gidiyorum ki?

Bardağın dolu tarafını gör Didem! Bardağın dolutarafını gör! İç sesim durmadan konuşup, başımı şişirip duruyor. Bi sus! diyorum yok. O benden de geveze, susmak bilmiyor. Ha bir de omzuma musallat olan şu ağrı. Ağır bir yük de taşıyor değilim ya! Sırtlandığım bu her neyse; omzuma dokundu. Omzum da bana... Dün gece kallavisinden bir ağrıyla mücadele ettim! Sabah doktora gittim. Yoktu! "Doktor evde yoksunuz, ne..... oğlu .... sunuz." demek istedim kendisine.

Lakırdıyı fazla uzatmaya lüzum yok. İlk durakta durup omzumdaki şu ağrıyı ağırlıkla birlikte atmak, yeni bir yola düşmek istiyorum. Bir aralık istiyorum özetle; kısacık bir es, bir nefes!
Murphy'nin canı cehenneme! soran olursa: bardak ne tam dolu ne boş. Hep de öyle kalacak!

29 Kasım 2006

Kasım'ı bitiren şiir

Her Kasım,

Patlayıvermese hüzün üzerimize.

Bahçedeki çiçekler artsa; yetse

Ve her Kasım,

İnadına; mızıkçılık yapacasına,

Hayat üzerimize üzerimize gelmese.

Tenimiz yadırgıyor soğuğu, malum!

Bilirsiniz:

Biz bazen de bilerek unutuyoruz,

En başından beri bildiklerimizi.

Bir de üzerine şu Kasım

Tuz biber ekmese!


Sanılmasın niyetim var

Kahkahalardan elimi ayağımı çekmeye.

Biraz bahar yorgunluğu biriktirdim.

Biraz sıkıntı, ve biraz da telaş

Bir Aralık verse şu Kasım

Niyetim var umutları serpiştirmeye.

D.A(30 Kasım 2006)


27 Kasım 2006

Öğretmenlerime selam...

Öğretmenler Günü'nde yazmadım. Niye? Fasulyedenim ben fasulyeden. Ya içindesindir çemberin ya da dışındaaaaa yer alacaksııın! Yok efendim ben tam üstündeyim. Ne içine düşebiliyorum; ne dışına. Bi yerde bi yanlışlık oldu olmasına da nerde? Gidip hiç görmemeliydim o YİBO'larda geceleri nöbet tutan öğretmenleri. Ya da hiç haberdar olmamalıydım çocukları kurtarıp kendi yanan meslektaşlarımdan. Durduğum yerden onlara meslektaş deyince bir haksızlık yapıyormuşum gibi oluyor. Eveeet çocuklar "geri al" a basın ve bu bahsi artık kapatalım.

Bugün ülkenin iyi üniversitelerinden mezun olmuş insanlara bir bakın. Doktorlara, mühendislere bir sorun. Çoğunun anne ve/veya babalarının öğretmen olduklarını göreceksiniz. Şaşırmayacaksınız. Giderek eskiyen mesleki değerlerle bugünkü öğretmenlerin çocuklarına ne olacak dersiniz? İdealizmini yitirmiş bir nesil olarak nelere gebeyiz dersiniz?

Sözü fazla uzatmayacağım. Mesleğini hakkını vererek yapan bütün öğretmenlere selam olsun! Ellerinden öpüyorum. Kabanımın düğmelerini tek tek ilikleyen birinci sınıf öğretmenime ve ilk dolma kalemimi hediye eden Türkçe öğretmenime ve yaşamımdaki ilk türküyü (oy bahçenize-Giresun) bana öğreten sınıf öğretmenime ve ..... Hepsine selam olsun!

20 Kasım 2006

MARINE THEORY

Geçtiğimiz henüz üniversitenin koruyucu kollarında yaşamını sürdüren bir arkadaşımla konuşurken su yüzüne çıktı teori. Marine theory!

Gençlik, deli-kanlılık; üzerinde ter damlarlıyla sıkılmış bir pazı gibi, genç, sıcak, güçlü ve sert. Bir bisikleti korkusuzca yokuş aşağı sürercesine hızlı, ve tehlikeli, ve bi o kadar da zevkli. Durduğum bu yerden korkarak, gözlerini kaçıran bakışlarla bakmak istemiyorum yaşlılığa. Değil mi ki yaşam, durmaksızın öğrenmek? Değil mi ki kazandığın deneyimlerin bir toplamısın? O vakit:
“Marine olarak yaşlanmak istiyorum!”

Binbir çeşit “marine” yolu var. Her yemek için, her tür için ayrı. Her biri için başka başka baharatlar tavsiye ediliyor. Üstelik her usta da farklı süreler öneriyor. Farklı sıcaklıklar, farklı koşullar. Tek ortak nokta şu ki biraz acıdan katılıyor sosun içerisine biraz tatlıdan. Bu da yetmiyor yeterince beklemek gerekiyor. Diğer bir değişle zaman

Ne olmak istiyorsunuz diyenlere verecek kısa bir cevabım var efendim! Marine olmak istiyorum. Acı sostan elimizde mevcut, tabak desen altın yaldızlısından değilse de idare ediyorum. Baharat deseniz elimle topluyorum onları, hazır ediyorum. Şöyle halis zeytinyağı da olursa değmeyin keyfime. Zamanı geldiğinde damaklarda yumuşacık, ılık, unutulmaz nefasette bir tad bırakmak istiyorum. Kendi damağımda hissettiğim o nefis tadla birlikte. Yaşama dair duruşu bir yemek tarifiyle analoji kurarak açıklamak bana ve benim gibi yaşamı da yemeği de sevenlere özgü bir seçim olsa gerek.

Marine sözcüğü deniz ile ilgili denize ait anlamına gelmektedir. Bu da teorinin güzelliğine güzellik katan bir başka analojidir.

Teoriyi yararlı, gerekli, gereksiz, bilimsellikten uzak bulanlar olacaktır. Ne alakası var? diyen de çıkabilir. Hepsini anlayışla karşılıyorum. Bu da benim teorim. Yorumlarınıza daima açığız efendim!

19 Kasım 2006

Yenice Yolları


Cengiz Özkan "Gelin" albümünde çok sade bir şekilde okumuş türküyü. Başa sarıp sarıp dinliyorum. ne güzel türküdür. Çok mu özledim türkü söylemeyi nedir? hayatımın bi yerinde olmalı bu şarkı-türkü hadisesi. Olmazsa olmuyor. Özlüyorum.
Türküye bu kadar takılınca açtım notalarına baktım. Siz de bakın. Bu kadar az notayla, ve bu adar sade sözlerle böyle bir güzellik. Halk sanatının konuştuğu yer işte. Gerçek ve içten. Söylenecek söz yok üzerine. Ben türküyü söyleyeyim en iyisi!

Yenice yolları bükülür gider
Zülüf ak gerdana dökülür gider
Yiğidin sevdiği güzel olursa
Ömrü arkasından sökülür gider
Kırmızı gül olsan har olamazsın
Azrail olsan can alamazsın
Dünyayı kalbura koysan elesen
Sen de benim gibi yar bulamazsın

16 Kasım 2006

Hayati bir mesele-EĞİTİM

Aslında bu yazıyı Radikal Genç'e yollamıştım. Sıklıkla değişen sıcak ülke gündeminde, gazete sayfalarında yayınlanmaya değer bir yer bulamadı kendine. Blogumda geç de olsa bir yer edinmeyi hak ediyor bence. Çünkü eğitim dediğimiz hayati bir mesele. Değil mi yoksa?

İsmet Berkan 02.06.2006 tarihli Radikal’deki yazısında eşitsizliğe kalıcı çözüm olarak eğitim’i göstermiş. “Süleyman Demirel, Isparta'nın bir köyünde dünyaya geldi. Onu Isparta'nın köyünden devletin zirvesine kadar taşıyan şey, aldığı eğitimdi. Süleyman Demirel gibi binlerce başarı öyküsü bulmak mümkün Türkiye'de. Hepsinde ortak yön, eğitim” demiş.

Ne yazık ki bu konuda kendisi kadar olumlu görüşler besleyemiyorum bu günlerde. Doksanlarda Anadolu’nun bir köyünde ya da kasabasında dünyaya gelmiş bir çocuğun devlet okullarında okuyup, bambaşka şartlarda ve bambaşka şanslarla dünyaya gelmiş akranlarıyla eğitim hususunda bir noktada eşitlenebileceğe hiç mi hiç inancım yok.

ÖSS gibi eğitimin kocaman bir yarasının bağrında, biraz da mecburi olarak seçtiğim eğitim fakültesinden mezun olmuş ve artık mecburi/tesadüfî olmaksızın kendini “eğitimci” olarak gören biri olarak, içimde barındırdığım çelişki yetmezmiş gibi; başka çelişkilere de imza atıyorum. Nasıl mı? İlköğretim okullarına yardım eden bir vakıf ile birlikte çalışıp, çocuklara “okuyun!” diyorum. “Bunu yapabilirsiniz!” diyorum. “Güçlü olun, bakın Hüseyin Yılmaz gibi köyden çıkıp dünyaca ünlü bir fizikçi olabilirsiniz. Neden olmasın?” diyorum. Kendi söylediğim sözlere en çok kendim inanarak.

Bu çocuklara çalışma azmi aşılamak; “okuyun!” demek doğru ve güzel geliyor bana. En azından elinizin bir omza dokunması o yaşamlarda farklılık yaratıyor. Ama ne yazık ki, plastik bir şekerin aslında var olmayan lezzetini vaat ettiğimizi düşünüyorum kimi zaman. Pek bir canım sıkılıyor. Neden mi? Söyleyin bana, iyi bir okulu bitirince bile, iş bulma aşamasında “torpil”ler uçuşmuyor mu etrafımızda? Köyünde çapa yapan anne babanın torpilini tercih eden var mı aranızda? Ya da kaç tane kurum, kaç tane şirket doğru düzgün burs veriyor söylesenize? Ya da bu burslardan kaçı doğru ellere ulaşıyor? Yarı zamanlı iş bulma sevdasıyla yanıp tutuştuğum günler dün gibi aklımda. Kitapçı raflarına, kasap önlerindeki aç kediler misali bakan gençlerden biri de bendim. Devlet okulunda okumuştum. Üstelik Başkent’in göbeğinde doğmuştum.

Bir yandan okumak, kendini geliştirmek, bilgiler deneyimler sahibi olmak, Diğer yandan hobileri olan, yaşamı mutlukla yaşamayı bilen bir birey olmak. Kendi yaşamını kurmak, kimselerin üstüne basmadan… "Bir ağaç gibi tek ve gür ve bir orman kardeşçesine yaşayabilecek" güçte bir insan olmak. Bütün bunları yaşayabilecekleri bir gelecek bırakabilecek miyiz dersiniz çocuklarımıza? Karamsar olmaya gücüm de yok niyetim de… Sadece bilmiyorum.

Bunca kargaşa, yaşam kavgası, eşitsizlik içinde; azimle, hırsla, akılla ve biraz destekle Süleyman Demirel gibi örnekler çıkıyor. Arkası da gelecek bir ihtimal. Bu beni sevindiriyor yine de sormadan edemiyorum: “Peki ya diğerleri?” Çok kalabalığız! Çok genç, çok küçük, çok korunmasız ve çok kalabalığız. Ortaöğretim kurumları seçme (OKS) sınavına bu yıl 3 milyon çocuğun gireceğini düşünüyorum da; geriye bir tek son söz söylemek kalıyor: Eğitim işini elinde tutanlar! Lütfen siyasi hırslarınızı, saçma sapan kavgalarınızı bir yana bırakıp, çözüme yönelik adımlar atmaya başlayın. Aldığınız kararlarla yaşamları yap-boz tahtasına dönen milyonların sorumluğunu omuzlarınızda taşıdığınızı unutmayın. Bir türlü istihdam etmeyi beceremediğiniz binlerce genç öğretmenin henüz yanan çalışma azimleri sönmeden yapacak çok işiniz var!

Fotograf için teşekkürler!

İLKYAR(ilköğretim Okullarına Yardım Vakfı)

14 Kasım 2006

Her ölüm erken ölümdür!

Yaşama dair bir şeyler yazacaktım. Kafama koymuştum. Ama dün sabah yaşadığım şokun ardından yaşama pek de uzak olmayan bir konu hakkında yazmak düştü bana. Ölüme dair yazmak…

Üniversite biteli henüz iki yıl olmadı. Bölüm arkadaşlarımın mail gönderdikleri gruba, yaşadığımız dönem itibariyle, sıkça “evleniyorum”, “nişanlanıyorum”, “tayinim çıktı”, “askere gidiyorum” başlıklı mailler geliyordu. Dün “vefat” başlıklı bir mail geldi. İnanmak istemedim. Hala da pek inanmış sayılmam hani.

Bahaneyi Kasım’a bulmak istiyorum. Ölümler pek bir sık geliyor sonbahar vakti. Ya da ne bileyim daha bir hüzünle. Yaprak dökümü yaşanıyor. Ve kafamda Cemal Süreyya’nın dizeleri yankılanıp duruyor:

…..
her ölüm erken ölümdür
biliyorum tanrım.

ama, ayrıca, aldığın şu hayat
fena değildir...

üstü kalsın...

Söz bitiyor. Sebepler boş, bahaneler inandırıcılıktan uzak. Son diyebildiğim:

Mehmet mekanın cennet olsun arkadaşım!

12 Kasım 2006

Tiyatro Festivali duyurusu


Duygulu bir 10 Kasım geride kaldı. Ve Ankara'yı doldurup taşıran bir kalabalıkla Bülent Ecevit'in cenazesine sahiplik eden bir 11 Kasım. 12 Kasım sabaha karşı bir depremle sarsıldık. Hiçbirine dair yazmayacağım. Tiyatro'ya dair yazacağım.

Henüz ortaokula gitmekte olduğum yıllar. Küçük amcamla birlikte dedemden harçlık kopardığımız nadide bir gün. Bir yaz günü. Yüksel Caddesi'nde içilen vişne sularının ardından şimdi yerinde yeller esmekte olan Yeni Sahne'nin yolu tutulur. Aylardan sanırım Ağustostur. Kapıda Devlet Tiyatroları perdelerini Ekim'de açacak yazısı görülür. Harçlık da tiyatro da hikaye olur o gün. Hayal kırıklıkları Tuna Caddesine serpilerek eve geri dönülür. O günden sonra devlet tiyatrolarına gitmeye özen gösterilir. Hatta Opera Sahnesi'nde sergilelen 3 saatlik bir oyunu balkonun en arka sırasında izlerken uyumama rekoruna imza atmışlığım bile var.

"Tiyatronun sezonu kıştır." gerçeğini oldukça erken öğrenmeme rağmen geçen kış annemle yaşadığımız tiyatro macerasını blogumda yayınlamıştım. Yeni maceralara yelken açmaya niyetim var. En çok merak ettiğim oyunlardan biri 24 Kasım öğretmenler gününe denk geliyor olsa da 11. Ankara Tiyatro Festivali'nde bir oyun görmeli diyorum ben. Mesela Oyun Atöleyesi'nin Hırçın Kız'ı olabilir. Ankara kışında tiyatro macerası yaşamak isteyen heveslilere duyurulur.

Ha bir de Caz Festivali var. Onun duyurusunu Umut yapar diye bekliyorum ;)

07 Kasım 2006

Erken gelen kış- geç kalan yazı

En son 1 kasım tarihinde iki satır karalamışım blog sayfalarına. O günden beri yazayım diyorum ama şartlar bir türlü müsade etmiyor. Voltajda meydana gelen iniş çıkışlar nedeniyle sekteye uğrayan internet bağlantım; bilgisayarımın voltajdan mütevellit kendini restart etme hastalığına kapılması;soğuğun bastırması; derslerin bastırması... Liste uzayıp gitmekte...

Aslında fotograf makinesinde bir de ucundan buz sarkan asma yaprağı foftografım var. Blog sayfası için özel olarak hazırladım onu. Odamın penceresinden soğuğu içeri alarak özenle çektim fotografı üstelik. Fakat bilgisayarımın fotograf makinesini tanımama problemi nedeniyle mahsur kaldı fotografcık oracıkta. Ben size durumu özetleyeyim; kar bu yıl yapraklar dökülmeden evvel yağdı. Acelesi vardı demek ki... Penceremin önündeki asmanın üzerini doldurdu. Yere bir tane düşmememcesine asılı kadı çardakta. Güneş açtıkça; asma yapraklarında uzun ve ince belirmeye başladı. Işıl ışıl.. Ankara'da yaşayanların bildiği üzere pazartesi sabahı yollara serildi buzlar. Biraz erken, soğuk, eziyetli biraz da kabullendik kendilerini.

Soğuğun, derslerin, sınavların, sorumlukların, hastalıkların, ölümlerin, zorlukların katmerlenerek geldiği mevsimdir kış. Hep söylerim, yazın sıcağı kışın soğuğundan adaletlidir diye. Bu soğukta yaşamak için, ısınmak için savaş veren insanlar olduğu biliyorum. Sabır diliyorum onlara. Kışı geride bırakmak için bana da sabır gerek ayrıca. Yeşil atkı ördüm, sarınıyorum. Bir de ya sabııır çekiyorum. Bu yazıyı geç de olsa burda bitiriyorum.

01 Kasım 2006

if (ben+hayat)= So what?

ODTU'den dönüş yolu epeyce uzun sürdü dün akşam. Şöyle bir düşündüm de ömrümün epeyce bir kısmını okul yoluna döktüm ben. Yolumu bulmak için, geri dönerken toplayacağım o ekmek kırıntısı zamanları. Karnım doyacak.

Yine dün akşam, hangi akranımla/arkadaşımla iki çift laf etsem konu hep aynı yerlere geldi. İştir, bulması zordur! Soysal güvencedir; şükredelim! Yüksek lisanstır; neden yapıldığı meçhuldür! İkili ilişkilerdir; “hayırlısı”dır! Evliliktir, o da hayırlısıdır!

Bütün bu sohbetlerin içerisinde sıklıkla düşündüğüm bir konuya takıldı zihnim. Bize yaşamayı öğretenler bir aşamadır koymuşlar bellek haritamıza. Yaşam aşmalardan oluşuyor sanki. Merdivenler var üst üste. Önce birine çık! Sonra ötekine! Bir adım yukarıda bir basamak daha edin kendine! Bir daha! Bir daha!

Bütün bu emir kipi aşamaların da her biri birer koşul cümlesine bağlı üstelik. Programlama dilleri derslerimi anımsatan cümleler:

if (master=true) and if (askerlik=true) and if (iş=true) and if (para=true) and if sosyal (güvenlik=true) then ????

Soru işaret tabi! Hem de kocamanından. Ben diyeyim 36 punto siz deyin 72 punto. Ne olacak bütün bunlar “true” olunca. Başımız göğe mi erecek? Aynı zamanda count down to döngüsü çalışıyor. Zaman efendim zaman. Akıp geçiyor. Bir sonraki hedefe ulaşmak üzere programlanarak öğrendik yürümeyi. Ve şimdi öğrenmemiz gereken bir şey daha var. Aşamalardan kurtulup, yaşamaya bakmak. count down to döngüsü sona varmadan...

Hemen hemen bütün derslerimde karşıma çıktığı üzere sonuç odaklı değil süreç odaklı olmaktan söz ediyorum. Çünkü sonuç denen o her neyse, her yerde aynı gibi duruyor. Sonuç denen kül de olabilir, bir avuç toprak da… Nede olsa, baki kalan bu kubbede bir hoş sada!

Repeat function(life) until x= (“fin”or “the end”or “son”)

27 Ekim 2006

www.sidikasaka.com

Artık benim de bir alan adım var! Bunun için Umut'a teşekkürlerimi sunuyorum. Herşey Ahmet'in nişanlıya alan adı almasıyla başladı. Kendi ismini taşıyan mercedes marka araba hesabı. Bu bilişsel jeste ithafen yazdığım ileti Umut'u harekete geçirdi. Sonuç olarak "www.sidikasaka.com" adresi benim oldu! Çok hoşuma gitti çoook!

Gerçi Didem Avdan/Sıdıka Saka ikilemi giderek Emile Ajar/Romain Gary ikilemine benzer karışık bir hal alıyor. Umarım Atilla Atalay telif hakkı falan istemez. Malum Sıdıka orta direk bir aileye mensup. Telif hakkı ödeyemez. Hem Samim küplere biner sonra.

25 Ekim 2006

FARKLI bir şeker bayramı blogu!


Bayram geldi de geçti bile. Bloguma bir bayram yazısı eklemeyi düşünürken vazgeçtim. Her türlü medya ile bizlere yüklenen ah o eski bayramlar tadından başka birşey vermeyecekti yazdıklarım. Caydım. Hatırlamak, hatılanmak, tatlılar almak, tatlı sohbetler etmekse niyet; adı bayramsa, seyransa her neyse... Kutlu olsun!

Bayramdan tamamen bağımsız adledilebilecek/adeledilemeyecek bir konu ile karşınızdayım. "Tektipleşme". Evet tektipleşme. Çoğalan çeşitlenen medyaya bilgiye inat tektipleşme. Vitrinlere bir bakın isterseniz şöyle; başınızı çevirip caddede yürüyen genç kızlara, genç adamlara bir bakın! Geçen haftalarda gittiğim film festivalinde de bir baktım, orada da aynı manzara. Aynı tornadan çıkmışcasına birbirine benzeyen insanlar, üniforma giymiş gibiler. Gibiyiz.

Farklı olanı aforoz etmek gibi bir toplumsal haslalığımız var. Yalan mı? Doğru bildiğimiz yoldan gitmeyeneleri önce döndürmeye çalışıyoruz, sonra bağırıp çağıırıyoruz. Artan bir şiddetle yaptırımlarımız değişiyor. Yerine göre yiyecekmiş gibi ifadelerle bakıyoruz. Yerine göre görmezden geliyoruz; ama hep bir karşı duruşumuz, istemez halimiz tavrımız var farklı olana.

Yeni tanışan inansların birbirlerindeki ortak noktaları fark ettikleri deneylerle sabit bir gerçektir. Sonra sonra farklılıklar ortaya çıkmaya başlar. Oysa farklar baştan da vardır, göze sonradan batar. Hadi ikili ilşkileri bir kenara bırakalım; aynı yaş gurubunda aynı hayat devresinde yaşayan her insanın kek kalıbından çıkarcasına aynı model bir yaşamı sürdürmesi mümkün müdür efendim? Dayatmayın! Mümkün değildir! El yazısı diye birşey var. Her yaşam kendi yazısını farklı fontlarda yazar.

Değerli büyüklerim, sevgili küçüklerim. Yaş gurubunuzu göze alarak elinizden, gözünüzden yanağınızdan değişik değişik öperim. Bayramınızı kutlar, selam ederim. Ancak, lütfen farklı bir pencereden bakanın manzarasınında manzara olduğunu zaman zaman da olsa kabul edin. Her pencere ille caddeyi görecek değil ya canım, belki ben arka bahçedeki vişne ağacını göreceğim.

Çeşidiyle, rengiyle, delisiyle akıllısıyla güzel bu hayat. Yürüyenleri durdurmayın, çölme takmaya çalışmayın, duranları dürtmeyin tanrı aşkına! Bakın şeker tabağındaki badem şekerleri bile rengarenk ve bambaşka boyutlarda! Oturun bayram tatlınızı yeyin! Benden fırça yemeyin!

19 Ekim 2006

Kışa serzenişler!


Yazdan kalan bir fotografla başladım söze (Gözlükler Ayşe Arman'a özendiğimden değil!). Özledim de ondan. Yazı şimdiden özledim. İşte kış geldi. İnkar etmelim şimdi. Kasımın eli kulağında. Pat deyip patlayıverecek kasımpatılar penceremin ucunda. Yalana dolana gerek yok! Alınan alınsın, kırılan kırlsın sevmiyorum kışı, yazı seviyorum arkadaşlar yazı. Güzel bir yaz geçirdim avuntum büyük de ondan duruyorum böyle mağrur soğuğun önünde. Ha bir de dururken burnumu çekiyorum. Kıştan hatıra gribimin hediyesi.

Kış dediğin acımasız mevsim. Hikaye gerisi. Güne gözlerimi açıyorum. Bir de ne göreyim? Bir loş, bir karanlık ortalık. İki gün sonra saatlerin ileri alınmasıyla durumlar tersine dönecek. Bu kez de işten çıkışlarımızda karanlık üstümüzü örtecek. Bünyeye az alınan ışığın çağırdığı heyheyler tepemdekiler sanıyorum. Ben sabahları güneşle uyanmak istiyorum!

Mevsimlerden birine üvey evlat muamelesi yapan, şikayetçi huzursuz bir insanoğlu duruşu bu bendeki, farkındayım. Yine de kış gelmeden fıstık yeşili bir atkı ördüm kendime. Severek de üstelik. Yeşil atkımı seviyorum da, çalışırken mouse tutan parmaklarımın üşümesi halini bir türlü içime sindiremiyorum. Yeşil atkıyı seviyorum, soğuğu sevmiyorum!

Çorap üzeri patik, kazak üzeri hırka, yorgan üzeri battaniye gibi çeşitli uygulamlarla şenlenen kış aylarında; soba üzeri kestane kebap, soba üzeri demli çay, soba üzeri çamaşır askısı gibi sıdıkavari ve şirin uygulamalar da oluyor. Lakin bu uygulamalar nostaljisi yapıldığında güzel arkadaşlar. Kömür dolu soba kovasıyla cebelleşirken değil.

Odamın kendini Bodrum, Datça, Kaş ya da benzeri güzide bir sahil kentinde yazlık sandığı, kışları öyle pek de işe yarar bir yer olmadığı göz önüne alınırsa; dışarıda lapa lapa kar yağarken içeride şortla gezilecek denli sıcak bir ev istiyor olmam da şaşırtıcı değil sanırım. İstiyorum! "Bir evi sıcak yapan sadece merkezi sistem değildir!" bunun da farkındayım üstelik. Yaz gibisinden isityorum arkadaşlar! İç açanından, üşütmeyeninden, ruh dinlendireninden, huzurlusundan, sevinçlisinden, çiçeklisinden, müziklisinden, neşelisinden... Mümkünse!

17 Ekim 2006

Bu kaçıncı İstanbul'lu blog dersiniz?


Yine bir İstanbullu blog yazıyorum. Çünkü hafta sonu İstanbul'daydım. Üstün zekalı çocukların eğitimi ile ilgili bir konferansta idim. Konferans ile ilgili söyleyeceklerimi bir kenara ayırıyorum. İstanbul'un nemli ve serin havasıyla palazlanan gribim canıma okuyor. İstanbul gezisinde de canımı sıktı ama; bu Galata Kulesi'nden güneşin batışını izlememe, vapurda sigara tüttürmeme, kahve keyifleri yapmama, Leb-i Derya'da muheteşem bir ortamda akşam yemeği yememe engel olamadı. Bu güzide mekanı dimağımıza kazandıran sevgili Ceren'e sonsuz teşekkürler. Dileyenler mekanı "www.lebiderya.com" adresine tıklayarak tanıyabiliriler.

Gelelim cebimizde sakladığımız seminer konusuna. Semineri veren Dünya'nın en zeki kadını olarak haber olan Nadia Camukova'ydı. Kendi hayatından yola çıkarak üstün zekalı çocukların nasıl belirlenmesi, onlara nasıl yaklaşılması gerektiğine dair aydınlatıcı bilgiler verdi. Özellikle ilk 4-5 yılda şekillenen insan beyni için okul öncesinin ne kadar önemli olduğunu anlattı. Nadia'nın anlattıklarının yanı sıra Türklüğü ve Türkleri ön plana çıkaran duruşu ve en çok da hayat hikayesi etkiledi beni. Einstein ölçeğine göre 200 IQ'lu bir insan olarak okuduğu hiçbir şeyi unutmaması 23 yaşında beyin kanaması geçirmesinin nedeni olarak görülüyor. 23 yaşındaki bu tatsız olay nedeniyle profesörlüğünü 25 yaşında gecikmeli olarak! almış. Bildiği dilleri bir yana bıraktım, ki sunumu mükemmel bir Türkçeyle yaptı, "yeni bir dil öğrenmem en çok 2 ayımı alır." diyor. Gerisini bırakın da en çok bu kısmı kıskandım.

3 yaşında ilkokula başlayan ve sınıf atlayan, 17 yaşında tıp doktoru diploması alan, tarih ve filoloji profesörü olan bu 1976 Moskova doğumlu dahinin biraz da hitabet yeteneği etkiledi bizi sanıyorum. Eğitimciler olarak sadece bugünü değil gelecek yıllrın 2050'lerin sorumluluğunu taşıdığımızı bizlere hatırlattı. Zekayı parçalara bölen çoklu zeka kuramını yerden yere vurdu. Eğitim konusunda sürekli 1'den başlayan ve yerinde sayan ve batı'yı çokca takip, bolca taklit eden tutumumuzu kibarca eleştirdi. Ve zekayı tanımladı:
"Herhangi bir konuda problem çözme, aynı konu üzerinde yeni problemler bulma yeteneğidir!"

Benim önerim ise şu: hiçbir konuda, kimselerin başına problem çıkarmayın arkadaşlar!

11 Ekim 2006

1 Güz, 2 film, kaç hayat?


Dün gece Ankara’ya güzün gelmesiyle palazlanan festivallerden birinde aldık soluğu. Sinema meraklısı dostum Okan’la. Aynı akşam arka arkaya iki filmi izledik. Üstelik sıkılmadan keyifle…

Filmlerden ilki: “Bakire ve Hamile” Türkçe ismiyle, orijinal adıyla “Quiceanera”ydı. Fatih Akın’ın Almanca-Türkçe iki dilli filmlerini anımsatan bir yapıyla İngilizce-İspanyolca olarak çekilen film bir bağımsız Amerikan sineması örneğiydi. Son dönemde izlediğim her Hollywood filminden damağımda hoşlanmadığım bir tadla ayrılan ben; bağımısız sinemanın lezzetinden memnun çıktım salondan. Din, benlik, göçmenlik, ırkçılık, zenginlik, fakirlik, eşcinsellik, çifte-kültürlülük konularına, aile-çocuk, toplum-gençlik ilişkilerine bir yaraya parmak basar gibi dokundu geçti film. 15 Yaşında hem bakire, hem de hamile bir kız çocuğunun pembe elbisesi kadar tatlı esprileri vardı üstelik. Güldürdü bizleri. Bana kalırsa film gösterime girince, bir bardak sıcak çikolatayı avucumuza alıp çekinmeden gitmeli filme. Ha bir de mümkünse filmin müziklerini edinip dinlemeli, zira koltuğumdan kalkmak yerine; dans etmeye başladım filmin bitiminde. İkinci film ise İtalyan yapımı bir filmdi. Yönetmen Nanni Moretti’nin söylemek istediklerini, yarattığı yönetmen Brunu Bonomo’nun dilinde anlatıp; Bruno’nun yaşamında soluk aldırdığını söylersem yanılmış olmam sanıyorum. “Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar!” diyen yazarı (kim söylemişti bunu?) destekler bir duruşla, yaşamının ağlarını ören her ilişkide bir düğümle yüzleşen yönetmen Bruno, yine de söylemek istediklerini haykırırcasına söyler. Herkesin kendi gemisini yürütmeye çalıştığı bu dünyaya yaptığı gönderme yerini bulur. Üstelik, herkesin kendi gemisi/yatı/takası olsa da; "I can’t take my eyes off you" diyecek birisi vardır. Ne bileyim!Belki de lafı bu kadar uzatmaya gerek yoktur. Her şey bir küçük bir oyuncak parçasında kendi anlamını bulacaktır.

Üçüncü filmse Ankapol sinemasında bizim çektiğimizdi belki... Ben filme bir arkadaşımla geldim. Birkaç yıl önce Kavaklıdere Sineması'ndaki başka bir festival filmine koşarak yetiştiğim başka arkadaşlarım da oradalardı aynı gün. Aynı yerde. Fakat ne yazık ki; başka başka koltuklarda başka başka filmler izledik, başka başka vakitlerde ve bambaşka insanlar olarak. Söze noktayı koyacak lafı Muzaffer etti: “Hayat işte!”

07 Ekim 2006

Yazmak üzerine...


Bu blogu neden yazıyorum? Zamanla değişen anlamlar yükleniyor kendisine. An geliyor köşe yazılarımı yazığım platform oluyor; an geliyor dostlarla, arkadaşlarla hayata dair herhangi bir konu üzerine yorumlarımızı paylaştığımız bir defter. Akşamları günün hesabını tutmaya yarayan bir hesap makinesi görevini gördüğü de oluyor.Sözü uzatmaya gerek yok işte. Yazmak güzel bir eylem. Yazdıklarınızı paylaşmaksa daha güzel. Hele hele yazılarınızın okunduğunu; bir de üstüne beğenildiğini duyuyorsanız; keyfiniz katmerleniyor. Katmerli keyifler yaşıyorum zaman zaman.

Bu blogu neden yazıyorum? Aslına bakılırsa ben kendimi bildim bileli yazıyorum. Evde yüzlerce sayfa var. Hiçbir kategorizasyon yöntemiyle düzenlenemeyecek cinsten. Kimileri defterlere geçilmiş; kimileri oldukları gibi durmakta. Demek ki, ben hayatımın her döneminde sevmişim "yazmak" eylemini. Bir dönem hayatıma giren insanlara ithafen yazmışım, bir dönem sıkıntılarımı dökmüşüm. Her gittiğim yerde mutlaka birkaç satır kaleme almışım ama. Sinop, Adana, Urfa, Didim, Trabzon, İstanbul diye yazıyor tarihlerin altlarında. Geriye dönüp yazılanlara kronolojik bir sırayla bakınca "işte hayatınız" programı etkisi yapıyor. İnsanoğlunun yaşananları kavanozun dibine doğru durmaksızın sıkıştıran; unutmaya meyilli, balık hafızasına uyarıcı bir ilaç etkisi yaratıyor yazılanları okumak. Bakın işte, nasıl da aşıkmışım İstanbul'a bir zaman:

İstanbul gelir ayaklarıma
Gelse de kaçamam
Kapanına sıkıştığım gece
Kaybetiiğim anahtarlığım
Düşerim!
Beyaz yüzlü palyaçonun eline
Anlamını yitirmiş kelimeler
Besler beni
Çocukluğumu, gençliğimi
Sonrası
Eski, uzun bir hikaye
Aynı hayat
Aynı roman
Lekelenir palyaçonun ellerinde
Ve eldivenler...
Beyaz eldivenler kirlendikçe
Susarım!
İstanbul!
Hep sen!
Alabora edersin rüyalarımı
Susutukça
Hep sen!
Kapanırsın ayaklarıma.

2001-ANKARA

04 Ekim 2006

Film+Ekim


Ekim ayı geldi! İşler güçler başımıza sarıldı. Bir telaş bir telaş. Sormayın, bu aralar festivalciler de telaşta. Ankara'da at kestanelerinin tepemize düşmeye başlamasıyla festivaller başladı. Biz de Okancığım ile planları yaptık. Bu güz, festivalinde bir, olmadı iki film göreceğiz. Sonra gezici film festivali gelecek. Ona da bakacağız bakalım. Siz şimdilik festival programı için "www.guzfest.org" adresine tıklayın. Film yorumları kısa süre sonra bu blogda!

02 Ekim 2006

Arjantin Tango


arjantin Tango derslerimizin ilkini bu akşam yaşadık efendim. Yürüdük. "Kadın kaçar,erkek kovalar" doğanın kuralı; tangonun da... Bu ilk kuralla çalışmalarımıza başladık. Gözlerimi kapattım "dansın hakimi"ne bıraktım sözü. Yürüdüm. Gözüm kapalı, ağzım açıktı; zira zevkten dört köşeydim.

Bu biraz eski bir masal aslına bakılırsa. Hacettepe Üniveristesinin Sıhhiye Kampüsü'ndeki Eşli Danslar Kulübü günlerine dayanır masalın tarihçesi. Masal da kadınsal bir arzuya dayanır. Kadın milleti dans etmek ister. Çeşitli engellerle karşılaşır:
1- Ortada dans edecek partner yoktur. Biri ile dans partneri olunur. Fakat o partnerle değil dans etmek; bahsi geçen insanın metre yanınıza sokulması sizi irrite etmeye yeter artar. Bir süre debelenir, sonra vazgeçersiniz. ya da bana öyle oldu!

2- Kadın dans etmek ister adam istemez. Oldukça sık görülen bir vakadır. Bu vakada kadın dans etme arzusuyla yanıp tutşmakta ama partnerini bir türlü razı edememektedir.

3- Vakit yoktur. Bu sonuncu durum ikincinin bir nevi dayanağıdır. "vakit mi var hayatım!" şeklinde vuku bulur.

4- Para yoktur! Bunu açıklamaya gerek de yoktur.

Son 3 maddede adı geçen engeller aşıldı ve ilk ders yapıldı. Engelleri aşamamızda rolü olan Şule'ye bir kez de burdan teşekkür etmek istiyorum. Sözlerime son verirken birkaç da mesaj vermek istiyorum. Erkekler! Daha ziyade erkeğin yönettiği bir ders olan Arjantin Tangoda 3 dakika süreyle bile olsa yönetimi ele geçirmenin tadını çıkarınız! Eşlerinize, sevgililerinize karşı çıkmayınız! Partnerinizin ayağına basmayınız! Ve... Müziği ve aşkı ruhunuzda hissediniz!

Hşşşt! Arkadaşlar! Kıskançlık da yapmayınız! :)

28 Eylül 2006

Modern Dünya Sendromu


Dün akşam vaktiydi. Pür telaştı ortalık, oruçlar açılmış, güneş batma telaşında, insanlar evlerine gitme telaşındalar. Günün bilmem kaçıncı mesai saati yaşanmış. Ayak bileklerimiz isyanları oynamakta. Gönül, dostu görmeyi arzu etmekte. Dost sevdiğini özlemekte. Herkes herkese kavuşmak imkanına sahip. kimse kimseye kavuşamamakta. Sendromun adı basit: Modern Dünya.

Günümüzde yolculuklar Öyle 3-5 ay sürmüyor. Yollar bitiveriyor. Hızlıyız. Cebimizde telefonlarımız var. Cehnnemin dibini arasak ulaşabileceğiz; her yer kapsama alanında. Elizmin altı lap top. Dünyayı geziyoruz hop hop. Yine de bir hasretlik, bir kavuşamamak, bir sıkışmışlık, bir huzursuzluk... Özetle bir Modern Dünya Sendromu.

Birbirimize ulaşacak her türlü modern imkanı eteklerimizin altına döküveren modern dünya, iş yerindeki sandalyelerimize bizi mıhlıyor. Bizi kararlar almaya zorluyor. Şehirlerarası, ülkelerarası "Kariyer" planları yapmaya zorluyor. Ve bir de bakmışsınız ki; Ferhat ile Şirin kavuşmuş, Modern Dünya'nın Ahmet'i ile Ayşe'si bir türlü kavuşamamış.

Ülkenin göbeğinde birbirine iki adım mesafede iş yerlerinde çalışıp, sömürülüp, kavuşamayan insanlar olarak gençliğimiz bozuk para gibi harcadığımızı düşünmekteyim. Elimizde, avucumuzda bir Modern Dünya Sendromu var. Üstelik sendromun tedavisine ayıracak beş kuruş paramız da yok. Tenimizde delikler açılmadan, kurtulmalı bu sendromdan.