29 Haziran 2009

Boğa Burcu Garısı


Ekşi sözlükteki boğa burcu kadını başlığındaki dört numaralı açıklamayı dönüp dönüp okuyorum. Buyrun siz de okuyun.

derya sayın'ın eskilerden hatta kesip sakladığım bir karikatürü vardı; çocukla babası mezarlıktalar, ancak herkesin mezar taşında burçları yazıyor... onlar boğa yükselen boğa'nın önündeler: " yaa işte böyle oğlum, annen tam bir boğaydı.. güçlüydü, zekiydi... hepimizi çekip çevirirdi.. ama boğalar da herkes gibi bir gün toprak oluyorlar"

Aynen benim durum! Daha da laf yazıvemicem gari!

28 Haziran 2009

26-27-28 Haziran

Cuma sabah 7:30
Sağlık karneni yanına aldın mı?
Yooo. Dön geri.

Cuma sabah 8:30
Doktoru bekliyoruz.

Cuma sabah 9:00
Doktoru bekliyoruz.

Cuma sabah 10:00
Doktoru bekliyoruz. Çok uzun geliyor....

Cuma sabah 11:10 civarı- net hatırlamıyorum
Ameliyat elbisesinin bağcıklarını bağlıyorum. Güle güle git diyorum. Aklımdaki kovuşturuyorum.
Sevgilim terliklerini odada bırakıp sedyeye gülerek zıplıyor. Ve asansörün arkasında kayboluyor.
Anne odanın kapısında ağlıyor. Ben ağlamıyorum.

Cuma öğlen 12:00 civarı- net hatırlamıyorum
Önce doktor görünüyor. Kendisini grand tuvalet karşımda görünce ameliyata girmemiş olmasında şüphe ediyorum. Ellerinde tentirdiyot izleri arıyorum. Yok.
Ameliyatın iyi geçtiğini bikaç saat sonra hastaneden çıkabileceğimizi belirtiyor. Tane tane açıklıyor. Annenin atan rengine takılıyor gözü. Sakin olmasını tembih ediyor. Ben pür dikkat doktoru dinliyorum. Her dediğine hı hı deyip başımı sallıyorum. Sanki doktor beş dakika sonra beni bir sınava tabi tutacak. Söyle bakalım yemekleri nasıl yemesi gerekiyor? Ne sıcak ne soğuk. Ilık...

Cuma öğlen 12:10
Canım sevgilim narkozun etkisi altında baygın odaya doğru geliyor. Ayak başparmakları görünüyor önce. Sonra geri kalanı. Bu ameliyathaneler hastanelerden de daha soğuk yerler anlaşılan. Ayak parmakları buz kesmiş. Elimi deyince sıçrıyor birden. Rengi sapsarı. Bişeyler anlatıyor. Ezberden bir şiir okur gibi, yüksek çıkan kolestrol değerlerini okuyor. Sonra bu söylediklerinden kimilerini pek hatırlamıyor. İşte tam bu ara, sarı benziyle kesik kesik konuşurken ve gözlerinden kendiliğinden sızan damlaları silerken, boğazım düğümleniyor. Yutuyorum o düğümü. Yutulan düüğümlerin yan etkilerini bile bile...

Sonrasının saatleri şaştı. Bekledik. Uyudu, uyandı, ayağa kalktı başı döndü. Midesi bulandı. Bekledik. Acıktığımızı unuttuk. İnsanın sevdiği birinin sağlığına birşey olması zor bir durum. Riskler hep var. Onları düşünmemeye çalıştım. Kriz anlarının soğukkanlı insanı elbisemi giydim. İyi oturuyor üzerime. Düğümleri yutuyorsun geçiveriyor. Yuttum, kendimi uyuttum.

Akşama eve geldik.
Annem etli dolmalar sarmış getirdi.
Evlilik yıldönümleriydi. Kutlamayı unuttum.
Dolmaları soğuttum. Çorbalara ekmek doğradım. Dolandım. Dolandım. Yattım.

Cumartesi
Sevgilim nefes alamadı. Pek de uyuyamadı. Gün dediğin geçmesi zor bişey değil. Geçti.

Pazar 11:00
Doktorun yanındayız.
Doktor: Siz gelmeyin!
Ben: Peki.
Bazen hasta yakınları hastadan daha hassas oluyorlar da....
Peki...
Ben sizi çağırırım.Buyrun gelin.
Geldim.
Yine bir sürü ödev. Bunu böyle yapın, şunu şöyle yapın. Emredersiniz komutanım.
Komutanım benim bi maruzatım olucaktı.
Buyur evladım.
Akşama benim mezuniyetim var da...
E olsun!
Olsun da hani ben 6 aydır bunu birlikte yaşamanın hayalini kurdum biliyor musunuz? İçimde büyüttüm de biraz. Bütün gün dönendim.
E dönen!
Sonra.

Sonra:
Arabanın arka lastiğini kaldırıma çarparak patlattım.
Canım sıkıldı.
Sonra şakır şakır yağmur yağdı.
Annem elinde bir buket çiçekle ODTÜ'ye geldi.
Babamı istediği durakta indiremedim.
Sevgilim benimle geldi, benim zorumla geldi. Yüzünden düşenler burnunun üstünden geçti ve bin parçaya bölündü. Sevgilim yorgunluktan öldü.
Stadı dolduran binleri gözüm görmedi. Yağmur hiç dinmedi.
Emre arabanın lastiğini değiştirdi ve tıkanan ODTÜ trafiğini bizim için açtı. Gel gel dedi.
Hayatımda bazı şeylerin üst üste gelmesi geleneği kendini yineledi.
Cuma sabahkine benzer bir düğüm daha yuttum.
Ben bu sene ODTÜ'den bir kere daha mezun oldum!

08 Haziran 2009

Geçen cumartesi



Sabaha karşı karnıma saplanan sancılarla uyandım. Yabancı değil, her ay bedenimi düzenli olarak ziyaret eden sancılar bunlar. Tıbbın bu probleme ağrı kesiciler dışında bir çözümü olmamasına bozuluyorum bir yandan, bir yandan bu kadınlığımın bir parçası, doğurganlığım burada saklı. Her krampta düşünüyorum düşünüyorum. Düşünmek krampları azaltmaya yetmiyor ama, kramplar midemin bulanmasına yetiyor da artıyor bile. Sabahı sabah ediyorum bu şekilde. Canım sevgilim duruma ne diyeceğini bilemiyor. Ambulans şoförü edasıyla götürüyor beni polikliniğe. Sonra kaba etime zerk edilen bilmemkaç miligram ağrı kesicinin verdiği rahatlamayla atıyorum kendimi yatağa. Sabah uykumun intikamını ancak öğleden sonraya doğru alabiliyorum. Ne yazık ki ben buna bir dur diyemiyorum.

Bu durum cumartesimi yeyip bitirmesine izin veremezdim. Gidilecek bir nikah vardı, ama artık çok geçti. Biz de boş durmadık; kalktık, canım sevgilimle Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin yolunu tuttuk.

Ulus Metro'su çıkışından Müze'ye dek epeyce yol var. Atladık bir taksiye. "Çek Anadolu Medeniyetleri Müzesi"ne dedik. Taksisine binip müzeye gitmek isteyen bu turist kılıklı çiftin olsa olsa turist olabileceğine kanaat getiren taksici "Abi bunca yıldır Ankaradayım, bak ben bi kere gitmedim daha bu müzeye iyi mi? Helal olsun abi nerdelerden gelip ziyaret ediyorsunuz." deyince; bize de işi bozuntuya vermemek düştü. Cumartesi cumartesi kendimizi Ulus'ta turist olarak bulduk. Hoşbulduk !. Taksici diyaloğu pek bir ilginç gelişti. Hatıladığım kadarıyla yazıyorum:

Taksici: Abi nerelisiniz?
E: İzmir.
T: Oooow Abi güzell memlekettir. Ben çok severim. Her yerini gezdim. Konak, Karşıyaka,
Bornova,Buca, Çeşme, Dikili, Foça, Urla, Narlıdere, Ödemiş...
D (içses): Hönk. Bütün İzmir'i saydı adam.
E: Epey gezmişsin. Ne için gittin?
D (içses): Anaaaa kocam taksiciyle muhabbete yönelik, konu açıcı girişimler yapıyo.
T: Gezmeye gittim abi. Çok seviyorum ben orayı. İnsanı sıcak, yobaz yok en başta. Sen bakma başabakan taktı oraya ama, yobaz yok abi orda vermezler orayı!
D (içses) Hönk !
E (içses) Hönk !
E: Denizli memleketin insanı sıcak oluyo tabi.
T: Yok abi İzmir başka. Bak isanbulda da deniz var öyle mi orası? Her yer yobaz dolu orda. Gerçi Ankara'da karıştı artık. Abi var ya ben kaç senedir bu işi yapıyorum. Hiç bir zaman bu kadar sıkıntıya dümedim biliyo musun? Ki çalışkanım, ekmeğimi taştan çıkartırım. insanlarla uğraşmasalar da bu işlere baksalar...ah

Dudağımızda hoş bir gülümsemeyle indik müzenin kapısında. İzmir propagandasını sevdik, anti propagandasını sevdik, kendimizi turist gibi hissetmeyi de sevdik. Müze kartımızı gösterip, para vermeden içeri girmeyi de sevdik. Öyle güzel güzel gülümsedik. Müzeye girdik.

Bunca senedir Anadolu Medeniyetleri Müzesini gidip görmemişim. Çok ayıp! Ne güzel bir binaymış. Ne hoş bir yermiş. Ülkemde Anadolu Medeniyetleri katman katman olduğundan, biz tarihi bir kazı alanı üzerine direk bina bile yapabiliyoruz yeri gelince. Bakınız Ulus şehir çarşısı. O yüzden müzede gördüklerim beni etkiledi ama şaşırtmadı. Hatta az bile buldum. Sergilecek 100 katı eser vardır diye düşündüm içimden. Ankara'nın orijinal amblemi olan güneş kursunu ve bereket tanrıçası heykelini yakından görmek çok hoşuma gitti. Altın takıların tasarımlarını sevdim. Eskiden daha zevkliymiş insanlar dedim kendi kendime. Balgat kazısında bulunan yüzüğün hastası oldum. Elimde olsa takarım :)



Müze çıkışında deliler gibi acıkmış olduğumuzdan yönümüzü Pirinç Han'a doğru verdik. Ancak Çıkrıkçılar'ı çıkmadan Pirinç Han'a varmak ne mümkün. Koca ile çıkrıkçılar öyle zevkli gezilmiyor. Annesini çekiyor insanın canı. Çıktığımız yokuşun ve merdivenlerin ardından Pirinç Han'da yediğimiz kıymalı gözleme ve ayranın tadına doyum olmadı.

Cumartesi burada bitmedi. Oradan kendimiz vurduk tango pratiğine. Oradan da alışverişe. Akşam eve vardığımızda topuklarımız ağrıyordu. En son Barcelona'da böyle ağrımıştı sevgilimin ayakları :) Gezmek ağrı yapıyor bünyeye ama ruha iyi geliyor :) Geçen Cumartesi Ankara'da turist olmak iyi geldi bize

02 Haziran 2009

2 Haziran Günü...


Bir hırsla bastım televizyonun "kapat şunu" düğmesine.Akşam haberlerini izlemenin anlamsızlığını düşündüm. Günde kaç karakter yazıyorumdur ki ben, karakter başına para alan insan da var diye düşündüm. Ocaktan miss gibi yemek kokusu geldi burnuma. Yok canım altı kısk daha yanmaz diye düşündüm. Babacığımın anacığımın gelecek misafirler için nasıl da hazırlandığını düşündüm. Beraber yaşalanırız biz de diye düşündüm. Akşam eve gelirken kumlar içinde oynayan küçük sıpayı düşündüm. Erteleye erteleye bugüne dek bıraktığım letter of intentimi düşündüm. O kumlar kadar küçük parçaları koy bir araya işte bu dedim içimden. Çılgınca açmış bu bahar, gelincikler, iğdeler, güller, at kestaneleri... Bambaşka bi şey yazmak için oturdum bu bilgisayarın başına- bunları yazdım. Haziranın iki günü geçmiş, ben buna şaştım!

27 Mayıs 2009

Anne ben herşeyden vazgeçtim! Büyünce Vedat Milor olucam!


Duyduk duymadık demeyin, ben büyüyünce Vedat Milor olucam. Dünyayı gezicem. Neresi güzelse orda yemek yiycem. Ülkeme dönücem yufka ekmeğin arasına taze soğan haşlanmış yumurta nane koycam. Puan vericem.

Adamın hangi programını izlesem salayalarım koltuğa damlayayazıyor. Ekranın karşısına çakılıyorum. "Lezzet durakları"nın benzer bir etkisi vardı bende ve hatta "Gezelim görelim"in de ama bu bir başka. (Saydığım programları yapanların ortak bir noktasına değinmeden edemiycem. Kötü giyiniyorlar. Bak kırmızı gömleğe, hatırla gezelim görelim teyzesinin kareli gömleklerini...) Hey Allahım.

Ve üstelik, öyle ye, iç, gez gibi bir durum da yok Vedat Bey'in geçmişinde. Bir yerlerden bulun da ouyun yaşam öyküsünü. Kafa da zehir gibi maşallah! Ama yemeğe çalışıyor.

Anne haberin olsun. Ben büyüyünce Vedat Milor olucam. o da olmadı korist olucam. O da olmadı solist olucam :) Olucak oğlan....

20 Mayıs 2009

Permanent Head Damage

Permanenet Head Damage (PHD). İnsan bile bile kafasına kalıcı hasar alır mı yahu? Evde bir hasarlı varken üstelik :) "TİK" ne demek biliyorken. Karnı burdnunda doktora yeterliliği veren biliyorken. Karnı burnunda tez önerisi yazan biliyorken. Yarım bırakanı biliyorken. Buna ne denir? Bile bile lades!

ODTÜ'nün interneti ıncık cıncık arayıp hangi yönetmelikte yazdığını bir türlü bulamadığım bir uygulaması var. Ancak enstitüye telefon açıp kıdemli biri ile görüşebilirseniz öğrenebiliyorsunuz. Masterı başarıyla bitirdiyseniz; bitirdiğiniz dönem, ya da bir sonraki dönem ALES ve dil sınavlarına yeniden girmeden; sadece hocalarınızdan tavsiye mektubu almak ve başvuru ücreti yatırmak suretiyle; ODTÜ'nün diediğiniz bir enstitüsünde doktoraya başvurabiliyosunuz. Bir nevi özendirme, gaza getirme düzenlemesi. Benim gibi sazanlar için bire bir. Başvuruyorum. Biter, bitmez, yarım kalır, atılırım, af gelir, yeniden başlarım, bir nefeste bitiririm, 6 senede bitiririm, bu şehirden taşınırım, önceliklerim değişir, okuyamayacak kadar bıkarım, okuma hevesim gece uykularımı yener, hayattan bezerim, annemler benden nefret eder, kocam "ben sana demiştim!" der falan filan... Bu hikaye sürer gider. Başvuruyorum!

Ve bütün konuşmaları bir sonuca başlamadan bitirebilen sözcük geliyor. HAYIRLISI!

17 Mayıs 2009

Doğanlar-Doğuranlar....


Son blog yazısından bu yana ben bir kere daha doğdum. Etti mi sana 27 koca yıl! "Before 30 kuralı" olarak adlandırdığım "otuzundan önce doğurmak lazım" hissiyatım sebebiyle, giderek her yıl doğum günlerimde biraz daha teleşa gark olmaktayım. Hay ben böyle modernleşmenin; böyle kaygısını!

Herneyse, kaygıları bir kenara bırakıp, güzellikleri anlatayım. Bu yıl, bir gün önce bizim evde, ertesi gün öğle tatilinde odtü çarşı önünde ve akşam üzeri yeni iş yerimin güneşli-leylaklı-çimenli bahçesinde olmak üzere 3 doğum günü kutlaması yaşadım. Emeği geçenlere, hatırlayanlara, hazırlayanlara çok teşekkürler. İsimleri tek tek yazarsam birilerini atlarım diye korkmaktayım. İnsanın sevdiği insanlar/sevenleri olması, hatırlanması çok güzel.


Pazar günü bizim evdeki partide, oldukça ekonomik bir çözümle aynı pastayı 4 kişi üfledik!
1-Bilge (doğumgünü için)
2-Ben (doğumgünüm için)
3-Anıl (ikinci anneler günü için)
4-Berna (İlk anneler günü için)
Sonra hediyeler alındı verildi. Tam parti havası oldu ortalık. Çok güzel oldu çok. Şu anda üzerinde lap toplumla tıkır tıkır yazımı yazdığım diz üstü kahvaltı tepsim, cinsinin begonya olduğunu tahmin ettiğim bir saksı sarı çiçeğim, bir tango albümüm ve bir de şıkır şıkır kolyem oldu. Canım sevgilim peşinen cep telefonu almıştı zaten. Herkese teşekkürler.

Buna ek olarak 10 Mayıs 2009'dan hatırlayacağım üç şey:
Güneş oğlana dişlerini kaşısın diye soyduğum hıyarın ardından bütün ahalinin kendini hıyara vermesi :) Kendi çatalımla Deniz'e pasta yedirmemi takiben yediğim fırça :) Kendi pastamı üflerken tuttuğum dilek! (iş yerindeki pasta için başka dilek tuttum!)

Geçen hafta sonu bunlar olurken, bu cumartesi ise başka bir doğum organizasyonu vardı. 1 Mayıs tarihinde dünyaya gözlerini açan Burcu ve Uğur'un küçük kızları Duru'yu görmeye gittik. Nergisle birlikte cuma günü bir bebek bezi pastası hazırladık. Hazırlarken de pek bir keyif aldık. Bundan önce Güneş'in ve Deniz'in doğumlarında da planladığım ancak gerçekleştirmeye fırsat bulamadığım bu pastalı sürpriz, genç anne babanın oldukça hoşuna gitti. Sevindik. Küçük Duru kızımızı öptük kokladık. Ömrü uzun olsun!

Nazar değmesinden korktuğumuz içindir ki; Duru'nun fotografını koymuyorum. Ha bir de anne- baba ve aile büyüklerinin bana kızmasından tırsıyorum o ayrı! O nedenle bebek bezi pastasına "bunun neresi yenecek acep?" şaşkınlığıyla bakan genç anne ve babayla idare edin!

Özetle doğanların, doğuranların ömrü uzun olsuuuun! Doğum günleri ve anneler günleri kutlu olsun :) İkisinin birlikte kutlanacağı günler de olsuuuun! Amin!